Çarşamba SohbetleriVideolar_Activity-Detail

Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Muhammed’in Hayatı 1. Bölüm

Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Muhammed'in Hayatı 1. Bölüm – Orhan Tutar from Kalem Der on Vimeo.

Kalemder olarak her hafta Çarşamba akşamları yaptığımız Çarşamba Sohbetlerinin Mart ayı konuğu Yazar Orhan TUTAR. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Mumammedin Hayatı” konulu sonbelrimizin ilkini 04 Mart 2015 Çarşamba akşamı gerçekleştirdi. 

Sohbetimizin ikinci bölümü 11 Mart 2015 Çarşamba kaşamı Saat:20:30’da

Programın sunum metnini ve videosunu sizlerin istifadesine sunuyoruz!

 

 

TEVHİD MÜCADELESİ VE HZ MUHAMMED’İN HAYATINDAN DERSLER.

 

  1. BÖLÜMLÜK SUNUM.
  1. ŞİRK DİNİ’Nİ YA DA ŞİRK TASAVVURU TANIMAK
  2. TEBLİĞDE YÖNTEM VE MERHALELER.
  3. ŞİRKİN KARŞI TEPKİSİ VE YÖNTEMLERİ
  4. İSLAMDA CİHAD VE GÜNÜMÜZ ALGILARI.
  1. BÖLÜM

ŞİRK VE TARİHİ YANSIMALARI.

Şirk, Tevhidin zıddıdır. Her şey “zıddı ile kaim” olduğuna göre tevhidi iyi anlamamız için önce onun zıddı olan şirki iyi anlamamız lazım.

TEVHİD; İnançta, düşünce de ve yaşantıda nasıl ki, Allah’ı (yanı İLAH’I) birlemek ise, ŞİRK de; İnançta, düşünce de ev yaşantıda Allah inancını parçalamak, (yani İLAHLARI) çoğaltmaktır.

TEVHİD; ne kadar kadim ise, şirkte o kadar kadimdir.

TEVHİDİN ilk rehberi /müntesibi Hz Adem’dir, Şirkin ilk rehberi / müntesibi İblis / Şeytan’dır.

TEVHİD; bir inanç ve yaşama biçimi olduğundan dolayı Dindir. Şirk’de bir inanç ve yaşama biçimi olduğundan dolayı o da bir dindir. DİN’İN; “Mutlak yaşama biçimi, yaşama düzeni” olduğunu hatırlarsak, Şirkinde mutlak yaşama biçimi olduğunu anlamış oluruz.

Müşrik: Allah’sız, dinsiz adam değildir:

Müşrik insan Allah’ın varlığını da, birliğini de bilen insandır. Hatta Allah(c.c)’ın insan iradesini aşan tüm olguların ve olayların (Kainatı var edenin, Güneş’i, Ayı ve yıldızları yörüngesinde yüzdürenin, ekinleri bitirenin, yağmuru yağdıranın… vb.) ilahının Allah olduğunu bilip de bunu itiraf eden insandır. Kur’an’ın pekçok ayeti bu konuyu aydınlatır:

“(Resulüm!) De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? “Allah’a aittir” diyeceklerdir. Şu halde siz Allah’tan korkmuyorsunuz de. Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş’ın Rabbi kimdir? diye sor. (Bunlar da) Allah’tır diyecekler. Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız de.

Eğer biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekutu (mülkiyet ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.

(Bunların hepsi) Allah’ındır diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.

Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; Onlar ise hakikaten yalancılardır.” (Müminun. 84,90)

 

“Andolsun ki onlara; Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan elbette Allah’tır derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayansınlar.” ( Zümer. 38)

 “Onlar Allah’ın nimetini bilirler (zamanla itiraf ederler) sonra da onu tekrar inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.” ( Nahl. 83)

“Andolsun! Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette Allah derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorsunuz.” (Zuhruf. 87)

“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlasla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca bir bakarsın ki (Allah’a) ortak koşmaktadırlar.”( Ankabut: 65.. ayrıca/Rum:33,36; Zümer: 49,50; Fussilet: 49, 52; Enam: 63,64; Yunus: 12,21,23; Nahl: 53,55; Lokman: 32; Zuhruf: 9,15 numaralı ayetlere bakılabilir.

Peki kavga ne?

