Yazılar_Article-Detail

SOMA’DAKİLER VE SON MODA ARABADAKİLER, KIRIN ZİNCİRLERİNİZİ!

Kölelikten Kurtulmanın Tek Yolu, Kulları Kullara Kul Olmaktan Kurtaran İslâm’a Teslimiyettir
 
Bu yazımda Soma’daki eli kara ama alnı ak işçi arkadaşlara “köle” gibi incitici bir ifade kullanmaktan hayâ ettiğim için, onlardan hiç bahsetmeyeceğim, kendini hür zanneden köleleri esas konu edineceğim. Bu yazıda Soma yok, Soma’yı da Dünyayı da sömüren zihniyetlerin teşhiri var. 
 
İslâm’ın köleliği icad etmediği, onu çok yaygın ve çeşitli zulümlere müsâit bir gelenekle dolu bulduğu halde, onu ıslah edip, kaynaklarını kurutmuş ve kısa zamanda kendiliğinden yok olacağı bir kapıyı açtığı halde, köleliği birden kaldırmadı, zarûret halinde ve geçici bir süre için de olsa onu câiz gördü diye eleştiren art niyetli insanlara her dönemde rastlanmıştır. Bu insanlar, samimi olsa, diğer din ve toplumlardaki kölelikle ilgili hüküm ve uygulamaları da gündeme getirirler ve İslâm’la ve müslümanlarla mukayesesini yaparlardı. Bunların hemen hepsinin derdi, “üzüm yemek değil; bağcı dövmek”tir. Bu insanlar, gerçekten insan onurunu, insan hak ve özgürlüklerini savunsalar, günümüzdeki -hem de en vahşi uygulamalarla mevcut olan- köleliğe cephe alırlardı.
 
 
Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
İsimlendirilmiş ve kurumsallaşmış “kölelik”ten başka, her zaman diliminde ve tabii günümüzde mevcut olan, fakat adı konmamış köle, câriye ve efendilik düzeni ve uygulaması vardır ki, bu klasik kölelikten daha fecîdir, çünkü bu tür kölenin beyni ve gönlü de esir alındığından, köleliğinin farkında bile değildir. Zâlim efendisine âşıktır bu gönüllü köle. Günümüzdeki insan çoğunluğunun rağbet ettiği ideolojiler, hep birer köle rejimidir. Komünizm ve sosyalizm, başta mülkiyet hakkı olmak üzere şahsî hürriyetlerin hemen hiçbirinin olmadığı, devletin ve komünist partisinin efendi, halkın da köle olduğu bir sistem değil midir? Kapitalizm, işçilerin kanını emen, halkı sömüren, paranın ve para babası kapitalistlerin efendi, vatandaşın köle olduğu bir sömürü düzeni değil midir? Demokrasi adına oynanan oyunlar ve kandırmacalar, köleliğin yapısını değil, ancak şeklini değiştirmiştir. Demokrasi, gerçekten uygulanıyorsa, kölelerin efendilerini özgür bir şekilde seçtiği; Türkiye’deki gibi uygulanıyor gözüken yerlerde ise, köleleştirilenlerin efendilerini seçtiğini zannettiği bir yönetim tarzından başka nedir ki? Demokratik rejimlere göre, özgürlüğün anlamı, kişinin efendisini seçme hakkıdır. Demokrasi ve hürriyet var; bireyler dilediği kimsenin kölesi olmakta serbesttir. Beşerî rejimler, yönlendirdikleri medya gibi sihirbaz değnekleri, direkt ve dolaylı yollardan kafa ve gönüllerini eğitip etkiledikleri halkları gönüllü köle haline getirmişlerdir. Halkın içinden hemen hiç kimsenin memnun olmadığı rejime, nasıl halkın kendi kendini idare etmesi denebilir, bilinmez ama öyle yutturulabilmektedir. Egemenlik kayıtsız şartsız paranın, üniformanın, medyanın, dış güçlerin, masonik kuruluşlarındır; ama kesinlikle ulusun, halkın değildir. Yönetimler, istediği kadar vergi isterler, diledikleri kanunu çıkarırlar, ülkeyi ve halkı kendi belirledikleri ölçülerle yönetirler. İstedikleri ülkeye ve diledikleri inanca karşı savaş açarlar, halka ve askerlik yapan erlere sadece “emredersiniz!” demek kalır. Halkın devletle ve devlet kurumlarıyla, özellikle polislerle ilişkisini ve mecburî eğitim, mecburî askerlik, mecburî vergi karşısındaki tavrını konuyla ilgili yönüyle değerlendirmek ilginç sonuçlara götürecektir.
 
