Çarşamba SohbetleriVideolar_Activity-Detail

Türkiye’nin Siyasal Problemleri 1. Bölüm (Türkiye Siyasetinin Dayandığı Temeller)

Türkiye Siyasetinin Dayandığı Temeller – Faruk Köse from Kalem Der on Vimeo.

Kalemder’in organize ettiği Çarşanba Sohbetlerinin bu aykı Konuğu Gazeteci Yazar Faruk Köse olacak. İlk Sohbetini 03.12.2014 Çarşamba akşamı dernek binamızda veren Köse, “TÜRKİYE’NİN SİYASİ-İDARİ YAPISININ DAYAN-DIĞI ESASLAR” konusu üzerinde durdu. Bir sonraki sonbeti 10.12.2014 Çarşamba aşkamı saat 20:30’da dernek binamızda devam edilecek. Faruk Köse’nin sunumunun metnini aşağıda istifadenize sunuyoruz;

TÜRKİYE’NİN SİYASAL PROBLEMLERİ

TÜRKİYE’NİN SİYASİ-İDARİ YAPISININ DAYAN-DIĞI ESASLAR

 

Türkiye’nin siyasal problemlerinin mahiyetini görebilmek için,

– “siyasi yapı”nın dayandığı esasları,

– siyasi sistemi belirleyen ve biçimlendiren unsurları,

– siyasi-idari yapıya biçim ve yön veren kuralları tanımamız gerekiyor.

Bunların en önemlilerini şu başlıklar altında sıralayabiliriz

1- Laiklik

2- Kemalizm

3- Din dışılık

4- Dinin kontrol edilmesi

5- Devlete bağlı din

6- Demokrasi

7- Kapitalizm

8- Dünyevilik

9- Kültür sapması (asli kültürü iptal ederek yabancı bir kültüre yamanmak)

10- Toplumun inanç, kimlik ve kişilik değerlerine aykırı bir yasal ve siyasal sisteme geçiş

11- “Devlet Baba” anlayışı

12- “Kutsal Devlet” inancı

13- “Devlet Hakkı” anlayışı

14- “Devletin Toplumu” anlayışı

15- Anayasa üstü kurum ve kurallar (Kırmızı Kitap, uluslararası andlaşmalar)

16- Katı Batıcılık ve Taklitçilik

 

1- Laiklik

Laiklik;

  • dini vicdanlara ve mabedlere hapsedip, maddi hayatın ve dünyanın işlerine karıştırmayan,
  • dinin siyasal ve toplumsal hayata karışmasını önleyen;
  • din ile devlet işlerini, din kurumlarıyla devlet kurumlarını, din ile devleti birbirinden ayıran,
  • dini ve dini çevreleri devletin kontrolüne vererek sürekli kont-rol, denetim ve yönetim altında tutup hudutlandıran;
  • dini ilim, hukuk, sanat, iktisat, siyaset ve içtimai hayattan ayıran;
  • dinsizliği ve din dışılığı esas alan, her türlü dini inançtan azâde olan;
  • dini inanç bakımından devletin tarafsız olmasını öngören;
  • dini tahrif eden;
  • dine ait olan hükümleri de birbirinden ayıran;
  • dinin inanç ve ibadetteki kimi hususları hariç, sosyal, kültürel, siyasi, idarî, hukukî, adlî, eğitim, İktisadî, ahlâkî vb. hususla-rının yaşanmasına izin vermeyip, bu alanlarda gerek kurallar bakımından, gerekse kurumlar bakımından dini geçersiz kılan,
  • özellikle de siyasal ve toplumsal sistemi dinden âzâde kılan;
  • dindarın kamu hizmetlerinde görev almasına karşı çıkan;
  • dini kuralları müeyyide altına alan bir devlet düzeni öngören;
  • devletin mevzuatında, icraatında, işlem ve tasarruflarında dini kuralları dikkate almayan;
  • idarenin dayandığı iradeyi; egemenliği, yönetme hak ve yetki-sini vahiy dışı, din dışı kaynaklarda arayan;
  • dini ve ilâhî kaynaklı bir otorite tanımayan;
  • Allah’a isyan, insanı putlaştırma ve ilâhî kaynaktan gelen her şeyi ezip yok etme vasfında olan;
  • iman ile aklın sahalarını ayırıp, imanı alın sahasına müdahale ettirmeyen, ancak kendisi imanın sahasına müdahale eden;
  • Allah’ı, bireysel girişim, eylem ve niyetlerle ilgisi bulunmayan evrensel bir yasa olarak kabul eden;
  • Allah’a ve Allah’ın mutlak otorite ve tasarrufuna karşı olan en vahşi ve en şeytanî tuğyan ideolojisi ve uygulamasıdır.

 

1937’YE KADAR LÂİKLİK

1921 Anayasasının 7. maddesinde, BMM’nin görevleri arasında, “Ahkâm-ı Şer’iyye’nin tenfizi” de vardı. Bunun anlamı, “Şeriat’ın hükümlerini tatbik etmek, yürütmek”tir. Nitekim maddenin sonunda, BMM’nin, çıkaracağı kanunlarda ve tanzim edeceği nizamlarda Şeriat’ın hükümlerini ihtiva eden fıkha, hukuka, âdaba ve muamelâta uyması zorunluluğu getirilmiş ve böylece Şeriat, Anayasal düzenin esasını teşkil etmiştir. 1923’te aynı Anayasanın 2. maddesi, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır, Resmi dili Türkçe’dir” şeklinde düzenlenmiştir.

Demek ki, 1921 Anayasasına göre, yeni Türkiye resmen ve Anayasal olarak Şeriat Devleti’dir. Yani lâik bir devlet değildir. Çünkü 1921 Anayasasının esasını Şeriat ahkâmı oluşturmaktadır.

1924 Anayasasına göre de devlet lâik bir devlet değildi. Çünkü Anayasanın 2. maddesinin ilk şekline göre, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır.” Yine 26. maddeye göre, BMM’nin görevleri arasında “Ahkâm-ı Şer’iyye’nin tenfizi” de vardı. Yani BMM, Şeriat hükümlerini tatbik edip yürütecek, kanunları Şeriat’a uygun olarak yapacak, kanunların yorumlanması veya değiştirilmesi de yine Şeriat’a uygun olacaktı.

İşte bu iki hüküm, Anayasadan 10 Nisan 1928’de kaldırıldı.

Demek ki bu tarihe kadar devlet, Anayasal olarak “İslâm Cumhuriyeti” olup, yapılacak yasal düzenlemelerin “Şeriat ahkâmı”na aykırı olmaması, anayasa gereğiydi.

Lâiklik, Anayasaya 5 Şubat 1937’de girdi. Sözkonusu yasayla, Anayasanın 2. maddesine M. Kemal’in 6 ilkesi yazıldı.

Demek oluyor ki, kuruluşundan 1937 yılına kadar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasal olarak lâik değildi. 1928’e kadar Şeriat Devleti olarak kalmış, bu tarihte Şeriat devleti olma özelliğine son verildiği halde, 1937’ye kadar, 14 yıl boyunca devletin lâik olduğuna dair bir Anayasal düzenleme sözkonusu değildi.

Her ne kadar devletin lâik olduğuna dair Anayasal düzenleme kuruluştan 14 sene sonra yapılmışsa da, yapılan devrimlerle; getirilen hukuki, sosyal, siyasal ve ekonomik düzenlemelerle, devletin lâik niteliği her geçen gün biraz daha pekiştirildi ve önce laikleştirildi, sonra da bu Anayasaya kural olarak yazıldı.

Buradan, daha devlet laik değil iken, anayasaya aykırı olarak Laik devrimlerin yapıldığını söylemek mümkün.

Şimdi, önce 1921 Anayasasına, ardından da 1924 Anayasasına aykırı olarak yapılan lâik devrimlere değinelim. Çünkü Türkiye’deki siyasal sorunların en önemlisi, icraatların yasasız ve hukuksuz olarak yapılmasıdır; siyasi kararların toplumsal faydayı ve onayı gözetmemesidir.

 

1921 ANAYASASINA AYKIRI DEVRİMLER

1- Lozan Barış Andlaşması: 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Andlaşması’nın 37.-44. maddeleri uyarınca, T.C.’nde yapılacak hiçbir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmi işlem, bu maddelerle çelişik olamaycak ve bu madde hükümlerinden üstün tutulamayacaktır. Sözkonusu maddelere göre, T.C. için öngörülen siyasi, idarî, hukukî, eğitim-öğretim, sosyo-kültürel sistem ve rejim; azınlıkların din, dil ve inançlarına uygun olmak durumundadır. Yani bütün bu hususlarda müslümanlar da azınlıkların tâbî oldukları hükümlere tâbî olacaklardır; çünkü Lozan’da sistem, azınlıkları esas alarak kurulmuştur. Medenî hukuk alanında olsun, ceza hukuku veya diğer hukuk alanlarında olsun, esas olan, yahudi ve hıristiyanlardan oluşan azınlıkların din ve inançlarıdır. İşte bu nitelikleriyle, ilgili hükümleri dönemin Anayasasına aykırı olan Lozan Andlaşması, 23 Ağustos 1923 tarihili ve 340 sayılı yasayla TBMM’nde kabul edilip onaylanmıştır. Bu 340 sayılı yasa, Anayasa’ya aykırıdır; çünkü Anayasaya göre bütün hukukî ve sâir düzenlemeler, Şeriat hükümlerine uygun olmak zorundadır. Oysa bu andlaşma hükümleriyle, Şeriat hükümlerinin iptali sözkonusudur ve “devletin dininin İslâm olduğu” hükmüne aykırılık vardır.

2- Hilâfet’in Kaldırılması: 3 Mart 1924 tarihli ve 431 No’lu yasa uyarınca Halifelik makamı kaldırılmıştır. Oysa Şeriat ahkâmına göre, müslümanların başlarında bir Halifenin bulunması şarttır ve kimi ibadetler, Halifenin varlığına bağlıdır. Bu nedenle, 431 sayılı yasa, dönemin Anayasasına; Anayasanın 2. ve 7. maddelerine aykırıdır.

