Yazılar_Article-Detail

Küresel Emperyalizm

Yaklaşık olarak insanlık, yüz elli, iki yüz yıldan beridir çok ciddi bir bilimsel ilerleme ortaya koyarak dünyayı küçük bir köy haline getirmiştir. Coğrafi açıdan çok büyük olmasına rağmen iletişim açısından bir o kadar küçük duruma gelmiştir. Daha yüz, yüz elli yıl öncesine gittiğimizde bizim kültürel emperyalizm dediğimiz şeyin toplumlar üzerindeki etkisi, o toplumu etkisine alması onlarca ve yüzlerce yıl sürerken, bu gün ise çok daha kısa bir zamanda kitle iletişim araçları vasıtası ile sağlandığını görmek mümkündür.

Kültürel etkileşimin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Yeryüzün de güçlü olan toplumlar, etkisi altına aldıkları kendilerinden güçsüz olan toplumları gerek zorla gerekse de çaktırmadan etkileşime tabi tutmuşlardır. İnsanlık tarihini incelediğimizde etkileşimin her zaman kötü olduğunu söylemekte zaten doğru değildir. Yani etkileşimin kimler tarafından yapıldığı, etkilenen insanların nelerden bir etkileşim içerisine girdiği gibi konular bunun doğru ve yanlış olduğunu gösterir. İnsanları ve toplumları etkileşim içerisine sokan insanlar, şayet hakkın ölçüleri içerisinde, hakkaniyet ölçülerine riayet ederek bunu yapıyor veya yapılmasını istiyorsa biz bu etkileşime o oranda sıcak bakar ve destekleriz ve bu aynı zamanda bir ibadet olur.

İslam dinine baktığımızda bu konu ile alakalı bir takım ipuçları bulabilmek mümkündür. Bir defa Kur’anın Kerimin insanlar için belirlediği hakkaniyet ölçülerine bütün insanların uymasını istemesi, bu konu ile alakalı ilke ve prensipler belirlemesi, peygamberler göndererek insanların peygamberleri örnek almalarını istemesi söylediklerimize sanırım birer delil olma niteliği taşımaktadır. Bu çerçeveden baktığımız da etkileşim içerisinde olan insan ve toplumlar eğer Allah’ın belirlediği ölçülerden veya peygamberlerden etkileniyorlar ise biz bu etkileşimi dinin istediği hatta gerek etkileyene yani Müslüman dava adamlarına ve peygamberlere, gerekse etkilenen insan ve toplumlara emretmektedir.

Yani insan ve toplumlar ister Kur’an dan isterse Kur’an’ın ölçülerine bağlı kalan ve İslam’i yaşayarak şahitliğini yapan Müslümanlardan etkilenmeleri ve bir değişim yaşamalarını, kültürlerini bütün alanları ile bu örnekler çerçevesinde değiştirmelerini emretmektedir desek herhalde yanlış yapmış olmayız. Zaten akl-ı selim olarak hareket eden hiçbir insanda bunun olmasını olumsuz olarak karşılamaz. Yani insan ve toplumlar bütün alanları ile kültürlerini hakkaniyet ölçülerine doğru bir değişim içerisine girmelerine yadırgayıp eleştirmez.

İman ettiğini söyleyen biz Müslümanların da bugüne kadar kabul ettiğimiz doğrularımızı, kültürümüzü, gerçekliğine vakıf olduğumuz ve sübjektif olmayan doğrulara göre bir değişim içerisine girmemiz, bu gerçekliği kesin olan doğrunun da kimden geliyor olması da bunu değiştirmez ve biz o doğrunun etkileşimine kendimizi açmamız bizim bir özelliğimiz olmalıdır.

Hz. Peygamber ve Raşit halifeler döneminde Müslümanlar kendilerinin muhatap oldukları gerek insan gerekse toplumları bu etkileşime tabi tutarak onları, sahip oldukları o kokuşmuş, insani erdemlerden uzaklaşmış, insanı medeni olmaktan çıkaran ve sübjektif olan doğrulardan uzaklaştırarak kendilerine hem dünyada hem de Ahiret de fayda getirecek bir kültürün içerisine sokarak bir etkileşim gerçekleştirmişlerdi.

Hz. Peygamber ve ona en güzel şekilde uyan ashap, sonrası idareyi ellerine alan gerek Emevi gerek Abbasi ve diğerleri ise içerisinde nice doğruları da bulunduran bir takım sübjektif doğruları insanlara götürerek, insan ve toplumları bir etkileşim içerisine sokmuşlardır. Bu süreçte Müslümanlar, insanları bir etkileşim içerisine sokarken, bir taraftan da bu etkileşime tabi tuttukları insan ve toplumlardan bir takım etkileşimler yaşamışlardır. İran’ın feth edilmesi ile birlikte oradaki o Zerdüşt, Maniheist ve Mecusi vb. inançlardan, Türklerin Müslümanlaşması ile birlikte Şamanizmden, diğer dinlerdeki Budizm, Yahudilik ve Hristiyanlık ve daha başka inançlardan bir takım etkileşimler yaşamışlardır. Fetih hareketlerinde yenilen toplumlar, güçlülerin dini olduğu için İslam kültürünü seçerken, kendi kültüründen de bir takım sübjektif doğruları Müslümanların içerisine taşımışlardır.

