Yazılar_Article-Detail

SÂBİTELERE VE GÜNCELE DAİR (MAYIS – 1)

İnşallah bundan böyle, gündelik kimi hâdiseleri sâbitelerimiz ışığında değerlendirmeye çalıştığım ve yanı sıra doğrudan sâbitelerimizle ilgili hatırlatmalarda bulunduğum, sosyal paylaşım sayfamdaki günlük paylaşımlarımı, haftalık periyodlarla “Sâbitelere ve Güncele Dair” başlığıyla haftalık makaleler formatında Venhar Haber okuyucularıyla buluşturmaya çalışacağım.
 
Bu formatın ilki olarak, Mayıs ayı ilk haftasındaki kimi gelişmeler ve sâbitelerimize dair yazdıklarımı dikkatlerinize sunuyorum: 
 
60’lı yıllarda başlayan tevhidi bilinçlenme süreciyle birlikte “Türkiyecilik”ten, sağcılık, muhafazâkarlık, devletçilik gibi modern cahiliye anlayışlarından arınma yoluna giren ve 90’lı yıllarda net-berrak İslami kimlikle ciddi bir temsiliyet ortaya koymaya başlamış olan Türkiyeli Müslümanların önemli kısmının,
 
28 Şubat sonrası gelen AKP dönemi ile birlikte, AKP’ye ve onun üzerinden mevcut cahiliye düzenine entegre olma yoluna girerek yeniden 60’lı yılların öncesi algı ve anlayışlara rücu etmesi (irtica), ibretlik bir vakıadır ve gelecek nesiller tarafından mutlaka bir ibret vesikası olarak değerlendirilecektir.
Tevhidle, modern ve geleneksel her türlü cahiliyeden ve her türlü cahili otoriteden ve tüzel kişilikten beri olma bilincine ulaştıktan sonra, Kur’ani/Nebevi ölçülerden koparılmış bâtıl bir maslahat algısıyla o cahiliyeye yeniden rücu etmek ne büyük bir aldanış ve ne büyük bir ziyandır.
AKP’de değişen bir şey yok. 2003’te Bush’la, Irak işgali öncesi 1 milyar dolar için “at pazarlığı”, 
 
Bugün Putin’le, Suriye katliamı gölgesinde “domates pazarlığı”.
 
Yaşasın zâlimler için Cehennem.
“Nakşibendilik ve Rabıta” kitabının yazarı, eski Nakşi şeyhi Ferid Aydın önemli bir Nakşi şeyhi olan babasının, Hint kaynaklı bir şirk eylemi olan Rabıta’yı kastederek şöyle dediğini söylüyordu: “Bir Hint batağına girdik, bir daha da çıkamıyoruz.”
 
Maalesef bizim Müslümanların çoğu da, 28 Şubat sonrası gelen AKP döneminde öyle bir demokrasi-liberalizm batağına daldılar ki, bu bataktan, temelden bir akidevi muhasebe ve buna dayalı nasuh tevbesi olmadan çıkmaları maalesef imkânsız.
 
Namazda Rabbimize secde ettik,
Yeryüzünde tağutlara, cibtlere kıyam etmek için.
 
Ey müslümancıklar!
İBB Başkanı Topbaş’ın FETÖ’den tutuklu damadının tahliyesine verdiğiniz tepkinin hiç değilse yüzde 1’ini niçin Adana’da Müslüman kadının örtüsüne bizatihi polis memurlarınca el uzatılması ve Hükümetin buna sessiz kalması karşısında göstermediniz?
Vakitleriyle, rükunlarıyla ve rekatlarıyla belli ve sabit bir forma sahip olan namazın bu formunun yok sayılarak, Kur’an’ın bu forma dair açık ayetleri ve işaretleri ile Allah Rasulü’nün (a.s.) bize mütevatiren ulaşan örnekliği görmezden gelinerek, çeşitli kelime oyunlarıyla namaza dair, “formu olmayan dua”, “tazarrulu niyaz” gibi tanımlamalarda bulunanlar büyük bir sapkınlık içerisindeler. Bilinçli veya bilinçsizce Allah’ın dininin bir temel direğini yıkmaktadırlar. 
 
