Yazılar_Article-Detail

Hayat; İman, İbadet, Cihad ve Şehadettir

İslam’ı ve Müslümanları dönüştürme projelerinin ardı ardına yürürlüğe konduğu, İslam’ın, siyasi, ekonomik, hukuki toplumsal alanları düzenleme iddialarından vazgeçerek, küresel kapitalist laik demokratik sistemle uyumlu ve bireysel ibadetlerle sınırlı “Ilımlı İslam” algısına indirgenerek dönüştürülmek istendiği ve birçok farklı sebeple de geniş kitlelerin bu değişim rüzgârına kapıldığı bir süreçten geçiyoruz. Hatta tevhidi kesimin önemli bir kısmının bile bu değişimden etkilenip, tevhidi ilkelerini ve vahye şahidlik sorumluluğunu askıya alıp ehven-i şer tercihine fıkhi gerekçeler üretmenin ve batıl kavramları, modelleri ödünç almanın peşine düştüğü, tevhid, cihad ve şehadet kavramlarının dışlandığı ya da tahrif edici anlam saptırmalarına muhatap kılındığı, ılımlı laiklik ve “ılımlı İslam”ın örtüştürüldüğü noktada oluşturulan yeni laik, liberal, demokratik statükonun oluşumuna teolojik alt yapı hazırlamak amacıyla, zorlama İslami yorumların gündem yapıldığı bir süreçten geçmekteyiz.


Cahiliye toplumunun şeytani yaşantısından ilahi rızaya uygun tevhidi bir hayata hicret eden mü’min, köşesine çekilip bencilce bireysel bir tezkiye ile yetinemez, toplumsal davet ve şahidlik sorumluluklarını unutup, şirke ve münkere karşı bireysel, edilgen bir tutum geliştiremez. Her mü’minin, gücü, birikimi, potansiyeli yettiği ölçüde ve kardeşleriyle güç birliği yaparak şirke, küfre, zulme ve ifsada karşı, hâl ve kâl ile büyük bir cihad içine girmesi kaçınamayacağı kulluk vazifesidir.


Seçilmiş ve Kitab’a Mirasçı Kılınmış Olmak, Kur’an’ı Hakkıyla Okuyup Hayata Hâkim Kılarak Şahidliğini Yapmayı Gerektirir


Hac Suresinde “Sizi o seçti …” ifadesine yer veren Rabbimiz, Fâtır Suresi 32 inci ayette de, “Sonra kitabı, kullarımız arasından seçtiklerimize miras bıraktık…” buyurmaktadır.


İşte bu seçilmişliğin ve mirasçılığın, Kitab’a varis kılınanlara bir şeref bahşetmenin yanında büyük bir sorumluluk yüklediği de unutulmamalıdır. Ancak Kitab’a iman eden, onu hakkıyla okuyan ve takvayı hakkıyla kuşanarak Kur’an’la amel edenler Kitab’a varis olma şerefine nail olabilmektedirler. Ya da, ancak varis olmanın bu anlamdaki gereğini yerine getirenler emanete riayet etmiş ve Kur’an’la gelen şereflerini korumuş olmaktadırlar.


Okunup anlaşılmak ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiş, müjdeleyici, uyarıcı ve yol gösterici (hidayet rehberi) kılınmış, hak ile bâtılı ayırma (Furkan) fonksiyonu görmek için indirilmiş olan Kur’an, eğer hakkıyla okunmazsa bu işlevini görebilir mi? Tabii ki göremez. Bu sebeple Rabbimiz bu anlamda Kur’an okumayanları, ondan yüz çevirmiş olarak (Kur’an’ı mehcur-terk edilmiş bırakmak konumunda) kabul etmektedir. Biz de toplum olarak, Kur’an okumayı, anlamayı ve öğüt almayı terk edeli, bir nevi Kur’an’dan yüz çevirme konumuna sürüklenerek, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış ve bugünkü zillete düşmüş bulunmaktayız.