Kavga, insan üzerinde kimin ilah olacağı meselesinde yatmaktadır. Her ne kadar Hz İbrahim ile tartışmaya giren müşrik lider (Nemrut olduğu rivayet edilir); “Bende öldürür ve diriltirim…”(Bakara. 258) demiş olsa da (ki, demagoji yağmıştı) Hz İbrahim’in; Benim Rabbim güneşi doğudan doğuruyor, hadi sen de onu batıdan doğursana” dediğinde hüküm sahibi olduğunu iddia eden o müşrik apışıp kalmıştı. İnsanlık ailesi içerisinde “Bizi zaman helak eder…” (Casiye. 24) diyen dehriyyun ve onların devamı niteliğinde kendilerine Ateist denilen bir azınlık dışında Allah’ın varlığını ve birliğini inkar eden insan topluluğu pek çıkmamıştır. 

Kavga; İnsan üzerinde “İLAH” kim olacak kavgasıdır. Onun için gelen tüm Peygamberler, Allah’ın “Var ve Bir oluşu” tanıtımına girmemiştir.

“Nuh’u kavmine gönderdik. Allah’tan başkasına tapmayın, sizin O’ndan başak İLAHINIZ yoktur… (Hud. 26-49) Aynı ifadeler Hud için (50-60) Salih için (61-69) İbrahim İçin (70-80) Şuayb için (84- 95) …kullanılmaktadır. Ve özellikle Nahl suresinin 36 cı ayeti tüm Peygamberlerin kavgalarının temel esprisinin bu konu üzerinde döndüğünü dile getirir.

Celâlim hakkı için biz, her ümmette «Allaha ibadet edin ve Tağuttan ictinab eyleyin» diye bir Resul gönderdik, sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasîb etti, kiminin de üzerine dalâlet hak oldu, şimdi yeryüzünde bir gezin de bakın peygamberleri tekzib edenlerin akibeti nasıl oldu? (Nahl. 36)

 Müşrik insanın asıl ilahı; HEVA VE ARZULARDIR:

“Heva ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız”? ( Casiye. 23)  

“Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (Furkan. 43)  Kötü

Şirk “bir tasavvur, bir anlayış” biçimidir:

Şirk “bir kalıbın, bir şeklin, bir zaman diliminin” mevzusu değildir. Kalıpları, şekilleri, zamanları deyişmiş olsa da, şirk tasavvuru değişik kalıp ve tabelalar altında tüm zamanlarda yaşatılmıştır. Ve yeryüzü insanlığının her dem en çoğunun temsil ettiği bir dindir. Şirk, bir zamanlar monarşi, bir zamanlar oligarşi vb, sistemleri ile yaşatılırken, şimdilerde Demokrasi sistemleriyle yaşatılmıştır ve dünyanın pek çok yerinde de söz konusu türlerin hemen her çeşidi ile de yaşatılmaktadır. Şirkin taptığı ilahlara bir zamanlar; PUT, TAPINAK denirken, şimdilerde; heykel ve anıt kabir ya da anıt mezar deniyor. Tabelası ne olursa olsun, Allah’ın ilahlığına baş vurulmayan, Allah’ın Kitabı referans olarak kabul görülmeyen tüm sistemler ŞİRK, ya da başka bir ifade ile (ki, bu da Kur’an’ın bir ifadedir-merhum Seyyid Kutub bu ifadeyi çok kullanır) CAHİLİYE sistemleridir. “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve onların helvalarına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.

Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir”?  (Maide. 49-50)

Put ve tapınaklar, insanları “AVUTMA MALZEMESİ.”

Heva ve arzularını ilah edinen “güç ve iktidar” sahipleri, insanları avutup kendilerine bağlamaları için bir takım kavramlar üretmiş, bu kavramlar çerçevesinde sistemler geliştirmiş ve boş avuntularla içlerini doldurmaya çalıştıkları putlar ihdas edinmişlerdir.

“İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurdukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.  (Hud. 21)

“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?”

“Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf. 39-40)

Şirk koşma tutkusu;

ÜSTÜNLÜK TUTKUSU VE EBEDİ’LİK ARZUSU:

Tevhid dininde; “Dünya geçici hayat, Ahiret ise Ebedi hayattır. Şirk dininde ise, ahiret yok ya da semboliktir, ama varsa yoksa Dünya’dır. Onun için şeytan insanları bu vesvese ile kandırmıştır. Zaten nefiste buna meyyal olunca, hayatı Allah’sız ve ahiretsiz düşünenin tek amacı kalmış olur; Dünyanın tozunu atmak… Yani dünyada ebedi ve yok olmayacak bir mülk sahibi olmak için tüm imkanları zalimce kullanmak.

Sorumluluğunu bir anlık unutan Hz Adem, aynı heveslerle kandırılmıştı:

“Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” (Araf. 20)

Hatası ve unutması ile malul olan insan (burada Hz Adem) hatasını anlayıp hemen Rabbine tövbe etti ve misyonunu temsil etme noktasında Rabbinin affını ve talimatlarını alarak kulluk yoluna devam etti. 

Şirk gerçekten en büyük zulümdür

“Hani Lokman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman. 13)

Ürettiği sınıfsal farklılığı ile, bu farklığının vermiş olduğu yetkileri vahşice kullanması ile gerçekten ŞİRK çok büyük bir zulümdür.

Şirk, insanın ruhuna (yani fıtratına, çünkü fıtrat İslam üzere yaratılmış -Rum. 30-  ve bu fıtratın merkezi olan KALP Ancak gerçek İlahı anmakla mutmain olur –Rad. 28) zulüm yaptığı gibi, bedenine de büyük zulüm yapmıştır. 

Roma‘nın dillere destan olan hipodrom, anfitiyatro, tiyatro ve arena­ları hakkındaki hikâye ve efsanelerle tarih sayfaları doludur. Buralarda gladyatörler, güreşçiler ve atletler Romalı İmparator, hâkim tabaka ve zenginlerin zevklerini tatmin etmek amacıyla çeşitli eğlenceli gösteriler yaparlardı. Bunlardan birçoğu ya müsabakalarda ölürdü ya da vahşi hay­vanlara yem olurlardı.

Hint toplumunda en aşağı kast (tabaka)’da olan “Şudr”ların hayatının hiçbir değeri yoktu. Zaten Hindu inançlarına göre Şudrlar, Brahma deni­len Tanrısal / hayvanın ayaklarından doğduğu için hiçbir sevgiye ve saygıya lâyık değillerdi. Toplumun en üst kademesindeki Brahmanlar için Şudrların ka­nını akıtmak helâldi. Hindu’ların dini kitaplarındaki Veda’ları Şudr’ların okumaları şöyle dursun, yalnızca yoldan geçerken okunuşunu kulaklarıyla dinlemeleri bile büyük bir günahtı. Vedalar okunurken bunları dinlemiş olan bir Şudr’un kulaklarının sıvı kurşunla doldurularak öldürülmesi sade­ce caiz değil, gerekli idi de. Hindu’lar arasında “Jal Parva” denen bir gele­nek vardı. Buna göre, anne ve babalar, doğan ilk çocuklarını kutsal saydıkları Ganj nehri sularına bırakıyor ve bundan son derece büyük bir dini saadet ve zevk duyuyorlardı.

İran kralları, Kisralar, damarlarında tanrısal bir kan dolaştığı iddiasındaydılar. İranlılar, onlara tanrı gözüyle bakıyorlar, yaratılışlarında üstün ve kutsal bir şeyin bulunduğuna inanıyorlardı. Onların tanrılıklarına ait kasideler okurlardı savaşlarda. Onlar, insanüstü oldukları için kanun üstüydüler de. Eleştirilmezler, adları anılamaz ve yanlarında oturulmazdı. Herkesin üzerinde hakları vardı, fakat kimsenin onlar üzerinde bir hakkı yoktu. Mallarında kimsenin hakkı olmadığı için halka bağışladıkları mallar az olsa bile, halk tarafından bir lütuf, sadaka ve yardım olarak kabul edilirdi. Onların önünde insanların görevi, ancak dinlemek ve buyruklarına uymaktı. İranlılar, özellikle Keydani ailesini tanrılıkla nitelendirirler ve yalnız bu ailenin çocuklarına krallık sıfatıyla görürlerdi…

Mısır; Dünya’da bilinen en eski medeniyetlerden biri de Mısır’dır ve FİRAVUN’LAR ülkesi olarakta bilinen Mısır, şirk dininin zulmünü sürdürme noktasında çağdaşlarından daha az zulüm sistemi değildi. Bir Firavun’un mezarı (meşhur Piramitler için) Kahire’ye yaklaşık 1000 km, uzaklıktan 2 tonluk blok taşları getirmek için kölelerin (af buyurun) öküz gibi kullanıldığını, bu taşların ve piramitlerin yapımı sırasında on binlerce kölenin taşlar altında ezilerek daha sonrada bunların cesetlerinin moloz yığını olarak kullanıldığını hatırlarsak, kendisine medeniyet denilen bu müşrik yöneticilerin nasıl bir zulüm üzere saltanat sürdürdüklerini tahmin edebiliriz!