3-  Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı’nm Kaldırılması: Yine 3 Mart 1924 tarihinde, 429 No’lu yasayla “Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı” kaldırılmıştır. Oysa Anayasaya göre kanunlar Şeriat’a uygun olmak zorundadır ve bu uygunluğu Şeriat Bakanlığı ve TBMM’ndeki “Şeriat Komisyonu” sağlamaktadır. Yine, Şeriat ahkâmının özel bir önem verip ayrıntılı olarak düzenlediği vakıflara da el konulmuş, böylece Şeriat ile ters düşülmüştür. Demek ki 429 sayılı yasa ve getirdiği yeni düzenlemeler, dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıdır.

4-  Medreselerin Kaldırılması: 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı kanunla, tüm mederese ve okullar Eğitim Bakanlığına devredilmiş; medreselere ayrılan ödenek kesilmiş ve yerine lâik devlet hocası yetiştirecek İmam-Hatip okullarıyla İlahiyat Fakülteleri kurularak medreseler kapatılmıştır. Oysa medreseler, Şeriat ahkâmının eğitim ve öğretimini yapan Şer’î eğitim kurumalarıydı. Demek ki, 430 sayılı yasa da dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıdır.

5- Şeriat Mahkemelerinin Kaldırılması: Bir devletin Anayasal düzeninin esasını Şeriat oluşturuyorsa ve Anayasasında devletin dininin İslâm olduğu yazıyorsa, o devlette yargı ve adliye sistemi de elbette Şeriat’a göre düzenlenecektir. İşte bu görevi yapan Şeriat Mahkemeleri, 8 Nisan 1924 tarihli ve 469 sayılı yasayla kaldırıldı. Haliyle, bu da dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıydı.

 

1924 ANAYASASINA AYKIRI DEVRİMLER

Ülkemizi Lâik devlet tasallutuna sokan kimi devrimler de, 1924 Anayasasının hükümlerine aykırı olarak gerçekleştirilmiştir. Bunlara şu örnekleri verebiliriz:

1- Takrîr-i Sükûn Kanunu: 4 Mart 1925 tarihli ve 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu, Şeriat ahkâmını tatbik etmesi gereken devlette, yapılan Şeriata aykırı icraatlardan ötürü muhalefet edenleri imha etmeyi öngörüyordu. Bu, Anayasanın 2. ve 26. maddelerine aykırıydı.

2-  Hıyanet-i Vataniyye Kanunu: 25 Şubat 1925’te, 556 sayılı Hıyanet-i Vataniyye Kanununun 1. Maddesine göre din ve siyaset birbirinden ayrılmıştır. Oysa o sırada Anayasaya göre devletin resmi dini İslâm’dır ve kanunlar, tüzük ve yönetmelikler “Ahkâm-ı Şeriat”a uygun olacaktır.

3-  Medeni Kanunun Kabûlü: 17 Şubat 1926’da 743 sayılı kanunla İsviçre’den tercüme edilen ve Hıristiyanlık kültürü ile hazırlanmış Medeni Kanun, halkı müslürnan olan T.C.’nin Medeni hukuku olarak kabul edilmiş, böylece Şeriat ahkâmını ihtiva eden Mecelle yürürlükten kaldırılmıştır.

4-  Ceza Kanununun Kabûlü: 1 Mart 1926 tarihli ve 765 sayılı kanunla, İtalya’dan tercüme edilen Ceza Kanunu T.C.’nin Ceza hukuku olarak kabul edilmiş ve Şeriat’ın ceza kanunları yürürlükten kaldırılmıştır.

5-  Kıyafet Devrimi: 25 Kasım 1925’te, 671 No’lu kanunla şapka giyilmesi zorunlu kılınmış, böylece sarık takmak yasaklanmıştır. 30 Kasım 1925 tarihli ve 676 sayılı yasayla da, İslâmî kılık-kıyafet giyilmesi yasaklanmıştır.

Bu kanunların çıktığı dönemde, Anayasal düzenin esası İslâm’dı, Şeriat’tı. Zira, Anayasanın 2. maddesine göre devletin dini İslâm’dı. 26. maddesine göre de Meclis, Şeriat’m hükümlerini tatbik etmekle ve kanunî düzenlemeleri Şeriata uygun yapmakla görevliydi. Anayasanın 2. ve 26. maddelerine göre, kanunlar İslâm’a, İslâm Şeriatına aykırı olamazdı. Bu yüzden sözkonusu yasaların anayasaya aykırı olarak çıkarıldığını söylüyoruz.

 

1982 ANAYASASINA GÖRE LÂİKLİK

1982 Anayasası, “lâiklik” ilkesini sistemin özü ve esası kıldı. Daha “Başlangıç” kısmında devletin Lâik niteliği vurgulanıyor ve dinin, bu Lâiklik anlayışı doğrultusunda çerçeve edileceği hükme bağlanıyor.

Anayasa’nın 2. Maddesinde, “Cumhuriyet’in nitelikleri” arasında lâiklik de sayılıyor.

  1. Maddeye göre, devletin “lâik” niteliği değiştirilemeyecek bir konuma kavuşturuluyor.
  2. Maddeye göre, lâik Cumhuriyeti korumak, devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılıyor.
  3. Maddeye göre, bütün hukuki düzenlemeler lâik nitelikli Anayasaya uygun olmak zorunda bırakılıyor.
  4. Maddede, devletin lâik niteliğini bozmak ve din ilkelerine dayanan bir devlet düzeni kuracak nitelikteki her türlü faaliyet yasaklanıyor. Hattâ böyle durumlarda temel hak ve hürriyetler bile geçersiz kılınıyor.
  5. Maddeye göre, devletin sosyal, ekonomik, hukuki ve siyasal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılması, yani devletin lâik niteliğinin bozulması kesinlikle yasaklanıyor. Din eğitimi yasaklanarak, yerine “din kültürü” eğitimi getiriliyor.
  6. Maddeye göre, “bilim ve sanatı yayma hürriyeti” dahi, dev-letin lâik niteliğine herhangi bir zarar vermeyecek şekilde kullanıla-biliyor. Aynı hükme, 28. maddede düzenlenen “basın hürriyeti” de dahil ediliyor.
  7. Maddeye göre, Cumhuriyetin lâik niteliğini bozmayı hedef alan “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” mümkün değil.
  8. Madde, eğitim ve öğretimin lâik karakter taşımasını şart koşuyor.
  9. Madde, gençliğin lâiklik ilkesine karşı fikirler edinmemesi için, devletin her türlü tedbiri almasını zorunlu kılıyor.
  10. Maddeye göre, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsunları olan siyasi partiler, devletin lâik niteliğine aykırı faaliyette bulunamıyorlar. Laiklik, 69 madde ile, siyasal partilerin uyacakları esaslara dahil ediliyor.
  11. Maddeye göre, milletvekilleri görevlerine başlarken, “lâiklik” ilkesine bağlı kalacaklarına dair yemin etmek zorunda kalıyorlar. Laiklik adına yemin, dokunulmazlık ve milletvekilliğinin geçerliliği için şart koşuluyor.
  12. Maddeye göre, milletvekilleri için öngörülen “yasama doku-nulmazlığı”, devletin lâik niteliğine aykırı durumlar halinde sözkonusu olmuyor.
  13. Maddeye göre genel ve özel af ilânına yetkili TBMM, bu yetkisini devletin lâik niteliğini bozucu faaliyetlerde bulunanlar için kullanamıyor.
  14. Maddeye göre, Cumhurbaşkanı da görevine başlarken lâiklik ilkesine bağlı kalacağına dair yemin etmek zorunda kalıyor.
  15. Maddede düzenlenen Diyanet İşleri Başkanlığı da, lâiklik ilkesi doğrultusunda faaliyette bulunmakla yükümlü tutuluyor.
  16. Madde, lâikliğe aykırı suçlar yargıya taşınıyor. (Mülga)
  17. Madde ise, devletin lâik niteliğini koruma amacını güden devrim kanunlarını Anayasal güvenceye alıyor.

Görüldüğü gibi bütün önemli hususlarda lâiklik ilkesi esas alınıyor ve rejimin bel kemiğinin, can damarının lâiklik olduğu hükme bağlanıyor. Yani lâiklik olmazsa, bugünkü siyasi-sosyal-iktisadi-hukuki rejim de olmaz.

LÂİKLEŞMENİN KAPSAMI

Beş koldan yürütülen “lâikleşme” şu alanlarda yapılmıştır:

A- Devletin Lâikleşmesi

  1. Amasya Kararlan, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması,
  2. TBMM’nin açılması ve “egemenlik ulusundur” ilkesinin yeni düzenin temeli yapılması,
  3. 1921 Anayasası ve değişiklikleri,
  4. Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilânı,
  5. Halifeliğin kaldırılması,
  6. 1924 Anayasası ve değişiklikleri,
  7. Lâkilik ilkesinin anayasaya girmesi.

B- Hukukun Lâikleşmesi

  1. Şer’iyye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması,
  2. Mecellenin kaldırılması,
  3. Şeriat Mahkemelerinin kaldırılması,
  4. İsviçre ve İtalya’nın ilgili yasalarından tercüme edilerek Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ticeret ve İcra-İflas Kanunlarıyla Ceza Kanununun hazırlanması,
  5. Kadınlarla ilgili yasal düzenlemeler.

C- Eğetimin Lâikleşmesi

  1. Medreselerin ve Mahalle Mekteplerinin kaldırılması,
  2. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimin birleştirilmesi,
  3. Üniversitelerin kurulması.