Yaratılış amacının, halifelik misyonunun ve yüklendiği emanete riayetin tabii bir gereği olarak, vahye uygun bir hayatı inşa etmek durumunda olan insan, bu sorumluluğunun gereğini yerine getirmekten uzaklaşmıştır. Kur’an’ı terk edilmiş bırakarak emanete ihanet ettikçe, hayatı kuşatan iman, ibadet, cihad ve şehadet bilicinden uzaklaşılmış ve geçmişte İslam ile şereflenmiş olan toplumlar kaçınılmaz olarak çürümeye ve çok yönlü bir yozlaşma ve çöküntüye sürüklenmişlerdir. Kurtuluş yolu; insanı ve toplumu vahyin belirleyiciliğinde yeniden inşa sürecini başlatmaktan, tevhid ve adaleti ikame suretiyle emanete riayet etmekten ve hayatı kuşatan ibadet, cihad ve şehadet bilincini yeniden kuşanmaktan geçmektedir. Kurtuluşa ve izzete ulaşabilmek, ümmeti gerçek nitelikleriyle vahyin ölçüleri içinde yeniden inşa edebilmek için; bu hedefe adanmamız, Allah’ın azabından korkarak, Allah’ın ipi olan Kur’an’a sımsıkı ve topluca sarılmamız gerekmektedir.


Bu sebeple, seçilmiş ve Kitab’a mirasçı kılınmanın temel gereği, Kur’an’ı hakkıyla okumayı, anlayıp hayata hakim kılmayı, Kur’an’la ahlaklanmayı, vahyi sosyalleştirme çabası göstermeyi ve hakikatin kurtarıcı, karanlıklardan aydınlığa çıkarcı mesajını eğmeden, bükmeden, kamufle etmeden, ekleme ve çıkarma yapmadan, batılla örtmeden/karıştırmadan, Allah’tan geldiği gibi insanlara ulaştırmayı, tebliğle, eğitimle, şahidlik/şehidlik/örneklik oluşturarak yaygınlaştırmayı hedeflemektir. Yani seçilmenin ve Kitaba mirasçı olmanın gereği, ibadet, cihad ve şehadet bilinciyle, aklı, imanı, şahsiyeti, ahlakı ve bütüncül olarak hayatı Kur’an’laştırmaktır.


“… Peygamberin size ŞEHİD/ŞAHİD olması, sizin de insanlara ŞEHİD/ŞAHİD olmanız için, O (Allah), gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘Müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın…” (Hac, 78.)


Müslüman adını almanın ve mü’min olmanın en temel gereklerinden birinin de, Peygamber’in insanlara örneklik ve şahidlik yapması gibi, mü’minlerin de diğer insanlara “vahyin şahidliğini” yapmaları ve güzel örneklik teşkil ederek vahyin mesajını yaymaları olduğu hatırlatılmaktadır. Müslüman fert olarak bu şahidlik, şehidlik sorumluluğumuz olduğu gibi, cemaat planında da aynı sorumluğu omuzlarımızda taşımaktayız.


“Böylece sizi insanlara ŞAHİD olmanız için vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size ŞAHİD ve örnektir.” (Bakara, 143)


Demek ki, mü’minler/müslimler ve onların teşkil ettiği İslam ümmeti, Allah’a kulluk etmek ve diğer insanların da hidayetine vesile olmak için, Peygamber’in, ilk şahidliğini/örnekliğini/ modelliğini yaparak kendilerine ulaştırdığı vahyin şahidliğini üstlenmek, yani Allah’ın hükümlerini, şeriatını, dinini hayata egemen kılmak, yaşamak, hem fert, hem de cemaat planında hayatlarında örneklemek, modelleştirmek zorundadırlar. Ancak böylece “şahid” vasfını kazanabilir, “şehadet” kavramının içerdiği anlamla nitelenebilirler. Mü’min/müslim olabilmek ve mü’min kalabilmek, ancak Allah’ın hükümlerine, şeriatına tavizsiz iman edip, onları hayatına geçirmekle, yaşamakla, yani onların şahidliğini üstlenmekle, kısaca şehadetle mümkündür.


