Yazılar_Article-Detail

İsrail’in Helâkının Başlangıcı

İsrail’in Helâkının Başlangıcı

 

İsrail intihar ediyor, İsrail dünya Müslümanlarının ve hatta dünya kamuoyunun izzetiyle oynamanın cezasını bekliyor. İsrail, Kıyâmet Savaşı da denilebilecek 3. Dünya Savaşının pimini çekiyor. Azgınlığın zirvesine alçalan İsrail, cami duvarı kabilinden Gazze’nin temiz sokaklarını pisliyor. Onlarca şehid kazandığımız anlaşılıyor. İsrail’in ise kısa ve uzun vadede hiçbir kazancı olmayacak. İsrail kesinlikle kaybedecek.

Evet, bizim kaybımız yok aslında. Ölenlerimiz, ölümsüzleşen şehidlerimizdir; kalanlarımız kahraman gâzilerimiz bizim. Ama, ümmet olarak, yüzde birimizden daha az sayıdaki küstah İsrail’e “dur!” diyememenin zilletini yaşıyoruz. Ümmet olarak, zulmü ve büyük fitneyi ortadan kaldıracak çok etkili bir şey yapamamanın ve âcil kesin çözüm bulamamanın ıstırabını yaşadığımızı, bu yönüyle Gazze’de bazı kardeşlerimiz bir defa ölürken, bizim çaresizlik içinde günde bin defa öldüğümüzü itiraf etmek gerekiyor. Aslında ümmet olamadığımızın cezasını çekiyoruz. Ümmet yok ki, kendi haysiyetiyle oynayanlara hak ettikleri cezalarını versin. Ne İslâm Devleti, ne Halife ve ne de ümmet…

İsrail, silahsız insanlara en gelişmiş silahlarla ateş etmekten çekinmez iken, yaraladığı insanları, hiçbir silahları olmadığı halde, ellerine kelepçeler takarak hastanelere naklediyor. Sedyedeki yaralı, silahsız, yaşlı başlı sivil kimselerden korkuyor. Yaralılara “ben sana boşuna mı ateş ettim, niye ölmedin, gel ben seni iyice bir iyileştireyim!” diye az önce kurşun sıktığı insanı merhameti kabararak(!) kendi hastanesine tedaviye götürüyor…

Samimi olsa, Müslümanların başındaki yöneticilerden biri. Suskun kalmayı veya içi boş nutuk atmayı tercih etmez. Kovar ülkesindeki Siyonistleri. Keser ilişkisini İsrail ile. Tüm ticari, istihbari ve askeri anlaşmaları tek taraflı yok sayar. Kapatır elçiliklerini. Hatta, bunlarla da yetinmez, onların anlayacağı dille onlara cevap verir. Zâlimin elini ve silahını mazlumun üzerinden çektirmek için savaş ilan eder. Ne yani, dünyanın öbür ucundaki Kore’ye 1955’lerde savaş yapabildiğine, oradaki insandan ve mesafeden daha mı uzak İsrail denilen ülke. Orada savaşılıyor, Kıbrıs’ta birkaç kişinin öldürülmesini savaş ilan edilmesine gerekçe gösterebiliyorsun da, bunca Müslüman kardeşine bunca zulüm niye savaş ilanına gerekçe sayılmasın. Bu, Amerika’nın savaşa müdahalesini gerektirebilirmiş, olsun. Aynı zamanda bu, ümmetin başındaki tâğutlara rağmen Filistin için vahdete erip ümmet bilinciyle savaşmasının da önünü açacaktır. Dünya Müslümanları ancak İsrail gibi bir düşmana karşı birleşerek ümmet bütünlüğüne giden yola koyulabilir. İsrail’e savaş ancak insanımızı vahdete erdirebilir, kalabalıkları cemaat ve ümmet olmaya götürebilir. Bu, mümkün ki Üçüncü Dünya Savaşı olacaktır. Hakla bâtılın savaşı, imanla küfrün savaşı… 

Ama, olmayacak böyle şeyler… Halklarını kandırmak için düşman rolü oynayan İsrail dostu tâğutlar, bin bir hile ile olayı bakın nasıl yatıştıracak… Arap Birliği sadece kınayacak, İslâm Konferansı, konferansla yetinecek. Zaten Bir leşmiş Milletler, leşliklerini yapacak. Yöneticiler halkına ninniler söyleyecek. En kabadayıları nutuk atmakla yetinecek. Halkın duygularını coşturacak. Mitingler, protestolardan başka bir şey yine olmayacak. Üç-beş gün sonra da unutulacak, herkes günlük işlerine devam edecek.   

