Yazılar_Article-Detail

SÂBİTELERE VE GÜNCELE DAİR (MAYIS – 2)

İlim öğrenmek, iman-amel bütünlüğünden teşekkül eden İslam’ını (Allah’a teslimiyetini) ilim üzere bina etmek her Müslümana farzdır. (Bkz: İsra, 36. ayet)

Bununla birlikte ilmi hangi gayeyle öğrenmeye çalıştığımız da önemlidir. 
Seyyid Kutub misali; yalnızca Allah için, Allah’ın dinini/ahkâmını yeryüzünde hâkim kılmak dâvasına nefer olmak için ilim öğrenenler olduğu gibi,
Seyyid Kutub Mısır’daki çağdaş tuğyan düzenine “Lâ” dediği ve “Yoldaki İşaretler” adlı eserinde halkı da imanın ilk şartı olan bu “Lâ” akidesine dâvet ettiği için idama götürülürken, ona düzen adına eşlik edip idam öncesi “kelime-i şehadet” telkininde bulunmaya kalkışan Ezher hocası gibi, maaş ve kariyer için “ilim” öğrenenler de var.
Ne güzel söylemişti Seyyid Kutub, bu Ezher hocasına: “Sen bu cümleyi idama götürülenlere telkin etmek için maaş alıyorsun, ben ise bu cümleyi söylediğim için idama götürülüyorum.”
Çoluk-çocuğumuza Allah ve Rasulünü, Kur’an’ı, Âhiret’i, namazı öğretip sevdirme çabası içinde olmazsak, onların cahiliye bataklığında sürüklenmelerini çaresizce seyretmek zorunda kalırız.
İslami eğitim şart ve bu eğitimin yaşı yok. Anne karnında başlar ve ölüm gelip imtihan bitene kadar devam eder.
Meryem Sûresi 58-61. ayetleri zaman zaman okuyup okutmak lazım.
İnsanlığın imtihan serüveni çok özlü şekilde beyan ediliyor ve imtihanı kazanmanın şartları bildiriliyor bu ayetlerde.
Okuduğumuz, hatırladığımız her Kur’an bölümünde Kitabımızın mucizliğini yeniden, yeniden idrak ediyoruz. Bize bu hayat rehberini bahşeden Rabbimize kalbi, kavli ve fiili ne kadar hamd etsek azdır.
“Derviş çeyizi”nde neler varmış neler. Paralel din anlayışının Menzil versiyonunun Tv kanalında bu adla yayınlanan programın herhangi bir bölümünden öğrenmek mümkün: Kainat üzerinde gaybi tasarruf iddiası şirk ve tuğyanı, “mürşide” tam teslimiyet (yani kula kulluk), ölü tapıcılığı vs vs.
Bu çeyiz, sahibini doğrudan cehenneme götürür, maazallah.
Evet, Tasavvuf kesinlikle İslam’dan apayrı bir dindir. Mensupları bu bataklıktan kurtulmak istiyorlarsa nasuh tevbesiyle tevbe edip, yalnızca Âlemlerin Rabbi’ni ilah ve rab edineceklerine dair akid yapmalıdırlar. (Bkz: Âl-i İmran 64, Tevbe 31 vb ayetler)
“İstanbul’da lale zamanı”, “İstanbul’da erguvan zamanı” vs.
Altınız kuru, keyfiniz yerinde tabi.
Halktan ne kadar kopuk olduğunuz buradan belli.
Arap ülkelerinde son yıllarda kendisine kızılan birine yapılan en ağır hakaretlerden biri şu imiş: “Anneni Türk dizilerinde görmüşler.”
Türkiye söz konusu dizilerle Arap coğrafyasına “devrim ihracı”nda bulunuyor. Ahlakı, edebi deviren mel’un bir ihraç.
Güzel olmakla birlikte, dayanıksız, kolay solan bir bitki olan gül, tuğyana ve şirke karşı örnek bir mücadele ve inkılabın önderi olan Allah Rasulü’nü (a.s.) sembolize edebilir mi? Tabi ki hayır! Bu sembolleştirme, tuğyana, münkere karşı sessiz “ılımlı İslam” mantalitesi için üretilmiş “ılımlı Peygamber” anlayışının bir karşılığı olsa gerektir.
Dizi izlemeye filan hamdolsun vaktim yok. Bir kardeşimiz akşam anlattı. Ertuğrul dizisinin son bölümünde ta Kayı boyu üzerinden bugünkü sosyo-ekonomik konjonktüre şu mesaj verilmiş: “Şu an düşmanların saldırısı altındayız. Esnaf sıkıntılara biraz daha sabretsin.”