Uluslararası emperyalizmi, NATO’yu, Birleşmiş Milletler’i, Uluslararası Para Fonu’nu, Dünya Bankasını, Avrupa Birliği’ni, ABD’yi ve bunların direktiflerini uygulamak zorunda olan ülkeleri ve ulusları düşündüğümüzde köleliğin global boyutu ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşına kadar Batının emperyalist ülkelerinin kendi ülkelerindeki nüfustan birkaç misli büyük çoğunluktaki diğer ülkeleri sömürgeleştirdikleri, işgal ettikleri ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini memleketlerine taşıdıkları, sömürdükleri insanları sadece bedenen değil, aynı zamanda beyinsel ve ruhsal yönden de köleleştirdikleri unutulmamalıdır. “Artık, o devirler geride kaldı, şimdi sömürgecilik yok” demek, ne kadar doğru olur? Sömürgecilik sadece şekil değiştirmiştir; daha ucuz, daha kalıcı, daha az risk taşıyan ve daha kapsamlı şekilleri icad edildiğinden klasik sömürgecilik ve klasik kölelik kabuk değiştirdi. Sanayileşmiş zengin ülkelerin geri bırakılmış yoksul ülkeleri sömürmesi ve adı konulmayan fakat çok kapsamlı işgali, en çirkin boyutlarda sürmektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülenlere ismen köle denmediğinden köleler köleliklerini fark etmemektedirler. Ortadoğu’nun müslüman halkları, kendi yaşadıkları ülkelerinde iki defa köle durumundalar. Ülkelerinin dış ülkelere köleliği yanında, başlarındaki rejimlerin de kendilerine köle muâmelesi yaptıkları bir gerçek. Bir başka deyişle, onlar, kölelerin kölesi durumundalar. Şâir de öyle diyor ya: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”     
 
 
Nefsine, arzu ve hevâsına, istek ve zevklerine tutsak/köle olan yığınların durumu, kişilerin ne kadar özgür olduğu ve özgürlerse bu özgürlüğün insanî ve ölçülü bir hürriyet mi, hayvanî bir özgürlük mü olduğu değerlendirilmelidir. Başta futbol olmak üzere çeşitli spor dalları, müzik, moda, sinema, yabancı dil, Batı kültürü, ideolojiler… hep köleleştirme araçlarıdır. Bireyler homo-ekonomikus haline getirilmekte, kalabalıklar tüketim toplumuna dönüştürülmekte, yani insan maddeye, eşyaya (dolayısıyla onları üreten ve satanlara) köle yapılmaktadır. Eşyalar, teknolojik aygıtlar, televizyonlar, bilgisayarlar mı insana hizmet eden cansız kölelerdir, yoksa insan bu araçların mı kölesi durumundadır? Bu soruya, insanların bunları elde etmek için nelere katlandıkları ve bunlara sahip olduktan sonra bu âletlerin hayatlarını ne oranda değiştirdiği ve bunlar olmaksızın yapamayan tutsak haline gelip gelmediğinin tesbit edilmesiyle cevap verilebilir.
 