Bununla birlikte, içinde dua bulunmayan, Rabbe yakarış yer almayan, secdesinde Rable hasbihalin, O’na niyazda bulunmanın olmadığı bir namaz da Rabbimizin ikame etmezi istediği ve Rasulünün bize öğrettiği bir namaz olmamaktadır. Rükuda ve secdede asgari olarak okunması öğretilen tesbihatın dışına çıkmayan bir statikleşmiş namaz algısı doğru değildir. Namazlarımızı niyazlarımızla, dualarımızla, okuduğumuz ayetleri tefekkürümüzle dinamikleştirelim, diri ve dirilten bir inşa ibadetine dönüştürelim
….
 
Arif Nihat Asya vatan-millet şiirleri yazmış bir şair. İslam’a dair bir birikimi ve duru bir anlayışı söz konusu değil.
Mustafa Öztürk, meal yazacak, Kur’an ve İslam’a dair onlarca kitap ve makale kaleme alacak derecede birikimli bir ilahiyat profesörü.
İmdi:
Mustafa Öztürk, “Tebbet Suresi bugüne bir şey söylemiyor” (haşa) iddiasında bulunurken,
Arif Nihat Asya, “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor” mısrasıyla Kur’an’ın bu konudaki güncelliğini çok etkili şekilde dile getiriyor.
Soru: Tebbet Suresi’ni şair Arif Nihat Asya mı daha iyi anlamış, yoksa koskoca (!) ilahiyat profesörü, meal yazarı Mustafa Öztürk mü?
Akidemiz bizim sâbitemizdir. Akidesizlik sâbitesizliktir. Ve bugün küreselde ve yerelde Müslüman olduğunu söyleyen insanların çoğunluğunun yaşamakta olduğu en büyük sorun maalesef sâbitesizliktir. Akide net olmalıdır. Akidede kararlılık/sebat esastır. Hayatta pratik karşılığı olmayan bir akide, akide değildir, hiçbir anlam ve değeri yoktur.
Erdoğan’ın dün (3 Mayıs 2017), çocuk katili Piton’la görüşmesinin ardından ortak basın toplantısında yaptığı şu açıklamalar bile “İslami çevreler”de makes bulmuyor, bir itiraza konu olmuyorsa, kimse İslam’dan, Müslümanlıktan filan bahsetmesin lütfen:
 
“Dünyanın diğer bölgelerinde çocuklar neşe içinde oynarken, baharın, yeşilin güneşin güzelliğini doya doya yaşarken Suriyeli çocukların ölümle burun buruna gelmeleri bizlerin ortak acısıdır… Masumların çığlıklarına kulaklarımızı kapamadan sorunu çözmeyi sürdüreceğiz. Dostum Putin de bu sorunu çözmeyi samimi şekilde arzu ediyor.”
 
Kimsecikler sormasa da biz soralım: O çocukların katili ve katillerinin hâmisi, birlikte açıklama yaptığınız o Piton değil mi sayın Erdoğan? Evet, çocuklarımızı her türlü bomba ve füzelerle katletmekte gayet samimi bu Piton. Lütfen insanları daha fazla salak yerine koymayın.
– Adı ne olursa olsun tüm terör örgütlerine karşıyız. Terörün iyisi-kötüsü olmaz.
 
– Çok güzel. Peki üslerinizde barındırarak yardım ve yataklık ettiğiniz ABD ve karşılıklı aşk ilanlarında bulunduğunuz Rusya dünyadaki en etkili terör örgütleri durumunda değil mi?
 