D- Kültürün Lâikleşmesi

  1. Türbe, tekke, ocak, dergâh, zaviye…lerin kapatılması; şeyh, mürşid, mürid, seyyid, mansup, dede sanlarının kaldırılarak kullanımının yasaklanması,
  2. Harf ve dil devrimi,
  3. Şer’i vakıfların devletleştirilmesi,
  4. Giysi devrimi ve tesettürün yasaklanması,
  5. Soyadı yasası,
  6. Tarih devrimi,
  7. Takvim ve ölçülerin değiştirilmesi,
  8. Resmi tatil ve bayramlarla ilgili yeni düzenlemeler,
  9. Sanatın lâikleşmesi,
  10. Uluslararası ilişkilerin lâik ilkelere bağlanması.

E- İktisadi Düzenin Lâikleşmesi

  1. İzmir İktisat Kongresi ile liberal ekonomi ilkelerin benimsen-mesi,
  2. Devletçi ekonomi ile “karma ekonomimin tatbiki.

2- Kemalizm

Anayasa’nın Atatürk’lü maddeleri

MADDE 2: T.C., (…) Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk Devletidir.

MADDE 42: Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke, inkılapları doğrultusunda, (…) yapılır.

MADDE 58: Devlet, (…) Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda (…) gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

MADDE 81: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde and içerler: “(…) laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma (…)”

MADDE 103: Cumhurbaşkanı, görevine başlarken aşağıdaki şekilde andiçer: “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, (…) Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, (…)”

MADDE 134: Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, (…) araştırmak, tanıtmak ve yaymak…

 

ATATÜRKÇÜLÜK ve ATATÜRK İLKELERİ

Atatürkçülük ilkelerini “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olmak üzere iki grupta değerlendirmekteyiz.

Temel İlkeler:

1- Cumhuriyetçilik: Ulus devlette demokratik yönetimi ifade eder.

2- Milliyetçilik: Türk ırkı üzerine kurulu bir devlet yapısını ifade eder. Bugünkü Kürt sorununun temelinde Atatürk Milliyetçiliği vardır.

3- Halkçılık: Seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yöne-lik bir biçimde gerçekleştirilen bu devrim, hukuk, ahlâk, kültür ve sosyal yaşam biçimi olarak Batı yaşantısını Türkiye’de uygulamayı ve toplumda Batı esaslı bir dönüşümü esas alır. Halkın sadık vatan-daşlar olarak dönüştürülmesi ve biçimlendirilmesi esas amaçtır.

4- Devletçilik: Devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği, özel sektörün yetersiz kaldığı veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesi gerektiği anlayışından doğmuştur. Ancak zaman içinde Devlet hem ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmiş, hem de ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının sahibi olmuştur.

5- Laiklik: Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmez. Bunun yanında eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması anlamını taşır. Laiklik, dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olma anlamına gelir. Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebil-miştir. Laiklik ilkesi akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir. Dinde reformu ve dine müdahaleyi esas alır.

6- Devrimcilik: Bu ilkenin anlamı Türkiye’nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğudur. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benim-sendiği anlamına gelir. Öze ve esasa ilişkin ne varsa devrilip, öze ve esasa yabancı bir devlet ve toplum hayatı biçimlendirmektir.

Bütünleyici İlkeler:

1- Milli Egemenlik: (Ama millet, egemen sınıfların paryası haline getirildi.)

2- Milli Bağımsızlık: (Bir avuç elit her şeyden, hukuktan, dinden-imandan, ahlâktan, vs. bağımsız oldu; ama millet bu ayrıcalıklı elit sınıfa bağlı ve bağımlı hale getirildi)

3- Milli Birlik ve Beraberlik: (Ama sosyal ayrışma ve Kürt sorunu üretildi.)

4- Yurtta Sulh, Cihanda Sulh: (Ame hiçbir sulh görmedik.)

5- Çağdaşlaşma: (Ama çağın gereklerini donanma değil, özün-den kopup başkalarına benzemeye çalışma.)

6- Bilimsellik ve Akılcılık: (Ama akıl fonksiyonlarını iptal edici bir eğitim, siyaset, sosyo-kültürel hayat, iktisadi durum, hukuki sistem fetiriliyor.)

7- İnsan ve İnsanlık Sevgisi: (Ama İstiklal Mahkemelerinde onbinler öldürülüyor.)

 Siyasal yaşam da işte bu esaslar üzerine kurgulanıp sorunlu bir zorunlu hayat biçimi oluşturuldu.

3- Din dışılık

Lâik Hukuk Dayatması

Ülkemizde

  • ilkesi hukuku yönlendirmekte;
  • hukuk, normlarını lâiklik ilkesinin mahiyetine uygun olarak tayin ve tesbit etmektedir.

Bunu, T.C.’nin Hukuki üst-normlarından anlamamız mümkündür.

Anayasanın “Başlangıç” kısmına göre, lâiklik ilkesinin gereği olarak din politikaya ve devlet işlerine kesinlikle karıştırılamaz. Ana-yasa’nın 2. maddesine göre, T.C. bir hukuk devletidir ve bu hukuk devletinin nitelikleri arasında ise “lâiklik” de mevcuttur. Yani, T.C. “lâik bir hukuk devleti”dir.

İşte hukuk devletinin bu lâik niteliği, Anayasanın 4. maddesine göre değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Anayasanın 9. maddesine göre, yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Mahkemelerin kullanacağı hukuk ise, 11. madde gereğince lâik Anayasaya aykırı olamayan lâik hukuk normlarıdır. Zaten 138. maddeye göre hakimler, lâik Anayasaya, lâik hukuka ve lâik kanunlara göre hüküm verirler.

  1. maddeye göre, Cumhuriyetin lâik niteliğine karşı yapılan her eylem Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından cezalandırılır. Zaten 16.6.1983 tarih ve 2845 sayılı “Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve Yargılama Usûlleri Hakkında Kanun”un 9. maddesine göre, lâik Anayasanın tamamını veya bir kısımmı değiştirmeyi veya kaldırıp hükümsüz bırakmayı “idam”la yargılayan T.C.K. 146. madde, lâiklik ilkesinin gereği olarak bütün dinleri bir tutmayı gerektiren ve bunun hilâfına olanları cezalandıran T.C.K. 312. madde ile ilgili davalara, lâik devletin güvenliğinin emniyet sübabı olan DGM’nde bakılır.

Anayasanın 148. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İç Tüzüğünün lâik Anayasaya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetler.

  1. maddeye göre, devletin hukukî yapısının din kurallarına dayandırılması yasaktır.
  2. madde ile, devletin lâik niteliğini sağlayan devrimler ve tabiî ki bunlardan biri olan Medeni Hukuk güvenceye alınmıştır.

12.4.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. maddesine göre, devletin lâik hukuki yapısını değiştirmeye yönelik herhangi bir hareket, “terör suçu” sayılmaktadır.

Anayasanın 136. maddesine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı da lâiklik ilkesi doğrultusunda faaliyette bulunmak zorundadır.

 

Gelelim Türk Ceza Kanunu’na…

Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi

MADDE 3. – (2) Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasın-da ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.

Ayırımcılık

MADDE 122. – (1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;

  1. a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan,
  2. b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden,
  3. c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen,

Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.

Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

MADDE 216. – (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet ve-ya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağı-layan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Görev sırasında din hizmetlerini kötüye kullanma

MADDE 219. – (1) İmam, hatip, vaiz, rahip, haham gibi dini reis-lerden biri vazifesini ifa sırasında alenen hükümet idaresini ve Devlet kanunlarını ve hükümet icraatını takbih (kınamak, ayıplamak) ve tezyif (bir şeyi değersiz, adi, bayağı, aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme, alay etme, eğlenme) ederse bir aydan bir seneye kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır veya bun-lardan birine hükmolunabilir.

(2) Yukarıdaki fıkrada gösterilen kimselerden biri işbu sıfattan bilistifade hükümetin idaresini ve kanun ve nizam ve emirleri ve dairelerden birine ait olan vazife ve salâhiyeti takbih ve tezyife veya halkı kanunlara yahut hükümet emirlerini icraya veya memuru memuriyetinin vazifesi icabına karşı itaatsizliğe tahrik ve teşvik edecek olursa üç aydan iki seneye kadar hapse ve adlî para cezası ve müebbeden veya muvakkaten bilfiil o vazifeyi icradan ve onun menfaat ve aidatını almaktan memnuiyetine hükmolunur.

(3) Kendi sıfatlarından istifade ederek kanuna göre kazanılmış olan haklara muhalif iş ve sözlerde bulunmaya, bir kimseyi icbar ve ikna eden din reis ve memurları hakkında dahi balâdaki fıkrada yazılı ceza tertip olunur.

Birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören

MADDE 230. – (1) Evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme iş-lemi yaptıran kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandı-rılır.

(2) Kendisi evli olmamakla birlikte, evli olduğunu bildiği bir kimse ile evlilik işlemi yaptıran kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre ceza-landırılır.

(5) Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.  (Dini nikahı kabul etmiyor) Ancak, medenî nikâh yapıldığında kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.

(6) Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse hakkın-da iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.

 

Anlaşılıyor ki, T.C’nde lâiklik ilkesi hukuku yönlendirmekte, çerçeve etmekte, vasıflandırmaktadır. Böylece, müslüman topluma tam bir lâik hukuk dayatması yapılmaktadır.

 

4- Dinin kontrol edilmesi

Bir devletin resmi yüzünü hukuki yapısına bakarak anlayabilirsi-niz. Devletin resmi din anlayışını görmek için hukuk metinlerinde dinin nasıl tanımlandığına veya dine biçilen role bakmalısınız.

Baktığınızda görürsünüz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi din anlayışı İslam’a hayat hakkı tanımaz. Tanımaz ama, dini, dini hayatı, müslümanların ibadet mekan-larını kontrol altına almaktan da geri durmaz.