Hayata ait hükümleri, ilâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmak, onlara kul-köle olmaktır. Allah’a hakkıyla kul olamayanlar, başkalarına kul-köle olacaktır. Sadece Allah’a kul olan ise, başka bütün kulluk ve köleliklerden kurtulup özgürlüğün en güzel hazzını tadacaktır. Sadece Allah’a kul olması gereken insan, insandan daha aşağıda olan nelerin kulu olmuyor ki?! Para, eşya, içki, uyuşturucu, kanun ve kurallar, örf ve âdetler, sigara ve kötü alışkanlıklar günümüz insanını kendine esir eden efendilerden sadece birkaçı. Aşk ve sevdâ da, köleliğin gönüllü kabulü, gönlün esâreti; kendini, çılgınca sevdiği kişinin irâdesine tümüyle teslim etmek… Tutkuların her biri de tutsaklık…
 
Çirkin kapitalist düzen, işçileri ücretli köle haline getirirken, memurluk da emir kulu olmak anlamına gelmekte. Kişilerin en temel hakkı olan ibâdet hürriyeti, örtünme hürriyeti, inandığını ifade edebilme, tebliğ edebilme, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevini icrâ edebilme, cihâd hürriyeti, gözlerini harama bulaştırmadan sokağa çıkma, harama girmeden ticaret yapma özgürlüğü olmayan insanların kafaları ve gönülleri ne kadar hür olabilir ki? Câriyelik kalktı deniyor. Aslında adı değişti, kimi hizmetçiler ve sekreterler gönüllü olarak bu görevi yürütürken, hediye karşılığı odalık hizmeti yapanlar var. Bu işi dobra dobra ve kiralama ücreti belli târifeye göre yapanlara fâhişe denilirken; aynı işi hediye karşılığı yapanlara bayan arkadaş, hanımefendi, metres veya sanatçı deniliyor. Esir pazarlarının yerini, güzellik yarışmaları, mankenlik ajansları, barlar, pavyonlar, magazin sayfaları ve televoleler almış, beyaz kadın ticareti sadece isim değiştirmiş, keyif düşkünü insanın eskiden esir pazarından sık sık câriye alarak yaptığının çok daha çirkinini, hiçbir sınır tanımadan, isterse her gün ve daha ucuza vizite ücreti vererek günümüz insanı yapabilmektedir. Eskiden bu iş satın alınarak yapılıyordu, şimdi kiralanarak. Ama eskiden kadın köle/câriye sadece satın alanın sayılıyordu, şimdi orta malı olarak herkesin. Bu işler, vergisi alınarak yasal halde yapıldığından câriyeliğin en çirkinin resmî olarak sürdüğünü görmemek mümkün mü?
 
Ama bütün bunlar, kölelik değil; tam tersine özgürlük olarak sunulabilmektedir. Anadolu’yu işgal edenler, Afrika’yı sömürenler, Afganistan’ı yerle bir edenler de oralara medeniyet götürmek, oradaki insanları kurtarmak, uygarlaştırmak, özgürleştirmek adına yapmadılar mı bunları? Fransız devriminden yana, eşitlik, hürriyet, adâlet gibi parlak laflarla modern kölelik oluşturulmadı mı? Sonra kafalar bile köleleşti; “Apaçiler (kızılderililer) vahşîdir, Afrikalılar da yamyam. Zenciler mi? Onlar da akılsız serseri grubu… Batılılarsa; kahramandır, süpermendir, üstündür, yani efendi…” Artık, geri bırakılmış ülkelerin köle psikolojisine sahip insanı, efendilerine öyle âşıktır ki: “Bir yolunu bulsak da özgür Avrupa’ya kapağı atsak!”, “Keşke Amerika vatandaşı (gibi) olabilsek!”, “Arapça’yı ne yapacaksın, İngilizce çok önemli arkadaşım…” Yeni dünya kölelik düzeninin köleleştirdiği yığınların efendilerine duydukları hayranlıkları “köle zihniyeti”nin dışında neyle izah edebiliriz? Efendilere duyulan bu aşk olmasa kaka kola bu kadar yaygınlaşabilir, Mc Donalds’lar adım başı hamburger dükkânı açabilir, kişiler Amerikan bayraklı tişörtleri sevgiyle giyebilir miydi? Onların modalarına, ideoloji ve ahlâk(sızlığ)ına özenilir miydi?    
 