Tamam, esnaf sabretsin. Fakat en azından şunu bilmek isteriz: Bu dizinin senaryosunu yazan senarist ile yapımcı ve oyuncular bölüm başına kaç TL alıyor?
Müslüman ümmi değil, Kitabi bir iman ve amel üzere olandır:
“Onlardan bir kısmı ümmidir. Allah’ın Kitabını bilmezler, (bildikleri) kuruntulardan-asılsız şeylerden başkası değildir ve onlar yalnızca zannederler.” (Bakara, 78)
“Hakkında bilgi/ilim sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb; bunların tümü ondan sorumludur.” (İsrâ, 36)
Büyük Şeytan ABD’nin PKK/PYD’yi bir mayın eşeği olarak kullandığı âşikar. (Türkiye’nin “onları değil bizi kullan ey büyük şeytan amca” talepleri de ibretlik). Mevcut durum “Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete” olayından ibarettir. Ağır silah temini gibi mevcut hamleleri de, bu kullanma sürecinde mayın eşeğini techiz etme gayesinin yanında, Türkiye’ye karşı pazarlık çıtasını yüksek tutmaya yöneliktir. 
Gün gelip game over dediğinde Salih (Gayr-i) Müslim ve 5 – 10 yakın adamına bir adasında sığınma hakkı verir, ABD için ölüme yollanan Kürt gençleri öldükleriyle ve cehennemleriyle baş başa kalır.
Fâsık bir erkek, açık-saçık bir kadına şehvetle bakar.
Mü’min bir erkek ise, bu durumdaki bir kadına ancak şefkatle bakar ve onun tesettürle tanışması ve böylece hem bu dünyada şehvetin nesnesi olma zilletinden, hem de âhirette azabdan kurtulması için dua eder, imkân bulabilirse kendisine İslam’ın hayat mebaı dâvetini ulaştırmaya çalışır.
“Hiç mü’min kişi, fâsık bir kimse gibi olur mu? Bunlar bir olmazlar.” (Secde, 18. ayet)
Hey gidi günler. Bizler yıllar boyu, Fethullah Gülen ve grubunun yolunun yol olmadığını, yüzlerinin Allah’a ve Müslümanlara değil, hep kâfirlere ve zalimlere dönük olduğunu, izzeti kâfirlerin ve zalimlerin yanında aradıklarını söylediğimizde başta AKP’liler olmak üzere çevremizdeki dindarların “Müslümanlara dil uzatıyorsunuz” ithamına muhatap olduk.
Gel zaman git zaman söz konusu kişi ve grubu AKP ile çatışmaya başladığında, bu kez AKP’liler ve bilcümle dindar kesimler, F. Gülen’i “kardinal” ilan edecek kadar eleştiride ölçüyü kaçırdılar. 
Biz, bu ithamın haksızlık olduğunu, bir topluluğa olan kinimizin bizi adaletten ayırmaması gerektiğini söyleyerek onları insafa dâvet etmek durumunda kaldık.
F. Gülen ve grubunun geldiği nokta, öncelikle herkes için bir ibret vesikasıdır. Her kesim, öncelikle bu acı kıssadan hissesini almaya çalışmalıdır.
Şöyle ki: 80’li yılların sonunda öğrenci yurtlarında Filistin direnişi videoları izleten bir topluluk, ne ve nasıl olmuştur da 90’lı yıllardan itibaren emperyalizm ve siyonizmin sâdık müttefiki ve dahası giderek hizmetkârı konumuna duçar olmuştur?
Gördüğümüz kadarıyla bu keskin dönüşüm ve kırılmanın temel sebebi, izzet ve başarıyı; Âlemlerin Rabbi’nin yanında, O’nun ölçü ve ilkelerine sadakatte aramak yerine, pragmatist ve İslam’ın ölçülerinden koparılmış-bağımsızlaştırılmış “maslahat” eksenli yaklaşımla mevcut güç ilişkilerine yaslanarak, kâfir ve zalimlerin yanında arama anlayışının acı neticesi olmuştur.
Ey akıl sahipleri, düşünüp ibret almaz mısınız?
Rabbimizin bize öğrettiği ölçü ve ilke eksenli yaklaşım yerine, asırlardır ikame olunan “maslahat” eksenli yaklaşımın saptırıcılığı ve çürütücülüğünü her alanda müşahede etmek mümkün.
Mesela, “kandil geceleri” adı verilen inanış ve uygulamaların İslami açıdan meşru bir dayanağı olmadığı az-çok ilim sahibi olan insanlarca bilinir. Fakat, üretilen çeşitli maslahat algılarıyla, sonradan çeşitli uydurma haberlerle ihdas edildiği bilindiği halde bu inanış ve uygulamalar devam ettirilir.