Bugün camiler, Laik-Kemalist, Demokrat-Liberal devlete meşrui-yet kazandırma işlevi görmektedir. Ancak, ülke genelinde sayısı 85 binden fazla olduğu söylenen camilerin inşasında devletin katkısı %1 bile değildir.

Yani camileri toplum yapar, ama devlet el koyup gasbederek oraları sisteme bağlılık için eğitim yuvaları ve kontrol merkezleri olarak elinde tutar. Camilerde İslam dininin ahlakı, muamelatı, hukuku, sosyal sistemi, siyasal sistemi, İslam dininin temel akaid ve amel esasları falan anlatılmaz. Sadece uysal vatandaşlar olarak yetişmelerini ve öyle kalmalarını sağlayacak kadar birşeyre anlatılır, o kadar.

CAMİ MERKEZLİ BİR HAYAT

Camilerde görevli Diyanet personeli ve birer devlet memuru olan hocalar görev yaptıkları camilerde ve düzenli olarak bulundukları cami-mescid muhitlerinde en az birkaç ders veya sohbet halkasının kurucusu, yöneticisi, gönüllü doğal üyesi veya üretken, sorgulayan, inşa edici sadık müdavimleri olsalar, örnek ve öncü bir müslüman şahsiyet olarak İslami mücadelede beklenen ve özlenen yerlerini alsalar, tevhidî bir değişim ve Kur’anî bir inkılâb için gece gündüz demeden ailecek, çoluk/çocuk çalışsalar, topluma örneklik, önderlik, öğretmenlik ve rehberlik etseler, değişik İslâmî çalışma gruplarının arasına katılıp buralardaki varlıklarıyla ortam ve etkinliklere değer katsalar, din adamı psikozu ve ayrıcalığından kurtulsalar camilerin de, görevlilerin de ne işi yaradığına hep birlikte şahit olurduk.

Cami ve mescidler; tebliğ, mücahede ve mücadele için müslü-manların vahiyle, Kur’an’la, Sünnet’le eğitildiği birer kışladır bizim din anlayışımızda.

Camiler; toplumsal hayatın vazgeçilmez ve hayatî birer merkezi-dirler. Tüm İslâmi faaliyetler camiden yönlendirilir, tebliğciler enerji ve direktiflerini buradan alır, faaliyetlerinin sonuçlarını burada tartışırlar. Özetle; camiler bir ibadet ve İslâmî hareket merkezleri olup İslâmi inkılâbın yönlendirildiği sağlam birer karargâhtırlar.

Cami ve mescidler bir istişare ve yönetim merkezidir. Cemaatin getireceği haberler, mahalle camiinde müşavere edilip karara bağla-nır. Haftalık Cuma namazlarında ise, bütün mahalle camii cemaatle-rinin katılımı ile, daha büyük bir mecliste, seçilmiş bir hatip tarafından İslâm alemine ait bir haftalık haberler ve açıklamalar müslümanlara duyurulur. Bütün bu yönleriyle adeta birer parlamentodur bizim ibadethanelerimiz.

Fakat tümüyle Allah’a ait ve O’nun için olması gereken aynı cami ve mescidler, tâğûtî düzenlerde, coğrafyamızda ve günümüzde “Allah’ın evi” olmaktan daha çok “devlet dairesi”ne benzetilmişlerdir. Daha dün bu coğrafyada, saltanat ve sultanların varlığı, başarısı ve bekâsı adına hutbeler okutulurken, bugün de laik, demokrat yöneti-min selameti ve desteklenmesi için okutulmaktadır.

Gerçekten de “Minâreler süngü, kubbeler miğfer; Câmiler kışla, mü’minler asker!” olmalı değil miydi?

İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı resmî ideoloji ve devlet dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle birer devlet dairesi, imamlar da namaz kıldırma memuru haline gelmiştir.

Amaç devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek, ken-dine has, ne idüğü belirsiz türedi bir din oluşturmaktır.

Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye karışmayan, kuzu kılıklı müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek. İncil’e benzer bir Kur’an, kiliseye benzer bir câmi, papaza benzer bir imam ve hıristiyana benzer bir müslüman profili oluşturmak.

 

Devlet İslamı’nın Mahiyeti

Yeni Düzen, temeline “lâiklik”i koyunca, lâik bir toplum yetiştirmek için önüne çıkan iki yol ile karşılaştı: Ya lâikliği müslüman toplumun özelliklerini dikkate alarak ülkenin özel şartlarına uygun hâle getirecek, ya da İslam’ı yeniden tanımlayarak “Lâik İslam” oluşturacaktı. Birinci yolu kullanması, lâikliği hiç tatbik edememesi ve temellerini kendi eliyle yıkması demekti; çünkü kendi ideologlarının da itiraf ettiği gibi, İslam ile lâiklik asla bağdaşmazdı. O halde kala kala ikinci yol kalıyordu: İslam’ın yeniden tanımlanması. Zaten yapı-lan da bu oldu.

Yeniden tanımlanan dine göre “İslam’a tanınan yeni ve tek mekân vicdan”dır.

“Konu dahilinde araştırmaya girildiğinde ilk dikkati çeken ö-zellik; İslam’ı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi, sadece ruhani boyutu ifade edecek tarzda, birey ile Tanrı arasındaki ruhani ilişkileri düzenleyen bir din olarak tanımlama gayretine girilmiş olmasıdır.

“Devlet İslamı”nın anlamı, bireyin vicdanına hapsolmuş; siyasi, sosyal, hukuki, iktisadi, kültürel vb. hiçbir sahada hükmü geçmeyen; birtakım tapınma hareketleri, kısıtlanmış bir ahlâk anlayışı ve kafalarda kalan soyut ve bulanık bir inanış tarzından ibarettir.

Açıktır ki, Abdurrahman Dilipak’ın deyimiyle, “Atatürkçülüğün yorumu adına dinimizi değiştirmekle” karşı karşıya bırakılmışız. Yine Dilipak’ın tanımlamasıyla, bunların amaçları; camiyi kiliseleştirmek, imamı papazlaştırmak ve Kur’an’ı İncilleştirmektir. İslam’da olmayan bir “ruhban sınıfı” üreterek, dini bu sınıfın “ruhani” kalıplarında yoz-laştırmaktır. Yine, “İslam ümmetinden, Türk miletinden ve Garb me-deniyetinden” tiplemesiyle “kategorik bir müslüman” oluşturmaktır; kültürü dinini, dini medeniyetini etki-lemeyen biyonik bir tip yetiştire-rek, “Kutsal Devlet”in “Devlet İslamı”na mensup kitlesini çoğaltmaktır.

İslam’ın yeniden tanımlanması ile oluşturulan “Devlet İslamı”na iki örnek verelim.

1- Süleyman Demirel, müslümanlara, Kur’an-ı Kerim ayetlerini uygulayıp uygulamama konusunda Atatürk’ü referans alma mecbu-riyeti getirmişti. Demirel’e göre, Atatürk’ün sözleri ile uyuşmayan ayetler uygulanamaz, ancak Atatürk’ün sözlerini destekleyen ayetler uygulanabilir olmaktaydı. Dini ve Kur’an’ı parçalayan, Allah’a bilgisiz-lik izafe eden, irtica kavramına yeni bir anlam kazandıran ve İslam’ı yeniden tanımlayan konuşmasında, Demirel, özet olarak şöyle demiştir: “Bugün Türkiye’nin % 99’u müslümandır. Müslümanlığın gereklerini rahatlıkla yerine getirmektedir. Bundan daha fazlasını, Şeriat’ı isteyen va-tandaşıma sorarım: “Sen daha ne istiyorsun?” Onun istediği şudur: Kur’an-ı Kerim’de 6665 ayet vardır. Bunların 230 ayeti, ahkâma ilişkindir; hayatın tanzimine ilişkindir. Geri kalan 6435 ayet ise, imana, ahlâka, iba-dete ilişkindir. 6435 ayeti benim vatandaşım rahatlıkla uygulamaktadır. Buna kimse mani olmamak-tadır. 230 ayete gelince, çağdaş hukukta bunların da karşılıkları vardır; fakat farklıdır. İşte Şeriat isteyen, bu 230 ayetin de uygulan-masını istemektedir. Bu 230 ayeti de uygulayamayız. Çünkü Atatürk bizden çağdaş medeniyet seviyesine çıkmamızı istemiştir. Çağ-daş medeniyet seviyesine bunları uygulayarak çıkamayız. Çünkü dinin özünde durağanlık vardır. Değişen dünyada durağan kurallarla geliş-meyi, yapamazsınız. Yüz yıl önceki hukuk, Şeriat hukukuydu; buna tekrar geri dönüş olamaz. İşte irtica, yüz yıl öncenin hukukuna, Şeriat hukukuna dönmedir. İrtica, dinin istismarıdır. Şeriat hukuku, Kur’an-ı Kerim’deki günlük hayatı, dünyayı düzenleyen hükümlerin uygulama-sıdır. irtica ise, çağdaş hukuku reddedip, Şeriat hukukunu geri getirmektir.”

2- Fethullah Gülen ise, Kanal-D’de verilen bir değerlendirme-sinde, tıpkı Süleyman Demirel gibi Kur’an ayetlerini tasnif edip par-çalıyor; bunların %95’inin imana, ahlâka, ibadete; %5’inin de dünyayı tanzime, ahkâma ilişkin olduğunu; halkın bu %95’i yaşadığını, geriye kalan %5’in ise halkı değil yöneticileri ilgilendirdiğini; bunların da o kadar önemli olmadığını söyleyerek; mevcut sisteme uymayan ayet-lerin devre dışı bırakılmasına adeta fetva veriyor, böylece, İslam’ın yeniden tanımlanmasına katkıda bulunuyordu.