İnsan, köleliğe râzı olunca, muhakkak onu emri altına alacak efendiler çıkacaktır. Müstaz’aflığı kabul eden bir yapı içinde ezilip büzülmüş ve karşısındakini gözünde büyütmüş biri, takvâ sahibi mütevâzi bir mü’minle karşılaşmadıysa, kölelik halkası geçirsin diye boynunu efendi adayına uzatmış demektir. Böyle bir durum, müstekbirlerin arayıp bulamadığı bir tavırdır. İnsanlar sadece bacaklarının arasından hadım edilmezler, esas iğdişlik, kafalarda ve gönüllerde yapılıyor. Darağaçlarıyla, İstiklâl mahkemeleriyle, takrîr-i sükûnla, tek parti faşizan baskılarıyla,  her on yılda bir yapılan ihtilâl ve darbelerle, olağanüstü haller ve sıkı yönetimlerle, tek tip insan oluşturmaya yönelik baskı ve dayatmalarla yetişen nesillerin köle karakterinin dışında bir yapı oluşturmaları çok zordur.
 
“Büyük balık küçük balığı yutar.” Yaşadığımız çağın, acımasız ve çıkarcı asrın felsefesi bu. Allah’a hakkıyla kul ol(a)mayan, kendinde güç görüyorsa efendilik taslayacak, başkalarını kendine köle edinecek; yok kendini güçlü görmeyen müstaz’af ise, mutlaka bir efendi bulup ona kul-köle olacaktır. Askerî hiyerarşi gibi, bir üstün bir altı köle görmesi… İşçi patronunun, memur âmirinin, asistan profesörünün, çocuk babasının, kadın kocasının kölesi.Vatandaş devletin, devlet hortumcuların ve dış güçlerin… Gücü yeten yetene… Müstaz’af-müstekbir, ezen-ezilen ilişkisi, yani köle-efendi uygulaması! Kravatlar kölelik tasmaları, diplomalar kölelik belgeleri mi acaba?
 
“Altına, gümüşe ve lükse kul-köle olan insan helâk olsun!” (Tirmizî, Zühd 42; İbn Mâce,  Zühd 8). Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak lafla olmuyor. Üzerindeki Amerikan blue jeani, elindeki Amerikan sigarası, içtiği kaka kolası ile Amerika karşıtlığı, Amerika için bir baraj kapağıdır. Dolar efendinin karşısında iki büklüm olup eğilmeyecek kaç özgür insan çıkar toplumda? İnsanlar niçin köle gibi çalışıyorlar? İyi bir ev, bir araba ve buna benzer bazı maddî şeyler için mi? Öyleyse insan arabanın veya evin kölesi mi oluyor? Kim kime hizmet edecek? Araba insana mı, insan arabaya mı? Çeşitli oyunlar ve chat yapmak gibi tutsak edici özelliğiyle bilgisayar mı insanın her emrini yerine getiren sessiz kölesi, yoksa farkında olmadan insan mı onun kölesi? Televizyonun düğmesine hükmedemeyen, ama programların saatine göre akşamdan sonraki hayatını ayarlamak zorunda kalan insan, televizyonun kölesi olmuyor mu? Amerika, ta uzaklardan kovboycasına attığı Hollywood marka kementleriyle, dünyanın öteki ucundaki, evinde veya sinemada koltuğuna yaslanmış insanı esir mi alıyor dersiniz? Nelerin tutsağı olduğumuz nelersiz yapamayacağımızı düşünerek, alışkanlıklarımızı, evimizi, işimizi, giysilerimizi, yiyip içtiklerimizi, kafa ve gönlümüzü bu anlayışla gözden geçirerek değerlendirebiliriz. Tabii bunu değerlendirebilmek için de özgür bir terazi gerek.
 