Tapınma da sapıklığın son noktası:

İnsanlar “bir tanrıya ya da tanrısal bir güç gördüğü bir şeye tapma” noktasında o kadar sapıtmışlardı ki, tanrı yerine koydukların şahısların tenasül uzuvlarına dahi tapıyordular.  Bunun örneğini hem Hint toplumunda ve hem de Yunan-Roma toplumunda görmekteyiz. Yunan-Romalılar her alanı tehsil eden bir tanrı ihdas etmişlerdi. Yunan-Romalılar, aşk tanrısı olan EROS heykellerini tenasül uzuvlarının belirgin bir bicinde resmederlerdi. Cincel gücü artırmak ya da kutsamak için, eros tanrısının bacakları arasından geçer, böylelikle hem tanrılarını yâd eder ve hemde “kutsal cinsel güç” elde ederlerdi. Hint’de ise bundan daha sapık boyutları vardı. Hind tanrılarının cinsel gücü telsil eden MİHADYO, Yunanlıların Eros’undan daha kutsaldı. Hindliler bu tanrının tenasül uzvuna resmen taparlardı. Bu puta tapanlar o kadar ileri giderlerdi ki, Mihadyo’nun tenasül uzvuna tapınmakla da yetinmez, bu tanrıyı yâd etme adına toplandıkları alanlarda çırılçıplak olup birbirlerinin tenasül uzuvlarına da taparlardı.

Toplumlar kalekterlerine göre tanrı üretmişlerdir.

Doğu toplumları olan Hint ve Japonya ile Batı toplumları olan Yunan ve Roma’yı karşılaştırdığımızda aralarında çok önemli farklar görürüz. Doğu toplumları, genelde içine kapanık, emperyal duyguları gelişmemiş ve ahlaken çok boğulmamışlardır. Bundan dolayı tanrı siluetleri de ahlaklıdır. Doğu toplumlarının en popüler putu olan BUDHA heykelleri hep içe kan alıklığı, edebi ve kanaati temsil ederler. Ama Batı toplumları ise genelde “emperyal vahşi ve ahlaksızdır”. Bu tabit tanrı tasvirlerine de yansımıştır. Yunan’ın en haşin tanrısı olan ZEUS, kız kardeşi olan HERA’yı alt etmiş ve nikahı altına almıştır. Onlardan türeyen veledizina tanrılar hep birbirleri ile savaşmış, sonra her alanın bir tanrısı olmuştur. Güç tanrısı, gazap tanrısı, aşk tanrısı…vs. 

Putlar=Menfaati Koruma Aracı

Şirk / Cahiliyye dininde tanrılar ve bu manada tapınmalar; insanoğlunun benliğinde olan “tapınma ihtiyacını giderme amaçlı olduğundan daha çok, Tanrılar menfaat edinme aracı idi. Yönetimi, malı ve dini ele geçirmiş olan sınıf, tanrıların gücünden yararlanıyor, bu gücü kendi güçleri adına kullanıyorlardı. Tanrılar (daha doğrusu tanrılar adına uydurdukları o efsanevi güç; FİRAVUN, KARUN VE MEL’AM) bu sınıfın gücüne güç katıyordu. Tanrılar bu sınıfın menfaatini koruduğu, ya da bu alanda malzeme olduğu sürece itibarlı idiler. Eğer ki tanrılar bunların gücüne güç katmıyor, bunların menfaatlerine çalışmıyor ise.., söz konusu tanrılar aşağılanıyor ve hatta kırılıp atılıyordu. Bu manada birçok örnek vardır.