– Şey, yani, fakat…
 
Ey Müslümanlar! 
Yeniden ve fakat bu kez sağlam zeminde iman etmek istiyor muyuz?
Cevabımız “Evet istiyoruz” ise, ki dünya ve âhiretimiz için öyle olmalıdır.
O halde yapmamız gereken şudur: İslam’ı kendimize, hevamıza, sınırlı aklımıza, mezhebimize-meşrebimize, kavmimize-vatanımıza, hocaefendilere, reislere vs göre değerlendirmeyi acilen ve kesin bir tutumla terk edip,
Tüm bunları İslam’a göre değerlendirme bilincine ulaşmaktır.
Recep İvedik adlı ahlaksız, seviyesiz sinema filmi rekorlara koşuyormuş.
Birileri “Bu toplumun yüzde 99’u Müslüman” mı demişti. Rabbimizin dini İslam’ı, bu cahiliye toplumundan tenzih ederiz.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hindistan dönüşü uçakta yaptığı açıklamayla Pelikancı-“İslamcı” tartışmasında Pelikancı ahlaksızlardan yana açık tavrını koydu. “Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki. Siyasi parti için esas olan, dürüst, ilkeli, vatanını, milletini seven, parti ilkelerine uyacak insan aramaktır. Ama bazıları işi tamamen şirazesinden çıkardı. İşi, kendi belirledikleri çerçevede kalan insanları ‘doğru’, onun dışındakileri de ‘yanlış’ addetme noktasına getirdiler” sözleriyle, hem reel siyasetin en ahlak dışı biçimini kutsayan Pelikancı necislere destek vermiş oldu, hem de destekçisi “İslamcı” çevreleri mürit nitelemesiyle tezyif ederek onlara rest çekmiş oldu.
 
 
Bu utanç, (üstelik sonradan Fetullahçılara yaradığı anlaşılan) 2010 referandumundan itibaren, bâtıl sistem içi bâtıl iktidar mücadelesine destek vermek için, yıllarca Kur’ani/Nebevi ilkeler üzere birlikte hareket ettikleri Müslümanları dışlayan çevrelere yeter. Ârun aleykum.
Bizim “İslamcılar” bas bas bağırıp Pelikan çetesinin İslam ve Müslümanlara karşı hadsizliklerini gündem etmeye çalışsalar ve Ak Parti’ye “Ya biz ya onlar” resti çekseler de sonuç ortada: Cemil Barlas denilen yalı çocuğu, A Haber’in kadrolu yorumculuğuna devam ediyor.
 
Yani Ak Parti tercihini çoktan yapmış, fakat bizimkiler halen gerçekler yerine kendi kurdukları hayal dünyasında güzel rüyalar görmeye devam ediyorlar.
Hayırlı uykular, tatlı rüyalar.
Allah Rasulü (a.s.) ve ilk Kur’an nesli döneminde, her şey Allah’ın ölçülerine göre değerlendirilirdi. Bizatihi Allah Rasulü’nün kendisi ve kurup yönettiği devlet de vahyin ölçülerine tâbi olmakla mükellefti ve Bedir’de esir alma hadisesinde olduğu gibi vahye mutabık olmayan bir karar ve uygulama olduğunda hemen ikaz ve tashihe muhatap olunmaktaydı.
 
Kısacası her şeyin vahyin ölçülerine göre değerlendirildiği, vahyin ölçülerine tâbi olmanın meşruiyetin yegâne ölçüsü olduğu bir dönemdi ve bunun için de Asr-ı Saadet olarak anıyoruz ilk neslin dönemini.
 
Ardından hile ve desiseler sonucu, İslam iktidarı yerine kurulan Emevi saltanatında ise, statüko ve yöneticiler İslam’a göre değil; İslam, statükoya ve onun yöneticilerine göre değerlendirilmeye başlandı.
 
Mevcut statükonun İslam’a uyup uymadığı yerine, İslam’ın statükoya uyup uymadığı üzerinde durulmaya başlandı ve İslam’ın, Emevi statükosu açısından yıkıcı görülen kavram ve şiarlarının içi boşaltılmaya, anlam bazında tahrife maruz bırakılmaya çalışıldı.
Gelelim bugüne. Bugün Ak Parti iktidarı mı İslam’a göre değerlendirmeye tâbi tutuluyor, yoksa İslam ve onun kavramları, şiarları mı mevcut statükoyla uyumluluk testlerine ve değerlendirmelerine maruz bırakılıyor?
 