Bütün bunların yanında, bir de madalyonun diğer tarafına göz atalım: Günümüzde özgürlük de bir put, bir efendi haline gelmiş; insan da, özgürlüğün kölesi! Şâir de öyle diyor ya: “Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten.” Günümüzde “özgürlük” denen şey; çoğu insan açısından nefse, arzu ve hevâya köleliğin adından başka bir şey değil! Hiçbir şeyi beğenmeyen, kendinden başka adam tanımayan, herkesi eleştiri kılıcıyla doğrayan, isyankâr, büyüklere saygı, ana-babaya hürmet, dinî ahlâk… tanımayan ukalâ gencin bütün bunları ne adına yaptığını sorarsanız, cevap tek kelimedir: Özgürlük! Günümüzde, özgürlük putunun kulu olan gençlere göre, bağımsızlık ve özgürlük demek, kural ve sınır tanımamak, özellikle de İlâhî hududu çiğnemek demektir, nefse/hevâya bağımlılık demeye gelmektedir. Söz veya davranışla “Allah’a kulluk” eleştiriliyor; nefse kul olanlar tarafından, nefse ve daha birçok şeye… Allah’ın kulu anlamında “abdullah” olamayanlar, abd-i abd veya daha çirkini, abd-i ABD oluyor. Allah’ın kulu olmak yerine, emir kulu olmayı tercih ediyor. Bir kulun kula kulluk yapması kadar kulu alçaltan şey yoksa; sadece Rabbe kulluk kadar yücelten bir şey de yoktur.     
                      
Bireyin özgürlüğü, öncelikle beynin özgürlüğüyle sağlanır. Önyargılarının, hevâsının, düzenin, âdet ve alışkanlıkların sağlıklı düşünceye prangalar vurduğu durumda özgürlük, köleliğin maskeli halidir ancak. Giyeceği bir kıyafeti ta Paris’teki modacıların yönlendirdiği, onların izni olmadan giyeceği elbiseyi bile seçemeyen bir kadın, ne kadar özgür olabilir?
 
Aslında, insan için mutlak özgürlük yoktur. Sınırsız hürriyet isteği, insanlıktan çıkma arzusu demektir. İstediği yerde anırmak ve istediği yere pislemek özgürlüğü ancak eşeklere aittir, onlara özenen kişi ancak bu tür bir hürriyet hasreti çeker. İnsanî hürriyet, başka insanların hürriyetlerinin başladığı yere kadardır denilir ama, öncelikle “Rabbinin çizdiği sınırlar kadardır” hükmü unutulur. Bu ölçü olmayınca, özgürlük istekleri çatışınca hakem kim olacaktır? Sözgelimi, günümüzde kadınların istediği gibi açılıp saçılma özgürlüğü, erkekleri tahrik edecek şekilde sokağa çıkma hürriyetleri vardır. Peki, müslüman bir erkeğin günaha girmeden sokağa çıkma hürriyeti ne olacak? Hangisinin özgürlüğü, diğerini sınırlayacak, kim, kimin lehine kendi özgürlüğünden vazgeçecek? Bu, sadece, sokakta ve yalnız gözleri korumakla sınırlı değil elbet, gayri İslâmî tüm ortamlar için sorunun özü bu; kime göre hürriyet, kime ve ne özgürlüğü?
 
 
Hak Verilmez, Alınır; Zincirler Müslümanca Direnişle Kırılır!
Allah, âlemlerin rabbidir; O, rahmân ve rahîmdir. Kullarına büyük merhametinden dolayı, onlara sayılmayacak nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir kısmına temel insan hakları denir. Bunlar, din emniyeti, nefis emniyeti/can güvenliği, akıl emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyetidir. İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır. Bütün insanlar, doğuştan bu haklara sahiptir; bu hakları yaratıcıları Allah vermiştir, kimsenin bu hakları insanın elinden almaya hakkı yoktur.
İslâm’ın dışındaki bütün beşerî düzenler, bu hakların bir kısmını insanlara lutfediyor gözükürken, kendi çıkarlarını zedelediğini düşündükleri nice hakları gasbetmektedirler. O yüzden İslâm’ın dışındaki tüm düzenler ve dünya görüşleri zulüm; bunları uygulayanlar da zâlimdir. “Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”(5/Mâide, 45). Totaliter rejimlerde kişilere ve gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı elinde bulunduranlardır. Onların lutfedip verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise talep bile edilemez. Demokrasilerde ise, haklar, kanunlarla verilir, kanunlar da halkın irâdesine dayanır.
 