Resmi Din Anlayışı

Anayasal anlamda din, şu demektir:

Din; lâiklik ilkesinin gereği kadar fonksiyon icra eden (Başlangıç), devlet düzeni haline gelemeyen (madde/14), kanun yapma işlevinde hükümleri geçerli olmayan (madde/7), hüküm koyma ve hakimiyet hakkının Allah’a değil, beşere ait olduğunu kabul etmek durumunda olan (madde/6), kabul ve ikrar edilmesi gerekmeyen, bir vicdan ve ibadet işinden ibaret inanç sistemi olan (madde/24), sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki konularda hükümler koyamayan (madde/24, 136, 174), Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olamayan (madde/2, 42) bir inanç tarzıdır.

Bu maddelere göre, Resmi din anlayışında kabul gören İslam, “Şeriatsız bir İslam”dır. Bu Devlet İslamı’nın camileri, “dinin hapsedil-diği ya da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir. İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları…” İmamlar ise, “irticâı denetim altında tutmak için istihbarata yardımcı olmak”la görevli olacaklardır. Müslümanlar “hem devlete sorumlu vatandaşlık bilinci, hem Allah’a tam bağlı kulluk görevi” ile görevli olacaklardır. Bu ikisinin te’lifi ise “Laik Türk Müslümanlığı”yla mümkün olacaktır. Vatandaşın İslam’a yaklaşımı da “resmi ideolojinin istediği gibi müslüman olmak, resmi ideolojinin anladığı kadar İslam’ı anlamak ve resmi ideolojinin müsaadesi kadar İslam’ı yaşamak” şeklindedir.

Demek ki resmi din anlayışı; İslam’ı “İslam” olmaktan çıkaran bir anlayıştır.

 

5- Devlete bağlı din

“Yeni düzen”; yeni bir zihniyet, yeni bir inanış tarzı, yeni bir siyasi, sosyal, hukuki, iktisadi ve kültürel yapı, yeni bir rejim… getirmiş; otoriteyi elinde tutanların kararlı ve zecrî tatbikatlarıyla kendine ait bir topluluk yetiştirmeyi de başarabilmiştir. “Din’e dayalı” bir yönetim biçiminden “dinden bağımsız” bir yönetim biçimine birden bire, keskin ve sert bir dönüşle geçiş yapılınca, din politikaları, din anlayışı ve din ile münasebetler haliyle ön plâna çıkacak; bugüne kadar uzanan ve bu gidişle çözümsüzlüğe mahkûm problemlerin de en temel müsebbibi ve hatta âmili olacaktır.

Ali Fuat Başgil, din-devlet münasebetleri bakımından üç döneme işaret eder:

Bunlardan birincisi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla başlayıp, ondokuzuncu asrın ikinci yarısının başlarına kadar süren dönemdir, ki buna “Dine Bağlı Devlet Dönemi” adını verir. Bu dö-nemde, Kur’an ve Sünnet adına kurulan devletin, “İ’lây-ı Kelimetul-lah” davasına sahip çıktığını ve dine bağlı olduğunu görüyoruz.

İkinci dönem, Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile başlayıp, 3 Mart 1924’te Hilâfet’in kaldırılmasıyla sona eren “Yarı Dini Devlet” dönemidir. Bu dönemde devlet kâğıt üzerinde İslam’a bağlı kalmış, ancak İslam’ın hükümlerine uyma zorunluluğu devletçe mecbur edilmekten yavaş yavaş çıkmıştır. Yine bu dönemde yapılan kanun ve nizamlarda dini esaslardan ziyade, dönemin icapları esas alınmış; icaplar dine uydurulacak yerde, din çağa uydurulmaya çalışılmıştır. Hukuki vb. yönlerden müslim-gayri müslim eşitliğine doğru bir gidiş başlamış, İslam’ın devleti düzenleme imtiyazları kaldırılmıştır.

Üçüncü dönem ise, Halifeliğin kaldırılması, Şer’iyye ve Evkaf Vekâle-tinin kaldırılması, Diyanet Teşkilatı’nın kurulması ve Tevhid-i Tedrisat Ka-nunu’nun kabulüyle başlayan ve hâlen devam eden dö-nemdir. Bu dönemin temel özelliği, dinin, devlete bağlı hale gelmesidir. “Bu sistem, “dine bağlı devlet sistemi”nin tam zıddıdır. Birincisinde, devlet, işlerinde ve faaliyetlerinde dini düşüncelerden drektif alır ve din adamları devlet üzerinde sıkı bir hakimiyet icra ederek, devlete yön vermeye çalışır. Devletin temelini din ve şeriat oluşturur. “Devlete bağlı din sistemi”nde ise, tamamıyla birincisinin zıddı olarak, din kendi sahasındaki faaliyetlerde bile politik makam-lardan emirler alma mecburiyetindedir ve devlet adamları, din üze-rinde en üstün söz ve salâhiyete sahiptir.”

Burada, “dinin kendi sahası” olması ve “politik makamlardan emir alması” ilişkisine dikkat edilmelidir. Bir kere, dinin, politik saha-nın dışında, kendine özel ve daha dar bir sahasından söz edilmesi, İslam’ı tanımlamada yanlış olur; çünkü İslam, bütün sahaları dü-zenler. Bütün sahalar İslam’ın hükümranlığında olunca, “politik  makamlar” veya “devlet adamları” diye dini sahanın dışında alanlar ya da kişiler de olamaz. Ancak, “devlete bağlı din” döneminde işte bu yapılmış, din yeniden tanımlanarak, daraltılmış bir sahaya hapsedil-mek istenmiştir.

Artık “kutsalı olmayan bir toplum” oluşturulması hedeflenmiş ve bu politika, bu dönemin esasını teşkil etmiştir. Bu noktada hemen ilâve edelim; devlet her ne kadar “kutsalı olmayan bir toplum” oluş-turma politikası gütse de, toplumlar “kutsalsız” olamayacağından, uzaklaştırılan “sahih kutsal”ın yerine bir müddet sonra toplum uydu-ruk kutsallar oluşturmaya başlamış; işte bu noktayı keşfeden devlet, toplum üzerinde tam kontrol kurabilmek maksadıyla kendini kutsal-laştırmış ve böylece, toplumun bir numaralı kutsalı, devlet olmuştur.

Devlet kutsal olunca, artık din de “kutsal devlet”in tanımlamasına uygun olarak algılanmaya başlanmıştır. İşte, bugünkü tartışmaların, problemlerin temelinde yatan da budur. Mücadele, kutsal devletin “Devlet İslamı” ile, Allahu Teâlâ’nın Kur’an ve Sünnet’e dayalı İslam’ı arasındadır ve “kutsal”ın mahiyeti değişmediği müddetçe de biteceğe benzemiyor.

 

6- Demokrasi

Demokrasi konusunu, 17 Aralık sohbetinde detaylı olarak incele-yeceğim inşaallah.

Şimdilik şu kadarını söylemeliyim, Demokrasi, sanıldığının ve tanıtıldığının aksine, tarihin gördüğü en vahşi diktatörlüktür. Bu da mevcut siyasi zeminin niteliklerindendir. Bunun nasıl olduğunu iki hafta sonra göreceğiz inşaallah.

 

7- Kapitalizm

Kazanç merkezli, kâr amacı güden bir sistem. İhtiyaca göre değil, daha çok kazanma üzerine, adaletli paylaşım değil, kim ne koparırsa yanına kâr kalacak şekilde bir sistem. Bütün esaslar bunun üzerine kurulu. Bu sistemde adaletli paylaşım yoktur. Kul hakkına örnem verilmez. Allah’ın yasakladığı alkollü içki, zina, kumar türün-den her türlü eylem yapılır, her türlü günah, eğer kâr getiriyorsa, mübahtır. Bunların baş işletmecisi de devlettir. Devlet genelev işlettirir, bu genelvelerden biri vergi rekortmeni olur, çünkü devlet oradan vergi alır, bütçeye koyar. O bütçeden Diyanet İşleri Başkan-lığı da pay alır, ordu da, adalet veya asayiş teşkilatları da, eğitim de, vs. Devlet alkolü içki üretir ve satışı da, kullanılması da serbesttir, bunlardan vergi vb. kazançlar alınır, bütçe kalemlerinden oluşur. Devlet kumar oynatır, bizzat kendi kumar mekanizmaları vardır. Kumardan da vergi alır ve hatta kumarhaneler vergi rekortmeni bile olur. Yani devlet ayyaşlık hizmetleri, kumarbazlık hizmetleri, pezevenklik hizmetleri falan yapar ve buralardan kazanç elde eder. Buralardan alınan vergiler bütçeye konur; bu kazançlar herkesin kursağına girer. Yani anlayacağınız, Kapital için, para için her şey mübah kılınır. Hatta yolunu bulmazsan, kazanç için pislik yapmazsan aptal olursun. Herkes sana zavallı gözüyle bakar. Yine de istemezsen, iktisadi sistemi öyle bir düzenlemiştir ki, istemesen de senin kazancına mutlaka faiz karışır, kumar ve zina paraları ka-rışır. İşte siyasal sistem de böyle bir kapitalizm sistemini ayakta durduracak, hayatiyetini devam ettirecek şekilde biçimlendiril-miştir.

8- Dünyevilik

Siyasal sistem ve hatta bütün hayat, ahireti hesaba katmayan bin mekanizma olarak tasarlanmıştır. Ahirette hesap verme üzerine kurulu olmayan sistemde, yapılan her şey dünyevi kâr hanesine ya-zılacağından, sadece bu dünya için çalışılır ve gemisini yürüten kap-tandır. Ne var ki o siyasi kaptanlar, gemilerine doldurdukları yolcuları helak edici bir girdaba doğru sürüklemektedirler.

9- Kültür sapması (asli kültürü iptal ederek ya-bancı bir kültüre yamanmak)

Kimlik dayatması ile “toplumsal vasıflar”ından uzaklaşan insan-lar, içine girdiği kimlik bunalımı nedeniyle pek çok sorunla iç içe yaşamak zorunda kalmış, çözümsüz sorunların ablukası altında “toplumsal çöküş”e doğru sürüklenen bir bunalım girdabına kapılmış-lardır.