Bu sorunun cevabı çok hayatidir ve bizce cevap (maalesef) çok açıktır.
100-200 İHL açmakla “dindar nesil” rüyaları görenler, şöyle bir sokağa çıksalar, metrobüslere filan binseler de görseler; liberal politikalarının gençliği ne hale getirdiğini.
Bugün bindiğim metrobüsteki çoğu genç kız ve erkeklerden oluşan kalabalığın tuğyan içindeki acınacak halini görünce çaresizlikten Rabbime şöyle dua ettim:
Ya Rab! Bu insanları ıslah et, ıslah olmayacaklarsa fısk ve fücuru yaygınlaştırmalarına fırsat verme, onları bertaraf et.
Adı “Hak-İş”. Fakat yaptığı işler hiç de hak değil.
Bu 1 Mayıs’ta Taksim’deki “Atatürk anıtı”na tüm sendikaları temsilen Hak-İş gitmiş ve orada malum ritüeli gerçekleştirmiş.
 
Teklifimdir: Hak-İş’in ismi, “Bâtıl-İş” veya “Putperest-İş” olarak değiştirilsin.
Hamas, yeni siyaset belgesinde 1967 sınırlarına razı olmuyor, sadece bu sınırlar içinde kurulacak bir Filistin devletinin bazı sorunların çözümü için bir adım olacağını söylüyor.
Filistin toprağının hiçbir parçasından ödün verilemeyeceğine işaret edilen belgede şöyle deniliyor: “Bununla birlikte Hamas, 4 Haziran 1967 sınırları içinde başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını- mültecilerin ve sığınmacıların çıkarıldıkları evlerine dönmeleriyle birlikte- ortak milli uzlaşı formülü olarak görmektedir. Bu durum kesinlikle siyonist oluşumun tanınması ve Filistin haklarından ödün verilmesi anlamına gelmemektedir.”
Yeni 28 Şubat’tan, yaşanmış taze bir enstantane:
 
 
“-Abi hayırdır, yolculuk nereye?
 
-Ankara’ya, ‘Nebevî Yöntem Bağlamında Çağımızdaki İslâmî Hareketlerin Tahlili’ paneline gidiyoruz inşallah.
 
 
– Olan-biteni görmüyor musunuz? Manyak mısınız siz!”
 
Evet, Müslümanların önünün açıldığı söylenen Ak Parti döneminde bunlar oluyor işte. İslami hassasiyet sahibi bazı insanlar bile, bir panele gidilmesini tehlikeli olarak görüp, “manyaklık” olarak nitelemeye başlamış durumda.
 
“Manyaklara” selam olsun!
 
Menzil tarikatı mensupları, “Menzil’de Bir Sultan” başlığıyla seydalarının hayatını anlatan bir belgesel yapmışlar.
Bir tarikat mensubu anlatıyor: “Seyda tedavi için Gata’ya getirilmişti. Uzaktan da olsa Seyda’yı uzun uzun izledim. Bu arada epey bir rabıta malzemesi toplamış oldum.”
Rabıta malzemesi dediği de seydasının siması. Rabıta ile Mekkeli müşriklerin putlara yükledikleri anlam ve tapınma biçimleri arasında bir fark var mı?
El cevap: Yunus Suresi 18. ve Zümer Suresi 3. Ayetlere bakınız.
 
Müslüman için aslolan imanıdır, akidesidir, Rabbi ile yaptığı akitleşme üzere sabit kalması gereken istikametidir. Müslümanın vatanını, milletini, bayrağını akidesi belirler.
Akide ve istikamet yoksa başka hiçbir şeyin bir anlamı yoktur. 
 