Politikacılar yine birkaç beylik laf üretecek, “one minute”, belki en fazla “two minute” diyecek, yetecek, bitecek. Halkın “topunuza tuuu minut” diyeceği gün ne zaman gelecek? Evet, ümmet tuuu diye hep beraber tükürse, İsrail’i sel alır, ümmetin tükrüğünde boğulur. Ama, önce İsrail dostu tâğutlara ve düzenlere bu tavırları göstermeleri şartıyla. Küçük İsrail’lere bir şey yapamayan, arkasında Amerika ve Batı olan İsrail’e hiçbir şey yapamaz.  

Bırakın İsrail’e savaş açmayı, onunla tüm diplomatik ve ticarî ilişkilerini askıya almasını, askerî ve istihbarat alanları başta olmak üzere birçok alandaki yardımlaşma ve işbirliğini kesmeyi bile düşünmeyecek yöneticiler. Gönül istiyor ki, ben yanılayım; İsrail ile imtihan olan ümmet gibi, İsrail ile sınanan yöneticiler bu sınavı kazansınlar. Onların böyle bir hesap içinde olduklarını düşünmüyorum, onlar İlâhî sınavı değil, seçimleri kazanmayı öne çıkaracaklar yine…  

Hâlbuki Filistin toprakları yeryüzü hâkimiyetinin tarih boyunca bir sembolü gibi kabul edilmiş, Filistin’e (Mescid-i Aksâ’ya) sahip olan ülkeler ve zihniyetler, hem psikolojik moral, hem de siyasal güç yönüyle rakiplerinden öne geçmişlerdir. Onun için, Hz. Ömer’in fethinden 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar müslümanların o topraklarda hâkimiyeti, izzetlerinin ve dünya devleti olmanın bir göstergesi olmuştur. Bu gerçeği tersinden okumak da mümkün: Yeryüzü halifeliği görevini tümüyle ihmal eden, Dünya İslâm Devleti idealini dillendiremeyen, düşleyemeyen, rüyasında bile göremeyen izzetten uzak insanımız, bu konumuyla Kudüs’e hâkim olamaz.

Olaya heyecanla, duygularla değil, serinkanlılıkla, tecrübe birikimiyle, akılla, vahyin tedriciliğe verdiği önemle bakmak gerekiyor.

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) Fitne, imtihan, ya da belâ… Zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükleri bağlılarına emreden bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların sahte tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve yerine gelmeyecek bir beklentidir. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11/Hûd, 113)

Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık, yani ümmet olabilseydik, çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler, Filistin’i, Afganistan’ı, Irak’ı işgal edemezdi, Suriye ve Mısır’ı kan gölüne çeviremezdi. Suriye’de kimyasal silah kullanmayı akıllarının uçlarından bile geçiremezlerdi. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak… 

Ümmet olamadığımızın cezasını çekiyoruz. Ümmet yok ki, kendi haysiyetiyle oynayanlara hak ettikleri cezalarını versin. Ne İslâm Devleti, ne Halife ve ne de ümmet…

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar içinde olacağını, şehid kanlarını satıp satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor.

Allah için sigarasını bırakamayan veya sigara içmiyorsa onun kadar zararlı ya da benzer günah sebebi, adı başka “sigara”larını terk edemeyen insanımız, dünyevîleşip malıyla cihad edemediği halde nasıl canıyla cihad edecek!?

Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük şeklinde, çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.

 

Zâlimler kesin kaybedecek. Zulümde bu kadar azgınlaşan bir zihniyeti Allah cezasız bırakmaz, cezasını sadece âhiretle de sınırlamaz. Dünya ödül ve ceza yeri değil; imtihan alanıdır elbette. Ama mazlumların yükselen feryadı gökten yere yıldırımlar gibi inecektir. Gönül istiyor ki, bizim elimizle gerçekleşsin bu cezalar. Yoksa, her şey Allah’ın ordusudur.