Mesela bu durum için en bariz örnek, Bedir savaşı öncesi Ebu Süfyan’ın takındığı tavırdır.  Mekke müşrikleri kervanlarının Hz Muhammed Aleyhisselam tarafından vurulacağını öğrenince büyük bir birlik ile Müslümanlara doğru yola çıkmıştı. Müşrik liderler kervan amiri Ebu Süfyan’a da elçi gönderip kervanla birlikte kendisinin de Müslümanlarla yapacakları savaşa katılmasını istemişti. Elçiler bu durumu dile getirdiklerinde ve Müslüman ordunun uzağında olduğunu öğrenince, savaşa katılmayıp sahil yolundan selametle kervanı Mekke’ye götüreceğini söylemişti. Elçiler bu duruma şaşırmış, “Biz Mekke’nin ve Putlarımızın şerefi için savaşırken sen bu şerefi düşünmeyip kaçıyorsun…” demişlerdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, tüm müşriklerin zihin dünyalarını yansıtan şu tarihi sözü söylemişti. “BENİM ŞEREFİM DEVELERİN SIRTINDAKİLER, EVET KAÇIYORUM…” Ebu Süfyan çok haklı idi ve müşriklerin özlerinde gizlediği zihin dünyalarını ele veriyordu. Put ya da putçuluğu / tanrıları temsil eden semboller, ülkelerin başına çöreklenmiş elit takımın (Kur’an’ın deyimiyle-Mele, Mütrefin ve Müstekbirlerin) çıkarlarını koruyor ve statülerini ayakta tutuyor iseler (yani bu amaçla kullanılma da işlerine yarıyor iseler) el üstünde tutulurlar. Eğer bu manada işlevlerini yitirmişseler, herkesten önce bu savunucular tarafından kınanır ve hakarete uğrarlar. Bununla ilgili de bir sürü örnek verebiliriz.

Mesela Araplar görünürde putlara ibadet ediyor ve pek çok şeyleri için onlara müracaat ediyorlardı. Fakat bunlara büyük saygı gösterdikleri ve yüce bir mevkide olduklarını sandıkları söylenemez. Nitekim duaları, dilek ve isteklerine aykırı herhangi bir hadise zuhur ettiğinde tanrı ve tanrıçalarına saygısızlık ve hakaret etmekten çekinmezlerdi. Araplardan biri, babasının katilinden intikamını almak istiyordu. Bu maksat için Zül-Halasa adlı putun yanına giderek arzusunu dile getirdi ve fala baktırdı. Çıkan falda intikam alınmaması tavsiye edilmişti. Bu falı görünce öfkelendi ve şu mısraları söyledi:

“Ey Zül-Halasa, eğer sen, benim yerimde olsaydın

Ve senin baban benim babam gibi öldürülmüş olsaydı

O zaman sen ‘zalimlerden öç alma’ diye rezil bir şey söylemezdin.”

Başka bir Arap vatandaşı bereket için deve sürüsünü Sâ’d adlı bir tanrıya götürdü. Sâ’d heybetli bir put olup, üzerine kurban kanı sürülmüştü. Develer bu heykeli görünce ürkerek kaçıştılar. Arap vatandaşı develerinin böyle sıçramalarından öfkelendi ve putu taşlamaya başladı. Aynı zamanda da, “Allah kahretsin, alçak tanrı, ben deve sürümü, bereket olsun diye sana getirdim, ama sen onların kaçmalarına sebep oldun” diye söyleniyordu.

Bazı putlar vardı ki, haklarında ağza alınmayacak dedikodular yapılırdı. Bu dedikodulardan biri Safâ ve Merve’de bulunan İsâf ve Naile adlı iki put ile ilgiliydi. Rivayetlere göre, bunlar aslında bir erkek ve bir kadındı, ama Kâbe’de zina yaptıkları için Allah tarafından taşa çevrilmişlerdi. “Marifetleri” böyle olan tanrıların ne kadar saygıya değer oldukları hesap edilebilir.

Bu durum hemen tüm milletlerde söz konusudur.  Roma’lı Ciçero şöyle diyor: edebiyat ve tiyatro devrinde aktörler, ‘İlahlar dünya işlerine karışamaz’ anlamına gelen beyitler söyledikleri zaman, halk onlara kulak veriyor ve onları büyük bir arzu ile dinliyorlardı. Putperest Romalılar mabetlerde ilahları kutsuyor ve onlara saygıyla tapıyorlardı. Tiyatro devrinde ise onlarla alay etmeye başladılar. İmparator Augustus bir defa deniz seferi çıkartmasında donanmasını kaybetti. Buna çok sinirlenen İmparator, “denizlerin gücünü temsil eden NEPTONE putunu halkın gözünde kırıp parçaladı.”