Bu şahidliği gerçekleştirmeyenlerin, yani Allah’ın tüm emir ve yasaklarını, hükümlerini, şeriatını bireysel ve toplumsal hayata hakim kılmayanların ya da hakim kılmaya çalışmayanların, bu uğurda her türlü bedeli ödemeyi göze alıp mücadele vermeyenlerin, pasif kalıp hakka karşı bir mücadele vermemeleri halinde bile “şahid” (örnek, model) ve dolayısıyla “şehid” olmaları mümkün değildir.


Halkı Müslüman olan birçok ülkede, küresel emperyalistlerin proje ve istihbarat raporları ekseninde eğitim programlarına müdahale ediliyor, cihad, şehadet, tağut gibi kavramlar çıkartılıyor ya da tahrif edilerek sisteme uyumlu yeni tanımlara kavuşturuluyor. Bu bağlamda, Türkiye’de de 2005 yılında İçişleri Bakanlığının çıkardığı genelgeyle valiliklere talimat verilerek “tevhid, şirk, tağut, mustaz’af – müstekbir, şeriat, şura, cihad, şehadet vb” temel Kur’ani kavramların eğitim kurumları bünyesinde kullanılması yasaklanmış, kullanan öğretmenlerin aylık raporlar halinde bakanlığa bildirilmesi istenmişti.


Tevhid, şirk, tağut, cihad ve şehadet kavramları dışlandığında ya da tahrif edildiğinde Allah’ın dininden bahsedilebilir mi? Hayat ve din kamusal ve özel diye bölünür mü? Hayatı kuşatan kitap ve ubudiyet parçalanır mı? Allah, hayatın bir kısmına karışmasın denebilir mi? Kendilerini Müslüman olarak niteleyenlerin, hatta önder, yazar, aydın konumunda olanların bile önemli bir kısmı bugün bunları yapmıyor mu? Mekke müşrikleri ve bütün statüko dinleri, Allah’ın göklerde ve kozmik alanda ilah olduğunu kabul ettikleri halde, yeryüzündeki siyasi, ekonomik ve hukuki toplumsal hayatta, insanlar içinden tağut konumundaki bazılarını ilah edinmiyorlar mıydı?


Kur’anî Temel Kavramlarımız, Terk Ettirilmek, Unutturulmak ya da Tahrif Edilmek İsteniyor


Halkı Müslüman olan birçok ülkede, küresel emperyalistlerin proje ve istihbarat raporları ekseninde eğitim programlarına müdahale ediliyor, cihad, şehadet, tağut gibi kavramlar çıkartılıyor ya da tahrif edilerek sisteme uyumlu yeni tanımlara kavuşturuluyor. Bu bağlamda, Türkiye’de de 2005 yılında İçişleri Bakanlığının çıkardığı genelgeyle valiliklere talimat verilerek “tevhid, şirk, tagut, mustaz’af – müstekbir, şeriat, şura, cihad, şehadet vb” temel Kur’ani kavramların eğitim kurumları bünyesinde kullanılması yasaklanmış, kullanan öğretmenlerin aylık raporlar halinde bakanlığa bildirilmesi istenmişti.


Bugün, bir yandan küresel ve yerel statükolar, “Ilımlı İslam” algısı oluşturup kitleleri Allah ile aldatarak sisteme eklemlemeye çalışırken, diğer yandan da, çıkar ve maslahat hesaplarıyla, yozlaştırıcı bir pragmatizmle, statükonun rahatsız olacağı kavramları kendiliğinden kullanmaktan vazgeçen ya da statükoyu sevindirecek tahrifatla yeniden tanımlayan cemaat önderleri, yazarlar, aydınlar çıkmaktadır.


Kimileri şirk sistemi içindeki laik demokratik mücadele içindeki partilere destek olmayı, bu bağlamda sandığa gidip oy vermeyi cihad ilan ederken, kimileri de şirk anayasasına aktif destek vermeyi ibadet, takva ve Allah’a teslimiyet olarak sunabilmektedir. Kendini İslam’a nispet eden medya ve yazarları bile, on yıllardır İslam şeriatıyla, İslami hayat tarzıyla, tesettürle savaşan laik Kemalist ulus devlet emrinde savaşırken ölenlere “şehid” payesini kolayca verebilmektedirler.