Gündemimizde Filistin olmalı, şimdi ve daima. Gündemimizde tevhid ve yeniden iman olmalı. Gündemimizde buralarda da Hakkın hâkimiyeti için İslâmî değişim ve dönüşüm olmalı. Dünyada zilletten, âhirette şiddetli azaptan kurtulmanın yolu, Allah’ın dinine yardım etmek, İlâhî emir ve yasaklara uymaktır. Tekrar kâmil imana sahip Müslüman, muvahhid ve dâvâ adamı özelliklerine dört elle sarılma gayreti için Rabbimize söz veriyoruz. Rabbim sözümüzün eri eylesin, ayaklarımızı kaydırmasın.   

Cihad, Sadece Silâhla Savaş Değildir.

Ekonomik savaş, günümüzde silâhlı savaştan daha az etkili değildir. Kur’an’da cihadla ilgili hemen her âyette, önce “mallarınızla cihad edin” ifadesi dikkat çekicidir. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğudaki petrol üreten ülkeler petrolü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, müslüman halklar İsrail ve onun sömürgesi Amerikan mallarına boykot uygulasa… bırakın İsrail denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. 

Her kaka kola İsrail için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Bankalara ve özel sigortalara para yatıran müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. Kapitalistin de siyonistin de dini imanı para ve madde olduğuna göre, onlarla savaşın bir cephesi de ekonomik olmalı ve siyonizme hizmet edenlerin mallarını alarak, kurumlarıyla çalışarak İsrail silâhlarına kurşun taşıma ihânetini terk etmeliyiz. Tercih ettiğimiz bir marka, bilinçli veya bilinçsiz, hangi safta yer aldığımızı ele veriyor: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Ve Rasûlullah’ın uyarısı: “Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder.”

Şu an gösterebileceğimiz en iyi boykot, hayatımızdan Yahudi yaşayışına dair yaşantıları çıkarmak, gâvurlaşmaya giden yoldan dönmek olacaktır. Yeniden küresel şekilde intifadayı başlatmak. Ama, taşı önce nereye atacağımızı iyi hesaplamak. Attığımızı hep birlikte aynı hedefe atmak… Böyle yapınca “Attığın zaman sen atmadın, aslında Allah attı.” (8/Enfâl, 17) şeklinde netice almak… 

İsrail’in Ortadoğunun Bağrında Hançer Olmasının Sorumlusu “Müslümanım” Diyen Yöneticilerdir. 

Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. “Zâlim Allah’ın kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır.”  Zâlimlerden korkan, onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri musallat kılar ve onların seviyesine indirir.

İsrail kurulmazdan önce, Filistin çevresinde tampon ülkeler oluşturmayla işe başlandı; İsrail’in kuruluşuna ve kalıcılığına altyapı olsun diye. Muhâlefetini kendileri seçen ve yönlendiren iktidarlar, çok uzun süre tahakkümlerini sürdürürler. İsrail’i Amerika’dan sonra ilk tanıyan devlet, T.C. idi; hâlâ da işbirliği konusunda baş sıraları kimseye kaptırmamaya çalışıyor, özellikle askerî ve istihbarat alanlarında birçok antlaşmalar yapıyor ve İsrail’e destek oluyor.   

Nefsine hakaret edilse, parası gasp edilse ciyak ciyak bağıran insanımız, Kudüs günü bile tertip edemez; Filistin dâvâsı için fedâkârlık deyince bahaneleri sıralar. Kendi ülkelerinin ulusal günlerinde hâlâ bayram yapanlar, sözgelimi Bingazi’nin, Kahire’nin, İstanbul’un fethini tantana ile kutlayanlar, sahi niye Kudüs’ün, Mekke’nin fethini kutlamazlar? İşgal altında diye mi? Diğer kutlanılan yerler, işgalden kurtuldu mu ki? Aslında İsrail de, işgal de içimizde. Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.             

İsrâil içimizde… İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha derin. Bir bak çevrene, göreceksin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları, Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları, kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail her şeyiyle müslümanların içinde. Yahudilerden mü’min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisinde itikadî anlamda münâfıklık alâmetleri bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani nesil olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.

Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır.

“Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.” (4/Nisâ, 105). 

“Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11).

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7)

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/Âl-i İmrân, 139)

“Ey iman edenler, iman edin!” (4/Nisâ, 136).

Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir. Dışımızdaki İsrail’den daha tehlikeli olan, içimizdeki Siyonist ve kâfirlerdir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan.