“Bu geceler, birçok insanın İslam’la arasındaki yegane bağ-köprü durumunda. Bunları da ortadan kaldırırsak arada bir bağ kalmaz” türü maslahat algılarıyla bid’atların yıkılmasına engel olunur.
Oysa bu insanlar Kur’ani ölçü ve ilkelerle meseleye baksaydı, maslahat açısından dahi bu inanış ve uygulamaların zararlı olduğunu kolaylıkla görebileceklerdi. 
Evet birçok insanın İslam’la arasındaki bağlar “kandil” gibi özel gün ve gecelerle sınırlı. Zira bu “özel gün ve geceler din anlayışı” onlarda din adına sahici olmayan bir tatmin oluşturuyor ve bu alandaki açlıklarını gideriyor. Dolayısıyla da aradaki bu yegane bağ-köprü, onları İslam’la sahici bağlar kurmaya sevk etmek yerine, sahici bağlar kurmayı engelleyen paralel bir köprü işlevi görüyor.
Mete Yarar adlı her konunun uzmanı (!), Tv Net’te şöyle diyordu akşam:
“Bir yandan Kudüs’teki ezan yasağına karşı çıkarken, diğer yandan İsrail’le doğalgaz konusunda işbirliği yapmak çelişki değil mi, diye sorulacak olursa, hayır değildir. Hatta ezan yasağı gibi konularda sözümüzü dinletebilmemiz için bu tür işbirlikleri faydalıdır.”
Sevsinler senin uzmanlığını ve analizlerini. Bir defa o işbirliği yapılan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına yönelik anlaşmalar yapılan doğalgaz, gayri meşru bir korsan statüko olan siyonist işgalcilerin değil, Filistinlilerin malı.
Yani ortada bir ticari işbirliği filan değil, açıkça bir gasba, bir halkın doğal zenginliğinin çalınmasına ortaklık etmek söz konusu.
Bırakalım tevhid ve adalet gömleğini, emperyalistlerin rızasına nail olabilmek gayesiyle milli görüş gömleğini dahi taşıyamayıp çıkaranların ardı sıra sürüklenen dünün muvahhidlerini ibretle izliyoruz.
M.Kemal’in anne-babası üzerine spekülasyon yapmak, gayri İslami ve gayri ahlakidir. Hiçbir çocuk, anne-babası üzerinden sorgulanamaz, eleştirilemez.
Ancak bir devletin kurucusu olarak M. Kemal’in “özel hayatı”, bu coğrafyada yaşayan herkesin sorgulaması gereken bir husustur.
Çankaya köşkünde 1923-1938 yılları arası olup-bitenler, asla “özel hayat” veya “gönül dünyası” denilerek geçiştirilemez, örtülemez.
“Mevlana” (Mevlamız) nitelemesinin Rabbimiz Allah için değil, dalâlet üzere yaşayıp ölmüş bir mutasavvıf için kullanılageldiği bir toplumda yaşıyoruz.
Camilerde her yatsı namazı sonrası Bakara Sûresi 285-286. ayetler okunup durulsa da, ayetlerin meali okunmadığı ve gerekli açıklamalar yapılmadığı için “Mevlana” nitelemesi insanların zihninde malum kişiyle özdeşleşmiş olarak kalacaktır.
Kısacası memlekette yıkılması gereken ne çok put var.
Enfâl Sûresi 40. ve Hac Sûresi 78. ayetlerde de bildirildiği üzere, güzel bir Mevlamız var ve O, bizi güzel arkadaşlarla (Bkz: Nisâ, 69) tanıştırmış, elhamdulillah.
Geriye sadece, Sâd Sûresi’nde 30. ve 44. ayetlerde Süleyman (a.s.) ve Eyyub (a.s.) için denildiği gibi bizlerin Rabbimize güzel bir kul olmamız kalıyor.
Doğu Türkistanlı çoluk-çocuk 21 mazlum kardeşimizin sınır dışı edilmek üzere Zeytinburnu’ndaki evlerinden alınması sonrası birçok Müslümanın “Göç İdaresi, Hükümet’in altını oyuyor” yollu sızlanmalarına tanık olduk.
Yıllardır birçok konuda bu tür bir yorum biçimi karşımıza çıkıyor. Sanki Göç İdaresi veya diğer bürokratik kurumlar bu Hükümet’in emrinde değil! 