Bunun çözümü olan “asli kimlik”in kültürel kökleri üzerinde önemle durmak gerekecektir. Müslüman bir toplumun kültür kökleri hakkında şu temel tasnifte bulunmak mümkündür:

KİMLİĞİN KÜLTÜREL KÖKLERİ

İslam Olmak: Toplumun kültürünü belirleyen en önemli öğe, “İslam/Müslüman” olmaktır. İslam, müslüman bir toplumun kültürünü belirleyen, kültürel kişiliğini oluşturup şekillendiren en önemli kaynak olma işlevinde tektir. İslam’ı din olarak benimseyen toplum, kültürünü de İslam’ın hudutları dahilinde ve hükümleri altında şekillendirmiştir. İçi ve dışıyla tam bir “müslüman insan” olmak, din ile özdeşleşen bir toplumsal birliktelik (cemaat) ve kimlik sahibi olmak, yaşantı tarzını kurarken ve geliştirirken İslam’ı referans almak, fert, aile, toplum ve devlet ölçeklerinin her birinde ve bu ölçekler arası münasebetlerin her kademesinde İslam’a uygunluğa riayet etmek; siyasi, sosyal, iktisadi, idari, hukuki vb. bütün faaliyetlerini dinine göre yürütmek, toplumun temel ve asli özelliğidir. İslam, müslü-man toplumun toplumsal kültürünü belirleyen en önemli unsurdur; müslüman olmak da kimliğimizin en sağlam ve onsuz olmaz kültür köküdür.

İnsan Olmak: Bütün insani özellikleri taşıyan, insan olmanın bütün gereklerine uyan bir insan ve toplum modeli kimliğin kültürel köklerindendir. Zalim değil adil, vahşi değil şefkatli, saldırgan değil barışçı, esir değil hür; yaratılanı “Yaradan”dan ötürü seven, haksız-lıklara ve hukuksuzluklara tevessül etmeyen, insana insan mua-melesi yapan bir “insan” ve “toplum” tipolojisi… İşte kimliği belirleyen yapı taşlarından olan kültürün köklerini besleyen kaynaklardan biri.

Toplum Olmak: Kültürün temel özelliklerinden biri de, anarşi, parçalanma, ayrılık, ferdileşme… değil, toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik, cemaat ve cemiyet bütünlüğü… gibi toplumu toplum yapan vasıfları haiz olmasıdır. Düşünce, duygu, inanç, hedef, eylem, yol, iz, öz birliği içinde, cemaat olma şuuru ve dayanışmasını esas alan kültür, hem bu temel niteliklerle şekillenip gelişmekte, hem de bu nitelikleri pekiştirip, idamesini sağlamaktadır.

Yerli Olmak: Toplumsal özellikleri, toplumsal nitelikleri, toplum-sal alışkanlıkları her türlü yabancı unsurdan âzâde kılmak, korumak, kültürel bir vasıftır. Toplumuna bağlı, toplumsal değerlerine karşı riayet ya da koruma bakımından duyarlı, toprağına sahip çıkan, ülkesini koruyan, kimliğini belirleyen unsurları dejenere edecek her türlü gelişmeye ve unsura kapalı, teknolojik, sanayi ve bilimsel geliş-meler karşısında kimliğine bağlı ve muhafazakâr… İşte “yerli olmak”-tan kastımız budur kimliğin kültürel kökleri arasında bu “yerlilik” önemli bir yer tutmaktadır.

Etkin Olmak: Bunun anlamı, dünya toplumları mozayiği içinde geri plânda ve muhtaç konumu kabullenememek, kendi kimlik özel-liklerini, kültürünü, dinini bütün dünyaya yayma arzusu ve gayreti, egemen olma karakteridir. Başka kültürlerden elbette faydalanıla-caktır; ancak bu kendi kimlik yapısını bozmayacak tarzda ve edilgin değil, etkin bir şekilde olacaktır.

Şimdi yapılması gereken, evvela kimliğin temel özelliklerini tesbit ve tasnif etmek, ardından da topluma yeniden asli kimliğini kazan-dırmak, bunun için gerekli olacak her türlü faaliyeti hiç vakit geçir-meden icraya koyulmaktır.

Sahte kültür kimliği mahveder, sahte kimlik de toplumu…

10- Toplumun inanç, kimlik ve kişilik değerlerine aykırı bir yasal ve siyasal sisteme geçiş

Bu ülkede tam anlamıyla bir rejim-toplum uyuşmazlığı vardır.

 “Rejim-Toplum uyuşmazlığı”nın temel niteliği, “toplumo almayan bir rejim/devlet ile, rejimi/devleti kendine uygun düşmeyen bir toplumun tipik ve traji-komik beraberliği”dir. Bir devlet vardır ve belli bir rejimle yönetilmektedir; ancak o rejim ve devlet, halk tarafından benimsenmemiştir; kurum ve kuralları, getirdiği sosyal, siyasi, ekonomik/iktisadi, huku-ki ve kültürel düzen halkın değer yargılarına, inanç ve geleneklerine ters düşmektedir. Bir halk vardır; ancak kendi inançlarına, değer yargılarına uygun bir devlet yönetimiyle muhatap değildir. “Örgütlenmiş bir azınlık” devlet olmuş, “örgütlenmemiş ve örgütlenmesine müsaade edilmeyen kitleler”i yönetip yönlendirmek-tedir. Bu nedenle devlet, halkını “potansiyel suçlu”, “potansiyel düş-man” olarak; halk da devleti “kambur”, “yük” olarak görmekte, rejimin kimi icraatlarını ise “zulüm” olarak tanımaktadır. Bu durumda ikisi birbirini bir türlü sevememekte, birbirinden emin olamamakta ve birbiriyle “uyum” sağlayamamaktadırlar.

“Devlet-Toplum uyuşmazlığı”nda “yönetici kadro” zulümle karak-terize edilmiş iktidarlarını sürdürebilmek için “idareye göre bir halk” oluşturma yoluna gitmişlerdir. Bunu da başarmışlardır. Günün “iktidar zihniyeti”, varlığından emin olabilmek için “rejime uygun halk” oluşturma arzusuyla her yola başvurmuştur. Ancak, icra edilen bütün metod ve modeller, “rejimi garantiye alacak bir potansiyel mensup kitlesi” oluşturulmasına yetmemiştir. Rejime uygun halk oluşturula-mamıştır ama, esas değer yargılarına, inancına, “İslam”a uygun bir toplum da kalmamış; inançta, amelde, kafa yapısında, bakış açısında ne İslam’dan, ne de beşer mahsûlü rejimin değerlerinden vazgeçemeyen, her birinden motifler taşıyan bir “melez toplum” meydana gelmiştir. Ancak bu toplum her an aslına rücû edebilecek bir akışkanlıkta olduğundan, sürekli baskı altında tutulmakta, ka-nunların kıskacında kımıldayamaz halde, yozluğun karanlıklarında bırakılmaktadır. İşte çatışma noktası da burasıdır.

Çatışmanın sona erdirilmesinin tek yolu vardır, o da “rejim-halk uyumlaşması”nı gerçekleştirmektir. Madem ki bu zamana kadar “rejime uygun bir halk” yetiştirilemedi, o halde uyumlaşma, “toplumun inancına, değer yargılarına uygun bir rejim” tesisiyle mümkün olabilir ancak. Bunun da ilk ve en önemli aşaması, “hukuk” düzeninin uyumlaşmaya elverecek bir mahiyete kavuşturulmasıdır.

11- “Devlet Baba” anlayışı

Devletin bir sahibi olmalıdır. Devletin sahibi “toplum”dur; devlet, “toplumun devleti” olmalıdır. Devlet yapısı, toplumun önderliğinde teşekkül etmelidir. Yani devlet, “toplumun önderi” ya da “topluma önder” değil, toplum, gerek teşekkül esnasında, gerekse teşekkülden sonra “devlet örgütü”nün “önderlik”ine sahip olmalıdır.

Konuya tersinden baktığımızda, yani “topluma önder bir devlet” tipini düşündüğümüzde, devlet, toplumu kendi malı haline getirmiş demektir ve toplum, “devletin toplumu”dur artık. İşte, “önder toplum”un karşısına çıkarılmış bu devlet, bizi yakından ilgilendirdiği biçimiyle “baba devlet”tir; ki bütün siyasi-idari, hukuki-adli, iktisadi-mali ve sosyal-kültürel sorunları özetleyen kavram da işte budur.

Eğer devlet toplumsal önderlik ile “sahip olunan” olmazsa, devlet topluma baba olarak “sahip olan” olur; bu da otokratik, disipliner, diktatoryal, faşizan, oligarşik, despotik… bir devlet biçiminin toplumu “kuvvet politikası” ile eze eze yönetmesi anlamına gelir.

Esasında önderlik makamında olması gereken toplum, silik şahsiyetli bir sürü halinde, devletin ve devlete sahip olan zümrenin “serfler”i haline gelmiş olur. Demek ki devleti başıboş bırakmaya gelmez; devlet “baş” ya da “baba” olmamalı, toplumsal beraberliğin örgütsel vasıtasından ibaret kalmalıdır.

“Baba Devlet”in temel vasıflarına gelince:

Rejimi, bir “ideoloji monarşizmi”nin nitelikleriyle teşekkül etmiştir.

Sistemi, rejimin hâmisi bir “oligarşik zümre monarşizmi” ekse-ninde kurulmuştur.

Yönetim biçimi, “güç unsurları”na tek elden sahip, devleti iktida-rın malı kılan totaliter, otoriter, disipliner, despotik bir “faşizanlık”tır.

Kurumsal yapısı, “devlet tüzel kişiliği”ni insan ve toplum “gerçek kişilik”ine üstün ve hakim kılan bir mekanizmayı kurgulayan örgütlen-meye sahiptir.