Aynı zamanda, unutulmamalıdır ki, İsrail denen terörist devleti tümüyle ortadan kaldırmadan Filistin meselesi hallolmaz. İsrail’i ortadan kaldırmak için de o küçük ülkenin sömürgesi konumundaki Amerika ile ve hatta İngiltere gibi bazı Avrupa ülkeleri ile savaşmayı göze almak gerekir. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı ve hatta belki Kıyâmet Savaşı demektir. Bu yüzden, ümmetin her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.

Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne, takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta girişmek mümkün değildir.

Bildiğiniz gibi; İsrail, sadece Ortadoğu topraklarında 6-7 milyonluk bir ülkeden ibaret değil. Öyle büyük ahtapot ki, Ankara’ya, İstanbul’a kolları uzandığı gibi, başı ta Amerika’larda. Büyük kolları Avrupa’da. İsrail içimizde. Her şeyiyle; yaşam tarzıyla, ölüm korkusuyla, devlet biçimiyle, düzeniyle, yasalarıyla, eğitim tarzıyla, kıyafetiyle, medyasıyla… her şeyiyle içimizde. Ümmetin içinde, gönlünde, kafasında. Toprakları işgal eden İsrail’den daha tehlikelisi, zihinleri ve gönülleri işgal eden İsrail’dir. Ve ümmet topyekün bu faciayı yaşıyor. Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri, okulları ve sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Filistinliler bunun farkında ve düşmanlarına atacak bir taşları varsa onu atmaya çalışıyor. Ümmetin fertlerinin çoğu işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!” Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır. Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor: “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13). Filistin’den daha feci bu ülkenin insanlarının durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve taşla da olsa onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa âhiretlerinin mahvolmaması için mi? Önceliğimiz insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı, âhiretleri mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı doyurmalıyız, gönüllerini mi?

Esas Filistin biziz biz! Farkında bile değiliz.

İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna dokunmamayı tedbir sayabiliyor.

Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptığı kadar bile Allah’ı hesaba katmıyor ve korkularının esiri olabiliyor.

Okumakla adam olacağına, namazla sadece Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına, duayla aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla eşekleşebiliyor, namazla ürkekleşebiliyor, duayla pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor.

Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip yük alacağına; yük olabiliyor.

Bir yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine; yolda düşüyor, düştüğü yerden kalkmıyor, yoldan çekilmiyor.

Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor, yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olabiliyor.

Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine, sadece dili laf üretiyor.

Namaz farz diye, paldır küldür namaza duramayız. Önce abdest almamız ve namaz kılacak ortam hazırlamamız gerekiyor. Cihad farzdır ve şehâdet gereklidir, ama önce abdest gibi gerekli şeyler var. Abdestsiz namaz kılma aceleciliğinin caiz ve doğru olmadığını söylemeli bazıları. Önce abdest; şu ortamda zor gelse de, abdestin vakit kaybı olduğu önyargısı olsa da, önce abdest! İnsanlarımız heyecanla ve ucuzcu bir yaklaşımla, sağlıklı olmayan bir acelecilik ve kurtuluş isteğiyle abdestsiz namaz kılmayı öncelikliyorsa, bunun yanlış olduğunu söyleyenler (kendisini anlamayacakların, yanlış anlayacakların, itham edeceklerin çok olacağını bilmesine rağmen) çıkmalı. Ve insanlara abdest almasını, temizlenmesini öğretmeli. Yüce Nebî’ye; önce üzerindeki örtüyü (yalnızlığı, uzleti, toplumdan kopukluğu, eve çekilmeyi) atması ve ilerideki büyük cihadlara hazırlanması için elbisesini temizlemesi, her çeşit “rucz”den/kötülükten uzaklaşması emredilmişti (74/Müddessir, 4-5). Aynı emir bizim için de geçerli…

Haydi, abdest almaya! Çevremizde abdestsiz namaz kılmaya kalkanları uyarmaya; hep beraber cemaatle namaz kılmak için onları da abdeste davet etmeye. Sahi, abdest nasıl alınacak? Biz sadece namaza odaklandık, onu öğrenmeye çalışmadık, ona yoğunlaşmadık ki… Namaz vaktini kaçırmadan, abdest almasını öğrenelim. Öğrenince övünelim diye değil, öğrenince alalım ve sonra namaza duralım diye. O muazzam sayıdaki ümmet içinde muhteşem ümmetin/kadronun hep birlikte cemaat olup kıyâma kalkacağı büyük ibâdet için haydi abdest almaya!

(Eski bir yazımın güncelleştirilmiş şekli)

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İlginizi Çekebilir

Close
Close