Hakk’ın değil de; halkın irâdesine dayanan sistemin Hak düzeni olamayacağı bir tarafa, iddia edildiği gibi, kanunların yapılışında olsun, işleyiş ve uygulanışında olsun halk iradesinin dışında güçler devreye girmektedir. Kurtlar sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken, diğerleri avuçlarını yalarlar. Silâhı, sermayeyi, medyayı, locaları, örgütleri ve iktidarı elinde tutanlar, aralarında uzlaşarak haklarını (hak etmediklerini) alırken, bunlardan mahrum olanlar açıkta kalmaktadır. Demokrasilerde de, faşizan ve totaliter rejimlerde de olduğu gibi hak verilmemekte, gücü olanlar tarafından alınmaktadır. Zulüm yönüyle temelde beşerî düzenler arasında bir fark yoktur; sadece hakları paylaşan sınıflar, zâlim ve sömürücü gruplar değişmektedir.
 
Kâğıt üzerinde kalan, insanları susturmaya ve kandırmaya yarayan bazı anayasal haklar, uluslararası haklar, insan hakları evrensel bildirileri, insan hakları kurumları… koyunları belirli istikamete sürmek için çobanın elinde tutarak sadece göstermekle yetindiği otlara benzemektedir. Medyanın haktan hukuktan bahsetmesi, bazılarının nutukları, insan hakları savunucuları(!) da kaval çalan çobanlar, çoban yardımcıları ve işbirlikçileri.
 
“İnsanların, inanç hürriyetleri sınırlandırılamaz, herkesin inandığı gibi yaşama hakkı vardır, herkesin okuma hakkı ve hürriyeti vardır…” anayasalarda buna benzer daha nice madde vardır ki, haksızlık/zulüm hak maskesi taksın. Uygulamalar ise… Başörtüsü ile okumak isteyen, ya da öğretmenlik, doktorluk… yapmak isteyen kızların durumu bile örnek olarak yeter. Ama egemen güçler (medya, kapitalist sermaye, bürokratlar ve iktidar) benimsemiş olsa, bunları hak kabul etseydi, başörtülü bayanların kamu haklarından veya öğrenim haklarından mahrum kalmaları söz konusu olmazdı. Hak anlayışı ve hakkın hâkimiyeti en azından bu konuda farklı olurdu.
 
Güçlülerin insafa gelip müslüman halka haklarını vermelerini bekleyenler, cehennemde köşk bekleyenler gibidir. “Hukuk devletinin kurumları hakları korur, demokrasi, halkın yönetimidir, mahkemeler, hâkimler, kanunlar…” mı? Güldürmeyin insanı. Bunlar, haksızlıkların emniyet sibobudur, barajlarıdır. İç ve dış hukuk konusunda yine yukarıda sayılan grupların hevâ ve istekleri söz konusudur. Demokrasiler dahil, bütün beşerî düzenlerde, etkili ve yetkili kimseler, insanların haklarını kendi hevâlarıyla kanunlaştırmışlar, bunun dışında kimsenin bir hakkını kabul etmeyecek düzenleme ve yasaklar koymuşlardır; Bu da yetmemiş, eski müşrikler gibi acıktıklarında elleriyle yapmış oldukları helvadan kanunları/putları yiyivermişlerdir. Doymayan iştah sahibi oldukları ve helvayı da çok sevdikleri bilinirse, kendiliğinden bunun sona ereceğini beklemek, kıyameti beklemektir.
 
 
İnsanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insana hiçbir ideolojinin veremeyeceği gerçek haklarını vermiştir; kadın-erkek, Arap-Acem, beyaz-zenci, yönetici-yönetilen, zengin-fakir, soylu-garip… gibi ayrımların tümünü reddederek. Kula kulluğun her çeşidini, tahakküm, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Rabbimiz, kul hakkını ihlâl etmeyi af kapsamı dışında tutmuş, insanı yaratıklar içinde en yüce mevkiye yerleştirmiştir. O yüzden, Allah’ın hudûdunu korumadan, şeriatın emir ve yasaklarını dikkate almadan, Kur’an ahlâkını tatbik etmeden insan haklarını, kul hakkını savunmak, demogoji yapmaktan, yapılan zulümleri maskelemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, “hudûdullah” korunmadan “hukukunnâs” korunamaz.
 