Bürokrasisi, insanı canından bezdiren ve yılgınlaştırıp belini büken “kırtasiyecilik”tir.

Politikası, “kuvvet”i esas alan, kuvvetlinin üstünlüğü ve haklılığı temeline dayanan, baskıcılığı ve otoriterizmi mikyas edinen “Kuvvet Politikası”dır.

Hukuku, insanın fıtratını esas almayan, toplumsal bünyeye, kimliğe ve değer yargılarına dayanmayan, yasaların despotizmini getiren “hukuksuz yasalar topluluğu”dur.

Adaleti, hakkı üstün tutmayan; şahıslara, konumlara, güçlere, sınıflara göre farklı niteliklere bürünen, bireysel ve toplumsal vicdanı huzura kavuşturmayan “zulüm adaleti”dir.

Kültürü, taklit ve toplamayla teşekkül ettirilmiş ve insanına yabancı “yapay kültür”dür.

İktisadı, kazanca ve kâra endeksli; kartelciliğe, tekelciliğe, tiröst-çülüğe, monopolcülüğe dayanan; sermayeyi kendine râm eyleyen ve bunu yapmayan teşekküllere yaşama hakkı vermeyen “sömürü iktisadı”dır.

Sosyal yapısı, temel ayrıcalıklara ve ayrıcalıksızlıklara göre bölümlenmiş, bir nevi kast sistemine sahip “sınıflı toplum biçimi”dir.

Gücü, “toplumsal benimsemişlik”e dayalı değil, toplumsal tepkiyi ezmeyi ve zorla ayakta durmayı temin eden “bürokratik silahlı iktisadi güç”tür.

İnsanı, “toplum” bilincinden ve birliğinden uzak, dayanışma yeri-ne çatışmaya meyyal “duyarsız, kişiliksiz ve kimliksiz bireyler topluluğu”dur.

Ülkesi, insanının “vatanım” diyemeyeceği ölçüde yabancı güçle-re satılmış ve kendi insanına hapishane haline getirilmiş “açık hava zindanı”dır.

Dini, bireyin ve toplumun inandığı dinin adını taşıyan, ama bu dini tahrif ve tahrip etmeyi önceleyen “ideolojik devlet dini”dir.

 

12- “Kutsal Devlet” inancı

Bu tip devletlerin belli başlı özelliklerini şöyle sıralamak mümkün:

  • Üstün, yüce ve dokunulmaz lidere bağlılık ve devleti, onun belirlediği ilkeler, sistem, icraatlar ve istikamet doğrultusunda yapı-landırmak ve yönetmek. Toplumun, bu liderin konumunun etkinlik boyutlarının ve yetki sahasının belirlenmesinde ve o konuma getiril-mesinde herhangi bir etkisi ve hakı yoktur, o bizzat ve kendiliğinden o makama sahiptir; buna itiraz da edilemez. Bu lider hiçbir otoriteye tâbî değildir, otonom bir iktidarı vardır. Parlamento da, diğer karar alma ve yürütme organları da sadece görüntüden ibarettir, sadece “danışma organları” konumundadır. Her şey her zaman kutsal lidere ve kutsal devlete göre değerlendirilir.
  • Bireyi ve toplumu devletin malı (devletin bireyi, devletin toplu-mu, devletin vatandaşı vs.) olarak gören anlayış. Bu anlayışa göre birey/toplum-devlet münasebetlerinin en belirgin nitelikleri şunlardır:
  • Bireyin devlet karşısında hemen hiçbir hakkı ve yetkisi yoktur, bireyin temel hak ve özgürlükleri güvence altında değildir, top-lumsal bütünlüğün dışında ve toplumun yapı taşı olarak bireysel bir alan kabul edilmemiştir.
  • Devletin baskıcı yapısı içinde toplumun temelini bireyler değil, sosyal kuruluşlar oluşturur. Bireyin değeri, devletin onayından geçmiş ve devlete hayat veren bu devletçi sosyal kuruluşlardan birinin içinde ve ölçüleri dahilinde olduğu oranda vardır; bireyin başkaca bir hakkı ve güvencesi yoktur.
  • Devlet, malı olarak gördüğü toplumu insan vücuduna benze-tir. Bireylerin, bu vücut bütünlüğünün organları içinde erimiş, kay-bolmuş hücreler olmaktan öte bir değeri yoktur. Bireyler, devletin malı olan toplumun amaçlarına hizmet eder.
  • Devlet, sosyolojik ve tarihsel bir gerçeklik, organik ve biyolojik bir bütünlüktür; birey, devleti oluşturan bir unsur değildir. Bireye değer kazandıran şey, bireyin, devletin bireysel ve toplumsal ihti-yaç ve değerlerden kaynaklanmayan amaçlarına hizmet etme-sidir. Birey ve toplum, devletin amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı bir araçtır.
  • Bireyin devlet karşısında hakları ve özgürlükleri yoktur, sade-ce devlet tarafından verilmiş görevleri ve bu görevlerin ifası için lazım olan kadarıyla hakları vardır. İnsanlar arasında bir “değer hiyerarşisi” olacaktır; siyasal-idari, sosyal, hukuki-adli, iktisadi, vb. hususlarda devletin imkânlarından faydalanma oranı ve derecesi de bu hiyerarşideki yere göre olacaktır.
  • Gerek adalet, gerek eşitlik, gerekse haklar, hep devlet nez-dinde insanın var olan değerine göre belirlenir. Devlet, bireyin tüm ümit ve amaçlarının da kaynağıdır.
  • Devlet, bireye ve topluma bağlı olmadan kendiliğinden ege-men ve mutlak otoriter bir devlet olduğundan, toplumdaki bütün güçlere hükmeder, onları sıkı bir disiplin altında tutar. Kendini, bireyin ve toplumun dini, vicdani, ahlaki, iktisadi, hukuki, ailevi, sosyal, siyasal, özel, tüzel, hülâsa bütün durumlarına ve faaliyet-lerine, hatta duygu ve düşüncelerine, beyin ve kalp fonksiyonla-rına kadar müdahale etme hakkına ve yetkisine sahip olarak gö-rür. Her şey devlet içindir, devletin içindedir, devlete tâbîdir ve devletin dışında ve/veya üstünde hiçbir şey yoktur.
  • Devlette hukukun ve adaletin kaynağı devletin çıkar ve amaç-larıdır, ilkeleri devletin uygun gördüğü herhangi ilkelerdir, tatbikatı devletin istediği zamanda harekete geçen ve devletin, istediği şekilde gerçekleştirdiği ölçüsüz tatbikatlardır. Adalet ve haklar için her zaman aynı değerde geçerli ve özellikle de devlete karşı ileri sürülebilecek hemen hiçbir sabite yoktur; tek sabite, devletin her zaman, her zeminde, her durumda ve her şekliyle üstün ve ege-men olduğudur.
  • Devlet ırkçı bir devlettir. Kendi ırkını üstün olarak görür, haki-miyeti altındaki diğer ırkların mensuplarına çok yönlü olarak zulme-der. Bu zulüm, en başta diğer ırkların kültürel ve sosyal değerlerinin imhası, kendi kimlik ve kişilik değerlerinin iptali biçiminde olur.
  • Devlet iktisadi hayatı tam olarak kontrol eder; halkı geçim sıkıntısının girdabına sürükleyerek, denetimden çıkmasını engelle-meye çalışır. Bu sayede devlet, toplumu ve bireyi tam olarak kontrolü altında tutabilmektedir. Bireysel ve toplumsal refahın sağlanması değil, devletin ve devlet yetkilerini/güçlerini kullananların iktisadi gü-cünün korunması/artırılması amaçlanmıştır. Bunun için, topluma ait olan bütün kaynaklar üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak tasarruf yetkisi ile donatılan devlet tüzel kişiliği, bireyleri, sosyal kümeleri ve toplumsal bütünlüğü iktisadi sorunlar yumağında meşgul etmenin ve böylece tam anlamıyla kontrol etmenin türlü yollarını kullanır.
  • Devlette her hakkın kaynağı bir görevdir. Bu nedenle, bireyin siyasal temsile katılması sözkonusu değildir, çünkü esasında birey-sel haklar diye bir şey yoktur. Ya tek parti hakimdir ve devletin yöne-ticilerinin belirlediği üyeler o parti listesinden milletin vekilleri olarak seçilirler; ya da bütün partiler tek bir ideolojiye hizmet sadedinde farklı ekiplerden kurulmuş olmanın ötesinde bir çeşitliliği olmayan “devlet/sistem partileri”dir.
  • Devlette milletin egemenliği ya da diğer egemenlik türleri de-ğil, sadece ve sadece devletin egemenliği vardır. Devlet kutsaldır, dokunulmazdır; bireyin ve toplumun babasıdır, karşı gelinmez; mut-lak ve otoriter-totaliter biçimde egemendir, sadece itaat edilir.
  • Devlet, “beyin faaliyetleri”ni ve “vicdani kanaatler”i dahi kont-rol altında tutmaya çalışan, “düşünce”yi bloke etmenin, “düşünme”yi önlemenin türlü metodlarını geliştiren bir devlettir.

13- “Devlet Hakkı” anlayışı

Here hakkın üstünde bir devlet hakkının olduğu, devlet hakkının karşısında diğer bütün hakların hayat hakkının bulunmadığı bir anla-yış. Devleti önceleyen, devlete karşı suçlar ihdas eden, devlet karşısında hiçbir hakkın korunup gözetilmediği bir anlayış.

 

14- “Devletin Toplumu” anlayışı

Esas soru şudur: Devlet toplumun devleti midir, yoksa toplum devletin toplumu mudur?