Küresel ve Yerel Boyutları Olan Bu Büyük Fitneye Karşı, Vahye Dayalı Islah ve İnkılap Ruhunu Kuşanarak Harekete Geçmeliyiz


İnsanı, fıtratını bozarak, kendine ve Rabbine yabancılaştırarak, vahiyden uzaklaştırarak, zalimleştiren, egemenlerin heva ve insafına terk edilmiş seküler hukukla, sürekli adaletsizlik, zulüm, sömürü ve ıstırap üreten modern paradigmaya karşı, Kur’an ile büyük cihadın sorumluluğunu, güç birliğiyle kuşanmalıyız. İnsanı ve insani değerleri tüketerek, şirki, zulmü ve fesadı küreselleştirerek, insanlığa sömürü, zulüm ve adaletsizlikten başka bir şey vermemiş, büyük acı ve ıstıraplara yol açmış ve şimdi de insanlığın tek kurtuluş alternatifi olan İslam’ın algısını tahrif edip Protestanlaştırarak, insanlığı bu tek kurtuluş alternatifinden de mahrum etmeye çalışan, bu küresel fitneye karşı, Kur’an ile büyük cihada ve şehadetin en geniş anlamına sarılıp, Kur’ani ıslah ve inkılâbı hedeflemeliyiz.


İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, zulüm, sömürü ve haksızlıklardan kurtarıp bütüncül ve sahici adalet sistemine kavuşturacak olan Kur’an’ın mesajını, hayatımızda örnekleyip modelleştirerek tüm insanlığa sunmanın, imanî sorumluğumuz ve kulluk görevimiz olduğunu unutmamalıyız.


O halde, her mü’mine düşen büyük sorumluluk; tevhid inancının hayatı kuşatan ubudiyet algısını, cihad ve şehadet bilincini kuşanarak, küresel şirk ve ifsada karşı ıslah çabası göstermek, Kur’an’a topluca sarılarak, terk edilmek, unutturulmak ya da tahrif edilmek istenen müslim, tevhid, şirk, tağut, müstekbir, mustaz’af, şeriat, ibadet, cihad, şehadet gibi Kur’ani temel kavramlarımızı eksen alan Kur’ani bir inkılabı hedeflemek ve Allah’ı razı temek için bu yola adanmaktır.


Bu sorumluluğumuzu, ancak mirasçısı kılındığımız Kitabı hakkıyla okuyarak, anlayıp yaşayarak ve temel Kur’ani kavramlarımızı hal ve kâlimizde ete kemiğe büründürüp günümüze taşıyıp modelleştirme çabası göstererek yerine getirebiliriz. Bu sebeple, başta tevhid olmak üzere, ibadet, hicret, cihad ve şehadet gibi Kur’anî kavramlarımıza sahip çıkıp, fert, aile ve cemaat planındaki hayatımızı bu kavramların Kur’ani içerikleriyle inşa etmeliyiz. Hayatımızın bütününü ibadet kılmaktan, Allah yolunda can feda etmeye kadar bütün boyutlarıyla cihad ve şehadet bilincine süreklilik kazandırmalıyız.


Rabbimiz, tevhidi istikamette ayaklarımızı sabit kılsın. Tevhidi iman, bütüncül ibadet, hak, adalet, cihad ve şehadet bilincini kuşanıp Kur’an’ı sosyalleştirerek hayatımızı ibadet kılmayı, küresel ve yerel şirke, ifsada, zulme ve sömürüye karşı, Kur’ani ıslah çabasıyla, insanlara şehid/örnek olarak rızasını kazanmayı ve mü’min olarak yaşayıp mü’min olarak ölmeyi, şehid olarak yaşayıp, şehid olarak ölmeyi hepimize nasip etsin.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İlginizi Çekebilir

Close
Close