Bu gün bu etkileşimi başta tasavvuf olmak üzere nice Müslüman halk ve guruplar arasında görmek mümkündür. Maalesef bu etkileşimler daha sonra kendilerine İslam âlimi denilen bazı kişiler tarafından İslamileştirilerek! halka sunulmuştur ve halklar bunları dinin bir unsuru imiş gibi sahiplenmektedirler.

Özellikle yüz elli, iki yüz yıl öncesine varıncaya kadar süren bu etkileşimler daha önceden de söylediğim gibi birkaç yıl içerisinde değil on yıllar ve belki de yüz yıllar da ancak gerçekleştiriliyordu. Yaklaşık olarak yüz elli, iki yüz yıldır durum biraz farklılaşarak ki, bu farklılaşmanın en temek etkisi batı emperyalizminin İslam topraklarını işgal etmeleri ve birde batıdaki geliştirilen kitle iletişim araçlarının bu derece yaygın hale getirilmesi farklılaşmanın en temel sebepleri arasında yer almış olmaktadır. Batı emperyalizmi İslam topraklarını işgal ettiğinde bu işgal sadece siyasi ve askeri alanda değil kültürel alanların hepsinde yapılmasını hedefleyerek, topyekûn bir kültürel emperyalizmi başlattı. Şurası bir gerçektir ki batılı emperyalistler silah ve zorla yapamadıklarını, gerek kendilerinin yetiştirdiği insanlar eliyle gerekse de bu kitle iletişim araçları vasıtası ile bu kültürel emperyalizmi gerçekleştirdiler. İşgal ettikleri topraklardan çekilmeden önce, kendilerinden sonra batı kültürünü sürdürecek, insanları bu konuda bir etkileşim içerisine solacak yönetici ve sözde aydınlar bırakarak geri çekildiler. Tarih şahittir ki işgal ettikleri Müslüman ülkelerdeki biraz zeki olan öğrencileri kendi ülkelerine götürüp onlara batı kültürünü aşıladıktan sonra, kendilerinden sonra terk ettikleri bu topraklarda kendi kültürlerini, kendi kültürlerine âşık olan bu insanlar eli ile devam ettirdiler, kültürel etkileşim ve yozlaşmayı.

Türkiye tarihine baktığımız da, bu etkileşimin bin yedi yüzlü yılların sonlarına doğru Sultan III. Selim ile birlikte başladığına şahit olmaktayız. Gerek Selim gerekse de ondan sonra iktidara gelen Sultan II. Mahmut, Selimin teoride yaptığını pratiğe dökerek bu süreci hızlandırmıştır ve bu süreç Osmanlının yıkılmasında en önemli etken olmuştur. Osmanlının İngiltere başkonsolosu olan Mustafa Raşit Paşa’nın hazırladığı ve II. Mahmut’un öldüğü yıl Gülhane de resmen ilan ettiği Tanzimat Fermanı ile Osmanlının batıdan etkileşim süreci resmen başlatılmıştır. Bu etkileşimin kimler tarafından başlatıldığı ise gerçektende biraz önce ifade etmeye çalıştığın batı kültürünü görmüş veya kendisine empoze edilmiş bir sadrazam tarafından başlatılması söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Rönesans’la birlikte Hristiyanlıktan büyük ölçüde kopmuş ve dine karşı oluşturmuş oldukları yeni batılı değerlerin, bütün dünya bu yıllardan itibaren etkisi altında kalmıştır. Islahat fermanı ile hızlandırılan süreç cumhuriyetin kurulması ile tamamlanmıştır.

Cumhuriyeti kuran, batının etkileşimine muhatap olmuş zümreler bu etkileşimi bütün halka taşımayı kendilerine en temel görev bildiler. Kendilerince bu süreci tıkayacağını düşündükleri bütün unsurlara karşı bir mücadele başlatıp süreci tıkayacağını düşündükleri unsurları diskalifiye etmeye başladılar. Başta İslam’i değerler olmakla birlikte toplumun büyük ekseriyetine karşı cephe oluşturarak herkesi bu etkileşimi kabul etmek zorunda bıraktılar. Bunun içindir ki İslam veya kendi tabirleri ile irticayı birinci düşman olarak gördüler. Ve irticacı yaftalaması ile Müslümanlara yaptıkları büyük zulümlerle bu Müslüman halkı bu etkileşim içerisine soktular. Batıdan ihraç edilen birtakım inanç ve anlayışları kabul etmeye insanları, devlet gücünü kullanarak, gerek silah zoru ile gerekse de tasfiye ederek süreç içerinde bu zihniyeti kabul etmek zorunda bıraktılar. Onuncu yıl marşında bir ifade var ’’on yılda, on beş milyon genç yarattık her yaştan’’ bu ifade bu etkileşimin halka nasılda kısa bir surede benimsetildiğinin çok açık bir ifadesidir.