Devlet, toplumun sahibi gibi davranır. Bu zaminde Devlet, bireyi ve toplumu kendi malı olarak görür. Bundan ötürü bireylerin ve toplumsal varlığın gerek taşıdığı kimlik ve değer yargıları bakımın-dan, gerekse potansiyel olarak devlet nezdinde hiçbir kıymeti, hiçbir söz hakkı, hiçbir etkinliği yoktur. Devlet, yapacağı işlem ve icraatlar-da toplumsal değer yargılarını dikkate almaz, toplumsal kanaatlere önem vermez, duyarlılığın ne yönde gelişeceğini ve nasıl bir tepki alacağını hesaba katmaz, toplumun kültürel altyapısının nasıl bir etkiye ve değişime maruz kalacağına önem vermez.

Devlet, birey ve toplum üzerindeki maddi-manevi her türlü işlem ve icraatlarından ötürü kimseye hesap verme lüzumunu duymaz, zaten sistem içinde ya da dışında böyle bir “hesap verme ve hesap sorma mekanizması” da yoktur. Malı olarak gördüğü bireyi ve toplu-mu dilediği gibi kullanmaktan da çekinmez.

Devlet, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri de dahil, İktidarı elde etmeyi, elde tutmayı ve hükümranlığı devam ettirmeyi sağlayan bütün güç unsurlarını ve kaynaklarını elinde tutar. Üretim araçlarını, üretim ve tüketimi, bireysel, toplumsal ve kurumsal ölçekte kazanç ve harcamaları kontrol altında tutar. Devletin istemediği hiçbir iktisadi teşekkül varlık sahibi olamaz, hayatiyetini sürdüremez.

Devlet toplumu ataerkil aile yapısına benzetmeye çalışır. Kendisi de bu ailenin babalığını üstlenir. Bir farkla ki, zalim, sert, totaliter, otoriter, faşist, diktatör, tiran… vasıflarını olabildiğince takınmış bir baba olarak. Her şey devlet içindir, devlet adınadır, devlet eliyle ya da devletin gösterdiği yol iledir.

Devlet, sosyal bütünlüğün, ferdi varlıkların kimlik belirleyici nitelikleriyle ve bütün bir kültürel geçmişiyle/altyapısıyla toplumsal ve bireysel değerlerin yapıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi, yaşatıcısıdır. Bundan ötürü kültür devletin kültürüdür, bir nevi yasalarla belirlenir ve yasalara tâbîdir; devlet kültürel altyapıyı da, kültürel geleceği de denetim altında tutar. Birey ve toplum devletin İnsanı ve devletin toplumudur, devlete istendiği gibi hizmet etmekle yükümlüdür. Inanmak ve yaşamak da, düşünmek ve söylemek de, üretmek ve tüketmek de, kimlik sahibi olmak ve kişiliksiz kalmak da devletin otoritesine ve ilkelerine tâbîdir. Herkes esasta “tek tip”leştirilmeye çalışılır; devlet, tek tip kölelere efendi olmak sevdasındadır.

Devlet, teorik esaslarıyla/kurallarıyla ve formel biçimleriyle İnanç ve ibadet tarzlarının belirleyicisidir. Bundan ötürü bireylerin gönül-lerine, kalplerine, beyinlerine, akıllarına, idraklerine, şuurlarına… dahi müdahalede bulunur; birey için kendi çarklarının kendi istediği biçim ve nitelikte dönmesine engel teşkil etmeyecek bir din ve İnanç biçimi, ibadet tarzı ya da daha doğru bir ifadeyle tapınma formları belirler; bireylerin ne kadar ve ne nitelikte dindar olacağına dair esaslar ge-tirir, fiili bir “devlet dini” oluşturarak kendi yapılandırdığı bu dinin top-lumsallaşmasının ne şekilde ve hangi doza kadar olacağına da kendi karar verir; başka her türlü din ve İnanç sistemini gerek tümden, gerekse temel nitelikleri bakımından yasaklar, onlara hayat hakkı vermez.

15- Kırmızı Kitap (Anayasa üstü kurumlar ve kurallar)

Devletin Milli Güvenlik Siyaseti, 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2/b. maddesinde tanımlanmaktadır. MGK tarafından, devletin devamı için milli faaliyetlerin planlı ve belirlenmiş esaslara göre yapılması gerektiği ileri sürülerek hazırlanmış belge, “Kırmızı Kitap” adıyla meşhur olmuştur.

Bunun “Türkiye’nin gizli anayasası” olduğu söyleriyor. Yani Tür-kiye aslında o kitapta yazılı kurallarla yönetiliyor.

Devletin tehdit sıralamasından ekonomi politikalarına, kültürel önceliklerden dış siyaset tercihlerine kadar her şeyin yazılı olduğu bir belge. Bu, MGK Genel Sekreterliği’nde pişirilip kırmızı kitaba dönüş-türülüyor. Önce MGK’da, sonra Bakanlar Kurulu’nda onaylanıyor. Meclis, -içinde ne yazdığını bilmese de- bu kitaba aykırı yasa çıkara-mıyor.

“KIRMIZI KİTAP”IN SAHİPLERİ

1923’te Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Masonlukta yeni bir ulusallık anlayışı başlar. Türkiye Büyük Locasının o zamanki ismi olan “Maşrıkı Azamı Osmani” adı, “Türkiye Büyük Maşrıkı” olarak değiştirilir. M. Kemal’in Cumhuriyetçi kadrosunda görev alanların büyük bölümü Masondur. Bir bakıma yönetim ve devrimlerin ger-çekleştirilmesi Masonlara emanet edilmiştir.

KIRMIZI KİTAP’IN ANAYASA VE DARBELER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

ANAYASA ÜZERİNDEKİ ETKİ: 1924 anayasasına altı ilkenin eklenmesi, devletin dininin İslam olduğuna dair ibarenin kaldırılması ve kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesi, 1 Ekim 1945’te içeriği değiştirilmeden Türkçeleştirilmesi, 1961 anayasasının hazırlanması bunların etkisiyle olmuştur. En önemlisi, 4 Ocak 1961 tarihinde çıkarılan “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu” ile, Orduya, darbe yapma yetkisi veren 35. ve 85. maddeler bunların işidir.

 

KIRMIZI KİTAP

‘Gizli Anayasa’ olarak da bilinen Kırmızı Kitap, Türkiye tarihinin en gizemli sayfalarından biridir. Bir dönem Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği de yapan emekli orgeneral Doğan Beyazıt, bir demeçte, “aslolan Kırmızı Kitap. İktidara gelen parti kitabı görünce politikalarını değiştirir” derken, Anayasa’nın veya ka-nunların Kırmızı Kitap karşısında hiçbir kıymetinin olmadığını, Türki-ye’de gizli bir iradenin hakim olduğunu ima etmiştir. Hasan Celal Güzel ise Kırmızı Kitap’ın bakanlara dahi verilmediğini, sadece üst düzey bürokrasinin bu kitaptan haberdar olduğunu iddia etmiştir.

1990’lı yıllarda Kırmızı Kitap, seçilmiş hükümetlerin tepesinde ‘görünmez devlet’in ‘görünmez anayasası’ olarak sallandı durdu… Başka bir deyişle, Kırmız Kitap belki de Türk siyasi hayatının en gayri meşru özelliklerinden biriydi. Yasama organı tarafından hazır-lanmayan, milletvekilleri tarafından değiştirilemeyen, kendisine karşı mahkemelere gitme imkanı olmayan, halkı umursamayan, hiçbir evrensel hukuk ilkesi ile bağdaşmayan bu kitaba girmeniz demek hayatınızın zehir olması anlamına geliyordu. Kemalist paralel devlet, yani sivillerin üzerinde vasi gibi hareket eden askeri ve sivil bürokrasi bu kitaba örneğin dindarları ‘tehdit’ olarak kaydettiği zaman, kendi devletiniz sizi ‘hain’ bilirdi. Kimi ideolojisi nedeniyle girdi bu kitaba, kimi inançları nedeniyle… Kiminin kitapta ‘hain’ kategorisine alınma-sının nedeni mezhebiydi, kiminin ise etnik kökeni… MGK gibi kurum-ları mahkemelerin ve TBMM’nin üzerine çıkarmak da demokrat olmamanın temel özellikleri arasındaydı…

Seçilmişler, bugün güçlü oldukları için, rakip saydıkları kitleleri rejime MGK gibi kurumlar üzerinden ‘hain’ veya ‘iç düşman’ saydır-maya kalkarlarsa yarın aynı kapana kendileri de düşebilirler…

 

16- Katı Batıcılık ve Taklitçilik

Tanzimatla başlayan süreç, Cumhuriyet’le tamamlanmış ve müs-lüman toplum, zorla dönüştürülerek özünden koparımıştır.

Batıcısından İslamcısına Türkçüsünden Mandacısına, Osmanlı’-yı yeniden ihya etmek amacı tüten hiçbir görüşün amacı Osmanlı toplumuna yönelik değildir. Esas amaç devleti eski gücüne kavuştu-rarak, batılılar ile olan güç savaşında yeniden rol almaktır.

Osmanlı’yı değiştirme, dönüştürme ya da eski şaşalı günlerine döndürme çabaları arasında en etkili olan şüphesiz ki Batıcılık akımı olmuştur. Osmanlı’nın Batıcılık akımı çerçevesinde kurtarılmaya çalışılması ve eski cihan imparatoru olduğu zamanlara döndürülme-ye çabalanması başarılı olamamış ve Osmanlı yıkılmaktan kurtula-mamıştır.

Osmanlı’nın Batıcılık düşünce akımıyla giriştiği şekilci taklitçilik Mustafa Kemal’in Türk Devrimleri ile kurumsallaşmış ve devlet tarafından tatbik edilir bir hal almıştır. Türk Devrimi Doğulu toplumlar arasında Batı’nın düşünsel, ekonomik ve kültürel birikimini beslemeyi ilk reddeden toplumu oluşturmadır aslında.

 

* * *

İşte, Türkiye’de siyaseti, siyasal gelişmeleri, siyasal hayatın yasalarını, mevzuatını asgari bunlar belirliyor.

 

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close