Yine bu manada TC’nin bir dönem hükümetinin uygulamasında görmekteyiz. TC devletinin resmi putu M. Kemal Atatürk’tür. Atatürk misyon olarak CHP(Cumhuriyet Halk Partisi)’den çıkmıştır, ya da CHP Atatürk’ten çıkmıştır. Bu manada CHP’nin herkesten daha fazla Atatürk’e sarılması ve herkesten daha çok itibarını ayakta tutması gerekmektedir. Ama hiçte öğle olmuyor. Atatürk ölür ölmez (1938) CHP’nin ikinci sıradaki lideri olan İsmet İnönü iktidara gelir gelmez Atatürk’ün kutsallığını yerle bir edip, onun edindiği yere kendisini yerleştirmeye başlar. Kendi putlarını (bunlara da heykel diyorlar) diktirmeye, paralara-pullara kendi resimlerini koydurmaya başlar. 1938 de 1950 ye kadar dönemde Atatürk yoktur ve varsa yoksa her şey İNÖNÜ’dür. Taki 1950’li yılların hükümeti gelip Atatürk’e koruma konunu getirene kadar bu durum sürer. Gördünüz mü müşriklerin tabularına / kutsallarına ne kadar kıymet verdiğini?

Demek ki, kavga “itibarı koruma, üstünlüğü koruma, ayrıcalığı koruma ve mülk edinme” kavgasıdır. Hak-Batıl kavgasının, Tevhid-Şirk kavgasının ana nedeni budur. Aşağıdaki bölümü okuyunca bu konu daha iyi anlaşılmış olacaktır.  

Tevhid dini İslam’ın insana bakışı:

“Ey İnsanlar, Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye cemiyetlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak, Allah indinde en hayırlınız, takvası en fazla olanınızdır. Allah, her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır.” (Hucurat; 13)

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem ise topraktandır. Allah katında en şerefliniz, en çok takva sahibi olanınızdır. Arabın Aceme, Acemin Araba, kızılın beyaza, beyazın kızıla üstünlüğü ancak takva iledir.” (Müttefikun aleyh)

“Ey Kureyş! Nefislerinizi kurtarınız. Sizi Allah’ın azabından kurtarmak için hiç bir şey yapamam. Ey Abd-i Menaf oğulları, Allah’ın cezasından kurtulmanız için size hiç bir yardımda bulunamam. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas, Ey halam Safiyye sizi Allah’ın azabından kurtarmak için elimden hiç bir şey gelmez. Ey Muhammed’in kızı Fatma Malımdan ne istersen vereyim, ama Allah’ın azabından seni kurtarmak için hiç bir şey yapamam” (Müttefikun aleyh)

“Ey insanlar! Hiçbir insanın bir başka insandan “takva” dışında bir üstünlüğü yoktur. Siyeh derilinin beyaz deriliye, sarı derilinin kırmızı derili olana karşı bir üstünlük güdmesin. Bilmiş olun ki, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız ve Âdem’de topraktan yaratılmıştır…” (Veda Hutbesinden)

İslam “insanın kendi elinin ürünü olmayan” hiçbir şeyi üstünlük unsuru saymamıştır. Şu asırda, bu asırda yaşama, şu bölgede bu bölgede yaşama ve hatta Peygamber evladı olma da dahil” hiçbir harici unsur, bir başkası için üstünlük aracı değildir… Şu seyyid…lik şirketine ne demeli?

PEYGAMPERLERİN TEMEL GÖREVLERİ

Peygamberler bozulan dört temel ilişkiği düzeltmek için gelmiştir.

  1. a) Allah- insan ilişkisi.
  2. b) İnsanın -insanla ilişkisi.
  3. c) İnsan- toplum ilişkisi.
  4. d) İnsan-tabiat ve diğer canlılar ilişkisi

a)Allah insan ilişkisi:

                   İnsanların çoğu ŞİRK KOŞARAK Allah’a inanmışlardır:

 “İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.” (Sad. 5)

“Onların çoğu ortak-şirk koşmadan Allah’a inanmazlar” (Yusuf. 106).