Böyle bir itiraz dili olmaz, olmamalı. Bırakalım da altının oyulup oyulmadığını bir zahmet Hükümet mesele edinsin. Şu an bu ülkede her ne haksızlık, sömürü oluyorsa sorumlusu mevcut Hükümet’tir.
Sele kapılmış sürüklenen bir insanı kurtarmak için gayret etmemek, koşuşturmamak, tutunması için bir dal, bir ip bulup atmamak nasıl bir cinayet ise,
O sürüklenen insanın kendisine atılan dala, ipe tutunmak için çaba göstermemesi de intiharla eşdeğerdir.
Aynı şekilde Allah’ın Kitabıyla, onun apaçık-berrak mesajıyla tanışmış insanların, bugünün şirk ve münker bataklığında sürüklenen insanları bu bataklıktan kurtarmak için çaba göstermemesi, dâvetçilikten uzak durması büyük bir cinayet,
Dâvete muhtaç ve muhatap insanların da kendilerini Hablullah’a-Allah’ın ipine (Kur’an’a) sarılmaya ve böylece çağın bataklığından kurtulmaya çağıran dâvetçilere kulak tıkaması onların intiharıdır.
İnsanların çoğu, yaratıcı olarak Allah’a inanıyor, 
Lakin aynı insanlar, Allah’a yaratan ve emreden olarak iman eden mü’minlere irticacı, radikal vb yaftalar takabiliyor.
Kur’ani bilgi ve bilinç üzere “Lâ” ve “İlla” diyecek ve bu sözlerinden hiçbir şart ve konjonktürde şaşmayacak,
Sâbitesizliğin pirim yaptığı bu çağda Rabbani sâbitelerin tanıklığını üstlenecek Müslümanlar aranıyor!
20 küsur ülkenin ordularının teşkil ettiği İslam (!) ordusu var ve yanı sıra başını İran’ın çektiği direniş (!) cephesi var, şu var bu var…
Fakat Kudüsümüz, Mescid-i Aksamız işgal altında ve orada gün aşırı evlatlarımız siyonist işgalciler tarafından yargısız infazlara maruz bırakılıyor ve ne İslam (!) ordusu, ne de direniş (!) cephesi kılını kıpırdatıyor.
Gerçek anlamda direniş cephesini de, İslam ordusunu da Kur’ani/Nebevi çizgide ümmeti yeniden inşa etme yükümlülüğümüz gereği bizler teşkil edeceğiz inşallah ve o zaman coğrafyamızda ne emperyalizmin üsleri, ne siyonist işgal rejimi, ne de ABD veya Rusya işbirlikçisi rejimler barınabilecek.
Çaba bizden, başarı Rabbimizden inşallah.
28 Şubat sonrası karşılarına çıkan ilk limana (Ak Parti limanı), niteliğine bakmadan sığınıveren Müslümanların durumu,
Uzak bir coğrafyayı keşfe çıkan ve fakat yakalandığı ilk fırtına karşısında pes edip en yakın limana dalan kaptanın haline benzemektedir.
Oysa imanımız-akidemiz gereği yola, yeryüzünde fitnenin (tuğyanın, zulmün, sömürünün) yok edilip, Rabbimizin sözünün/ahkâmının hâkim kılınması gibi uzun soluklu bir mücâdele için, sabır-sebat gerektiren büyük bir iddia ile çıkmıştık.
Türkiyeli Müslümanların önemli bir kısmı, 28 Şubat fırtınasını görünce bu imani iddiaları arka plana atıp veya bu iddialardan vazgeçip, neticede cahiliye düzeninin bir parçası ve onu restore ederek “muasır medeniyet” düzeyine kavuşturma dâvâsı güden Ak Parti limanına demir atmakla, maalesef akidevi mevziyi terk etmiş oldu.
Allah’a iman etmekle, Allah’a inanmak arasındaki önemli fark: 
İlkinde; her şeyin sınırlarını çizen, ölçüleri belirleyen, yaratmanın ve emretmenin kendisine ait olduğu, hâkim bir ilah olarak Allah’a teslimiyet,
Diğerinde ise; insanlar için sınır çizen değil, insanlar tarafından kendisine (haşa) sınır çizilen, neye karışıp neye karışmayacağı belirlenen mahkûm bir ilahın varlığını kabullenmek söz konusudur.
(Not: Sâbitelerimiz ve onlar ışığında güncel hâdiselere dair kısa değerlendirmelerimi aktardığım bu yazıları, inşallah bundan sonra iki haftalık periyodlarla dikkatlerinize sunacağım.)

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Sign up
Lost your password? Please enter your username or email address. You will receive a link to create a new password via email.
Change
Close