 
Allah’ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya kimsenin hakkı yoktur. Ama, mazlumların dilenerek haklarını geri alabildiklerini tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın tanımında Hakk’ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine dağıtamaz/dağıtmaz. Hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak istiyorsak, Hakk’ın emri doğrultusunda cihad, hem hakkımız hem görevimizdir.
 
Unutmamak gerekir ki, “hak”dan önce “ödev” vardır, sorumluluk vardır. Allah’ın üzerimizdeki haklarını hatırımızdan çıkarmamalı ve O’na karşı görevlerimizi kuşanarak, emanete ihanet etmediğimizi isbat etmeli; kulluk bilinciyle diğer kulların haklarına da riâyet edip, elinden ve dilinden güven duyulan insan olmalıyız. İşte o zaman hak yerini bulacak, hak ettiğimiz yere Hakkın yardımıyla ulaşacağız. Bâtılı söküp atmak da bizim kulluk görevlerimizden biri olduğun-dan bâtılı reddetmeyi, bâtılla mücâdeleyi mü’min olmak için olmazsa olmaz bileceğiz.
 
 Hakkı bâtılın tepesine indirip, bâtılın beynini darmadağın edeceğini ve böylece bâtılın yok olup gideceğinibelirten (21/Enbiyâ, 18) Allah’tan bu görevde bizleri memur etmesini, memur ettiğini düşünüyorsak, görev bilincini kuşanmamıza yardım etmesini istememiz gerekiyor.
 
Allah’ın hükmünün hakem olmadığı bir ortamda, müslümanın müslümanca yaşama hürriyeti elinden alınmış, ona zulmedilmiş olmaktadır. Kâfirin de elbette cehenneme gitme özgürlüğü vardır, dilediği gibi inanma ve yaşama hakkına sahiptir, ama başkalarını ifsâd etmediği, bireysel fesâdını topluma taşımadığı müddetçe. Fesadın pis bir mikrop gibi başkalarına yayılması, “fitne”nin ortaya çıkması demektir. Müslümanlar böyle bir ortama giden yolları tıkayacaklar, tıkamaya çalıştıkları halde veya kendi inisiyatifleri dışında oluşup büyüyen toplumsal fesat/fitne yayıldıysa, bunu kaldırmak için savaşacaklardır: “Fitne tamamen yok edilinceye ve din de (kulluk da) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşın. Şayet vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/Bakara, 193)  
   
Hükümdara: “Senin kölesi olduğun şehvet, mide, öfke, hırs… gibi şeyler, benim kölemdir; sen benim kölemin kölesi, ben de senin efendinin efendisiyim” diyebilen ve onun ihsânına ihtiyaç duymayan kişi mi, yoksa hükümdar mı daha özgürdür? Kul-köle, sahibinin istediğini ve emrettiğini yapar. Onun sahibi varken, kendi arzusu, isteği olmaz. Başka tüm kullukları reddedip sadece Allah’a kulluk yapma bilincinde olan mü’min de, irâdesini Allah’ın hükmüyle sınırlamalı, O’nun tâyin ettiği alan içinde hürriyetini kullanmalıdır. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)     
 
“Münâfığa ‘seyyid/efendi’ demeyin. Çünkü o sizin efendiniz olursa, Aziz ve Celil olan Rabbinizi gazaplandırmış olursunuz.” (Buhârî, Edebu’l-Müfred, II, hadis no: 760)      
    
Müslümanların çoğunluğunun ictihadına göre, savaş esirleri konusunda, İslâm’ın ve müslümanların maslahatına ise, savaş esirlerinin köleleştirilip gâzilere dağıtılmasını imam veya vekili uygun görebilir. Tarihte müslümanların kölelik uygulaması, kaynak itibarıyla esir kamplarının  alternatifi olarak  değerlendirilmelidir. Önce, unutulmamalıdır ki, köleliği icad eden ve onu ilk uygulayanlar müslümanlar değildir. Din, köleliğin koruyucusu ve devam ettiricisi değildir. Kölelik, devletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturduğu bir kurumdur. Şimdi düşünelim. Bir savaş oldu. Müslümanlar esir aldı ve onlardan esir aldılar. Esirlere yapılacak muâmele seçeneklerini sayalım: a- Esirlerin hepsini öldürmek, b- Esir kampları, c- Kendi memleketlerine serbestçe dönmelerini sağlamak, d- Ganimet olarak gâzilere dağıtmak. e- Mübâdele, yani esirleri karşılıklı olarak değiştirmek. Son şık, o devirlerde istisnâlar dışında uygulanmıyordu. Ayrıca, kölelik yadırganmıyor, kimse onu çirkin bir şey saymıyor ve savaşa katılan kimse, ölümü göze aldığı gibi köleliği de ihtimal olarak görüyordu.
 