“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf. 39-40)

Hz. Muhammed (s.a.v) La İlahe İllallah çağrısı ve formülü ile insanla Allah arasına girmiş olan bu ilahları / bu din bezirganlarını temizledi. “İyye kenaa budü ve iyye kenesta in / Biz yalnızca Sana ibadet / kulluk eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz”. ( Fatiha. 4) temel düsturu ile (her alanda) ilahlık merkezine Allah (c.c.)’ı koydu. İnsan –Allah ilişkisi bu şekilde formüle edilince diğer ilişkiler de (çarkın dişlilerinin yerlerine oturması gibi) yerli yerine oturdu.

  1. B) İnsan-insan ilişkisi: Mekke cahiliye düzeninde (ki, tüm cahiliye düzenleri böyledir) insan- Allah ilişkisi “yatay ilişki” şeklinde kurulmuştu. Yani Allah sembolik ve pasif bir şey ifade ediyordu. Hz. Peygamber Aleyhisselam bu ilişkiyi olması gereken noktaya, yani “dikey ve aktif ilişki”ye oturttu. Bunun yerine cahiliye de yatay ilişki düzeyinde olması gereken ilişkiler de (yöneten ve yönetilenler, malı ve dini ele geçirenlerle bunlara tabi olanlar.., noktasında) dikey ilişkiye dönüşmüştü. İşte bunu da olması gerektiği noktaya, yani yatay ilişki eksenine oturttu. Bundan böyle insanlar arasında oluşturulan üstünlükler kaldırıldı. Üstünlüğü ele geçirmiş olan tüm siyasi, ekonomik, dini ve her türlü sınıfsal üstünlükler ortadan kaldırıldı. İnsanlar Yaradanları (Allah)karşısında bir tarağın dişleri gibi eşit hale geldiler. Hz Muhammed (s.a.v) Bu temel düsturu “bir İslam manifestosu olan Veda Hutbesinde” dile getirmişti. Sosyal hayatın yürütülmesi amacına ve imtihanı kazanma hikmetine mebni olan, “siyasal ve ekonomik” üstünlük ya da farklılıklar, sadece birer “araçlara” dönüştü. Renklerin ve sosyal statülerin farklı olması; “bir organize içinde hayatın devamlılığı için dünyevi konumlar / durumlar” idi.

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alemler için gerçekten ayetler vardır. (Rum. 22)

“O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Enam. 165)

Siyasal –sosyal ve ekonomik üstünlük veya farklılıkların (kullar adına) Allah katında hiçbir üstünlüğü yoktur. Bunlar sosyal hayatın yürütülmesindeki araçlardır, imtihan araçlarıdır. İnsanın insana (Allah nazarında) olan üstünlükteki tek “ölçüt-kıstas” TAKVA’DIR. “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır”. (Hucurat.12)

Hadis-i Şerif-Veda hutbesinden…

“Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır…”

c)İnsan toplum ilişkisi    Cahiliye düzenlerinde toplum “mele ve mürtefin” denilen, kendini mülkün sahibi gören bir kesim elinde yönetilir(di) ve toplum bu kesimin adeta “kulu ve kölesidir”. Bu azgın kesimin Kur’an’daki bir sıfatı da MÜSTEKBİR’dir. Bunun karşısında olan kesimde, MUSTAZAF’dır.

“Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: “Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?” (Firavun) Dedi ki: “Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz.” (Araf. 127)

“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?

“Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklama yeteneğinden yoksun olan (biri)dir.” (Zuhruf. 51-52)

“ Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı”. (Kasas. 4)