Bu anlamda “vatan” için akidesini, istikametini terk eden veya ikinci plana atan hiçbir Nebi (a.s.) yoktur.
Bilakis, imanı-akidesi ve istikameti için doğduğu ve doyduğu vatanı terk eden, hicret ile imana dayalı vatan inşasına yönelen Nebiler, başta İbrahim (a.s.) ve Muhammed (a.s.) olmak üzere çoktur.
“TSE standartlarına uygun Müslüman” olmamakta direnen,
Vahyin standartlarına tâbi olmakta sebat edenlere selam olsun.
Şirke/Kemalist putperestliğe dayalı mevcut anayasanın, bu şirki sabit kalmak kaydu şartıyla revize edilmesinin oylandığı Referandumda Hükümet niçin beklediği oranda destek bulamadı?
 
Sanırım cevabı şu: Toplum bu defa, A Haber’in öcü söylemine, 28 Şubat veremini gösterip mevcut sıtmaya razı etmeye yönelik propagandasına çok fazla prim vermedi. Sıtmaya daha fazla tahammül edemeyeceğinin sinyalini verdi.
Bir tarafta iktidara hem zihnen hem göbekten bağlı medya organları,
Diğer tarafta iktidara yeminli düşman olan medya organları…
Halk gerçekte olan-biteni nereden öğrenecek?
Hükümetin yeni kankası MHP’ye bağlı Adana Belediyesi, şehirdeki Suriyeli muhacirlerin açtığı işyerlerindeki Arapça tabelaları kaldırdı. Türkçeyi koruyorlarmış. Sevsinler sizi. Madem öyle şehrinizdeki İngilizce tabelaları da kaldırın da görelim.
Bizim insanımız binalarına, arabalarının arkasına “Mülk Allah’ındır” yazmayı seviyor.
Lakin o mülkü paylaşmaya çok yanaşmıyor.
İlkesiz, ölçüsüz, hakkaniyete değil “maslahat” algısına dayalı iktidar anlayışı böyle çürütücüdür işte.
Nasıl ki İran ve İran muhibbi çevreler “maslahat” adı altında Esed gibi bir kanlı kâfirin diktatörlüğünü savunabiliyor, onun kitlesel katliamları karşısında üç maymunu oynama yolunu tercih ediyorlarsa,
Aynı şekilde yaşadığımız coğrafyada da, Müslümanlara öncülük yapma iddiasında olan bir yığın çevrenin, gelinen noktada “maslahat” adına, -Allah’ın emri, Müslüman kadının kimliği- şiarıyla 28 Şubat sürecinde mücadelelerinin temel ekseninde yer alan tesettüre bugün polislerce el uzatılması karşısında bile sustuklarını gördük.
 
Oysa bizim için aslolan, Rabbimizin bildirdiği hayat ölçüleri, ilkeler ve ahlaki değerlerdir. Hiçbir reel politik gerekçe, maslahat algısı ve hiçbir hesap, Rabbimizin ölçülerinin önüne geçemez. Bir yerde reel politiğin ve maslahat algısının, Allah’ın ölçülerinin önüne geçmeye başladığını gördüğünüzde, bilin ki orada iman etkisiz kılınmış, insanlar Allah’tan, O’na ittiba ve güvenden uzaklaşmaya başlamış, izzet yanlış yerlerde aranır olmuştur.
 
İslam ile Tasavvuf temelden ayrı iki dindir.
İslam, insanlara; Allah’ın Rasulleri’ne vahy ile bildirdiği esaslar üzerinden Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp O’na kulluk etmeyi ve rızasını kazanmayı öğretirken,
Tasavvuf ise mensuplarını; bizatihi Allah’ın zatıyla meşgul olma çabası içine sokar, seyru süluk ile O’na ulaşmak, O’nda fena olmak (fenafillah) gibi insanlar için imkân dışı olan gayelere yöneltir.
 
İlk Rabiatul Adeviyye’nin söylediği bildirilen ve sonradan Yunus Emre’nin de tekrarladığı “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları, bana seni gerek seni” mısraları da tasavvufun bu kendine has yaklaşımını ifade eder.
 
Oysa İslam, insanlara nihai başarı olarak Rabbimizin hak edenlere bahşedeceği Cennet nimetini gösterir.
 
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: 
“Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yerin genişliği kadar olup Allah’a ve elçilerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete koşuşun. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 21. ayet)

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close