İslâm, Peygamber zamanındaki sosyal, psikolojik zorunluluk dolayısıyla kölelik konusunu iki merhalede ele aldı. İlk merhale; köleliği ıslah, kölenin de insan olduğu zihniyetini herkese kabul etttirmek ve rûhî hürleştirme. İkinci merhale, ideal olan durum ki, tüm köleleri ve tüm insanları hürleştirme, Allah’tan başkasına kulluk yapılmasına engel olma aşaması. Tarihteki müslümanların kabahati, birinci merhale konusunda çok az olmakla birlikte, esas olarak, ikinci aşamaya geçmeyi çok geciktirmek olmuştur.
 
Aslında dünyanın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince esir kamplarının durumu, oralardaki vahşet hâlâ unutulmamıştır. Uzağa gitmeğe hâcet yok. Ağır sıklet güreşçisiyle küçücük bir çocuğun güreşi şeklindeki, Amerika’nın Afganistan’daki rezilce ve alçakça gâlibiyetinden sonra Afgan esirlerini alıp götürdüğü Guantenamo esir kampında insanlık dışı durumları gözümüzün önüne getirelim ve bunu asr-ı saâdetteki kölelerin haklarıyla ve onlara yapılanlarla karşılaştıralım. İsrail adı verilen Ortadoğudaki vampirin işgal ettiği yerlerde tutukladığı Filistin’li müslümanlara esir kamplarında, tutukevlerinde neler yaptığını düşünelim; bunu müslümanların kölelerine yapmak zorunda olduğu Kur’anî prensiplerle ve Sünnetteki uygulamalarla mukayese edelim. Ne çabuk unuttuk, daha dün Saraybosna’da, Sırpların ve Hırvatların, müslüman esirleri aylarca esir kamplarında aç ve susuz bırakmaları, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. “Allah’tan korkan, kul hakkını bilen ve zulmün her çeşidinin haram olduğu bilincinde olan bir müslümanın kölesi olmayı mı, yoksa esir kamplarında günümüzde bile sürdürülen uygulamayı mı, hangisini tercih edersin?” diye savaştan mağlup olarak çıkan esirlere sorup anket yapalım, sonuç ne çıkar dersiniz? Köleliği şeklen kaldırmak yetmiyor, savaş esirlerine alternatifler getirmek ve köleliğin her çeşidine, her ne ad verilirse verilsin karşı çıkıp modern köleliğin kaynaklarını da kurutmak gerekiyor.
 
Görüldüğü gibi müslümanların işi hayli zor. Görünmeyen zincirleri kırmak, işgal altındaki beynini ve gönlünü öncelikle kurtarmak, köleleştirilen çoluk çocuğunu, müslümanları ve tüm insanları Allah’a kulluğun dışında tüm tutsaklıklardan kurtaracak çalışmalar yapmak… Öyleyse hâlâ ne diye gündelik işlerle oyalanıyorsunuz? İşiniz, okulunuz mu var? İşinizin mi kölesisiniz ki, bu mâzerete sığınıyorsunuz? Haydi, içinizdeki ve dışınızdaki, kendinizdeki ve çevrenizdeki, müslümanlardaki ve diğer mazlumlardaki zincirleri kırmak için çalışmaya.
 
Allah’ın dışındaki tüm kulluk ve bağlardan arınmaya ve tüm esâret zincirlerinden kurtulmaya çalışanlara selâm olsun!

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İlginizi Çekebilir

Close
Close