Günümüze geldiğimizde Müslüman olduğunu her fırsatta gündeme getiren halk, batılı değerleri tamamen içselleştirmiş bir durumdadır. Laiklik, Sosyalizm, Demokrasi, Hümanizm ve daha nice batının ürettiği, ama hakkaniyet ölçülerine uymayan bir takım görece doğruları ihtiva eden düşünce ve inançlar, Müslüman halk tarafından hakkaniyetin kendisi olarak kabul edilmiş durundadır. Laikliği kabul etmeyene Demokrasi, Demokrasiyi kabul etmeyene Sosyalizm, Sosyalizm’i kabul etmeyene Kapitalizmi sunularak bu sübjektif doğrulardan birisi terci hakkı tanınarak batılı değerler benimsetilmiş durumdadır. Ve maalesef bu etkileşim bu gün zirve noktasına gelmiş durumdadır. Hayatın her alanında gerçekleşen bu etkileşimi, bu gün bütün halk katmanları tarafından benimsendiğini görmek, artık nerede ise tek hakikat oldu. Gerçek hakikatten uzaklaşan insanlar, izafi doğruları hakikatin kendisi olarak görmeleri garipsenecek bir durum değildir.

Yaklaşık olarak Türkiye deki İslam’i hareket mensupların çoğu da, bu etkileşime kendisini teslim etmiş ve kültürel emperyalizm dediğimiz bu yaklaşımın taşıyıcılığını üstenmiş durumdadırlar. Türkiye deki şuurlu bazı Müslümanları bu batılı değerlere eklemlemek için var güçleri ile mücadele etmektedirler. Tabii ki bu insanlar Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmak için bunu yapmamaktadırlar, ama ister bilinçli olsun ister bilinçsiz olsun gerçekleşen şey odur ki, insanlar artık temel ilkeler olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu İslam’ın temel prensiplerini bile sorgulayacak bir konuma geldi veya getirildi. Başta faizin haram olması gibi Allah’ın emirlerinin artık uygulanamayacağı, dinin kadın ve erkek için koyduğu mahremiyet ölçülerine artık gerek kalmadığı, genç kız ve erkeklerin flört yapmalarının bir sakıncasının olmadığı, İslam’ın tesettür emrinin değiştirilerek sadece başı kapatıp diğer vücut hatlarının görünüp görünmemesi, başını kapattığı halde daracık pantolon ve kısacık etekler giymek vb. daha nice örnekleri verebiliriz.

Kadını ve erkeği ile Müslümanların hayatlarına baktığınızda bu etkileşimin hangi boyutlarda olduğunu üzülerek de olsa görmekteyiz. İş hayatından tutunda evlerine, eğlencesine, giyim kuşamına, siyasetine, ekonomisine kadar hayatın bütün boyutları ile nasıl bu kültürel emperyalizm den etkilendikleri, acı bir tablo olarak ortadadır. Batılıların ve onların güdümünde olan idarecilerin yapamadığını bugün Müslümanım diyen insanlar yapmaktadırlar. Ve bu kültürün Müslümanlar içerisinde benimsenmesini isteyen batılı emperyalistler ise uzaktan bakarak zafer şarkıları söylemektedirler. İslam adına yapılan sözde hizmetler batı zihniyetini Müslümanlar içerisine taşımak, İslam hizmet anlayışını yozlaştırarak bunu batı emperyalizminin değirmenine su taşımaya dönüştüren bir realite ile karşı karşıyadır Türkiye deki Müslümanlar.

Kur’an’ı bile bu etkileşimden yola çıkarak anlamaya çalıştığımız için, gerek Hz. Peygamberin gerekse de diğer Peygamberlerimizin ortaya koydukları mücadele bizim için bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü batı kültür emperyalizminden etkilenmiş bir zıhın için, o şahsiyetlerin ortaya koyduğu mücadelenin modern çağ olan bu çağda uygulanması çok mümkün olarak görülmemesi pek tabii normaldir. Bu gün İslam da, demokrasi, sosyalizm, kapitalizm, feminizm ve daha nice batılı değer yargılarının olduğunu işte bu zihniyet savunmaktadır.

Biz Müslümanlar olarak değer yargılarımızı Allah’ın kitabı olan Kur’an dan almadığımız, Kur’an’i etkileşime kendimizi açıp değer etkileşimlere kendimizi kapatmadığımız sürece bu yanlışın karşısında durup onunla mücadele demeyiz. Ashabın Kur’an’a yaklaşımı gibi bir yaklaşım ortaya koyup, kendimizi, binliğimizi, bütün yönleri ile hayatımızı İslam’a teslim ederek, O’nu kendimize teslim almayarak ancak gereği gibi ve kâmil mümin olabileceğimizi unutmamalıyız. Teslim olmalıyız, batı emperyalizmine değil, ancak ve ancak Allah’a.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close