Allah(c.c.)’ın insan üzerinde tecelli etmesi gereken ilahlık fonksiyonunu ellerine geçirmiş olan Firavun’lar / Nemrut’lar, yani Kur’an’ın ifadesi ile TAĞUT’LAR, insanları çeşitli kamplara bölüyor ve sınıflara ayırıyorlardı. Ülkenin temel kaynaklarını özel mülkleri gördükleri gibi, toplumu-reaya’yı da özel mülkleri olarak değerlendiriyorlardı. Yani toplum tağut’lar nazarında “kullar-köleler” idi. Tağuti sistemlerde bu deyim o kadar yaygındır ve o kadar yerleşmiştir, o kadar normal görülmeye başlamıştır ki, bir şeriat devleti olduğunu söyleyen (evet, pek çok noktada da şeriatı uygulayan) Osmanlı toplumunda da Padişahlara yönelik “köleniz-kulunuz” değimi kullanılmıştır. Osmanlı padişahları elbette ki birer Firavun veya Nemrut statüsünde değildi ve onlar Müslüman liderlerdi. Ama cahiliyyenin pek çok unsurunu da üzerlerinde taşıyordu ve “saltanat” da en irsi bir cahiliyye artığıydı. İşte reayasına “kulunuz-köleniz” dedirtmesi de bu türden cahiliyye anlayışı idi.

  1. d) İnsan-Tabiat ve diğer Canlılar ilişkisi: Cahiliyye sistemlerinde tabiat ve diğer canlılar, hiçbir sınır tanımaksızın kullanılan ‘elemanlar-metalar’dır. Cahiliyye sisteminde gücü / hükmü elinde bulunduran yani mele ve mürtefin kadrosu nazarında canlılar ve tüm tabiat (hayvanlar, su, ağaç, bitki…vs) zevk ve sefanın araçlarıdır. Belli bir zamanlık zevk ve sefa için insanlığa ait olan koskoca bir canlı yığınını ya da koskoca bir tabiat ürününü yok edebilirler. Bugün “medeni” ülke dedikleri Avrupa ve Amerika ülkelerinde ismine “boğa güreşleri” adı altında hayvanları nasıl işkence verildiğine tüm dünya şahittir. Bu ülkelerin mele ve mürtefin tabakası daha önceden köleleri bu tür dövüşlerle birbirlerine öldürtüyor bunu izleme zevkini yaşıyordu. Şimdi de farklı taktiklerle yine insan katliamları yapmaktadırlar. Ama arenalarda yaptırmış oldukları insan katliamı yerine bu sefer “boğa güreşleri” adı altında hayvan katliamı yaparak mele ve mürtefin kesimini zevklendirmektedirler. Ya da üç beş günlük zevki için ormanı-tabiatı tahrip etmekte. Daha fazla tüketim ve daha fazla lüks yaşantı adına her türlü tabiat varlıklarını hoyratça kullanmakta. Tabiat ve doğal varlıkları yok etme çılgınlığı o boyutlara ulaşmıştır ki, pek çok insan (ki, bunların büyük çoğunluğu gayri Müslim insanlardır) bunu koruma adına çeşitli çatılar altında toplanıp “doğal kaynakları koruma ve yaşatma” mücadeleleri vermektedirler.

Mekke cahiliyye site devleti de (o zamanın mele ve mürtefin tabakası da) Allah’ın kendileri için geçimlilik adını hizmetlerine verdiği canlıları acımasızca ve hoyratça kullanıyorlardı. Mesela develere pek çok tanımlar getirmiş ve onları amaçları dışında hoyratça kullanıyorlardı.

“De ki: “Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz ben de yapıyorum. Bu yurdun (dünyanın) sonu, kimindir, bilip-öğreneceksiniz. Gerçekten zalimler kurtuluşa ermeyeceklerdir.”

O’nun üretip-türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: “Bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır” dediler. Kendi ortakları için olan (pay), Allah tarafına geçmez, ama Allah’a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar?

Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Allah dileseydi bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak.

Ve kendi zanlarınca dediler ki: “Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez. (Şu) Hayvanların da sırtları haram kılınmıştır.” Öyle hayvanlar vardır ki, -O’na iftira etmek suretiyle- üzerlerinde Allah’ın ismini anmazlar. Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, cezalarını verecektir.

Bir de dediler ki: “Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aittir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da bunda ortaktırlar.” Allah, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm sahibi olandır, bilendir.

Çocuklarını hiç bir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah’a karşı yalan yere iftira düzüp Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.

Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O’dur. Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Sekiz çift; koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi, ya da o iki dişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı (yavruları) mı? Eğer doğru sözlüler iseniz bana bir ilimle haber verin.”

Deveden iki, sığırdan da iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi ya da o iki dişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı (yavruları) mı? Yoksa Allah, bunları sizlere tavsiye ettiği zaman şahid miydiniz?” Hiç bir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

De ki: “Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir”. (Enam. 135-145)

 

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close