Yazılar

Cahiliyyenin İzzet ve Şeref Anlayışı

Allah insanı şerefli olarak yarattı. Yaratılmış varlıklar arasında insanı seçerek onu şerefli kıldı.

Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık. (İsra 70)

Maymundan geldiklerini iddia ederek maymunlardan olmakta şeref arayanlar söz konusu olduğu gibi, Ashabı Kehf’in köpeği Kitmir olamadığı için salya sümük ağlayanlar çıktığı gibi, “Türkiye de ve geri kalmış diğer ülkelerde bir insan olacağına Avrupa da köpek olsaydım” diyenler de çıktı tarih sahnesine. Allah’ın kendisini,  insanlardan kılarak verdiği şerefi kendisi için yeterli görmeyen bu ve benzeri zavallılar, izzet ve şerefi insana hizmet için yaratılan ve izzetten nasibi olmayan hayvanlardan olmakta aramaktadırlar. Bu konuyu fazla deşmeden asıl konumuza denerek cahiliyye algısının izzet ve şeref anlayışlarını tahlil edelim. Cahiliyye toplumlarının izzet ve şerefi nerelerde aradığını en önemlilerini gündeme getirmeye çalışalım;

  1. İZZETİ PARANIN VE MALIN YANINDA ARAYANLAR;

Çok para ve mala sahip olmanın kişiyi şerefli kıldığına inanalar nice insan vardır. “Ah bende bir zengin olsaydım” diyerek iç geçirenler ve “neden zengin bir insan değilim” diyerek Allah’a hesap soranlar var. Zenginliği ve çok mala sahip olmanın getirdiği şeref ve şandan mahrum kaldığı için ah çeken insanlarımızın sayısı hiçte az değildir.

“Ah Bilg gest olsaydım” diyen, “keşke Sabancı holdinglerinin sahibi olsaydım,”  “ah ne olurdu da Rahmi Koç olsaydım” diyerek zenginlikte ve malda izzet ve şeref arayanlar sözüm ona hiçte azımsanamayacak adları Müslüman adı olan nice kitleler var.

Kitabımız Kur’an, Kârun kıssasını, bahçe sahipleri kıssasını, irem bağlarını gündeme getirerek izzetin bunlarda olmadığını, bunların sadece bir imtihan vesilesi olduğunu gündeme getirir. Ama buna rağmen bizim insanımız şan ve şerefin ancak malda ve parada olduğuna inanmaya devam ederler.

 

  1. İZZETİ MAKAMLARDA ARAYANLAR;

Makam ve mevki sahibi olmanın kişiyi şerefli yapacağına inananlar, bu makamlara sahip olmak için birbirlerini yiyorlar. Çünkü bu insanlara göre insanın şan ve şeref sahibi olması ancak ve ancak sahip olduğu makam ile orantılıdır. Ne kadar büyük bir makamı işgal ediyorsan o kadar şerefli oluyorsun bu insanlara göre. Dolayısıyla da en üst makama ulaşarak en şerefli insan olmak için, her türlü hile, alavere ve dalavere yapmak meşru oluyor bu insanlar için.

Aynı durum askerler içinde söz konusu. Herhangi bir asker, bir üst veya daha doğru bir tabirle en üst rütbeyi taşıyarak daha şerefli bir insan olmak için didinip duruyor. Yıllarca, yüksek rütbeli birisi olmak için çabalayıp duruyor. Gecesini gündüzüne katıyor. Nice insan onuruna yakışmayacak, hele bir Müslüman için asla caiz olmayacak hususları, cürümleri işleyerek şerefli bir insan olmak için didinir durur.

Aynı durum Bürokratlar için de geçerlidir. Bunlarda mücadelelerine az şerefli olan görevlerden başlayarak sırasıyla kaymakam, vali, vekil, bakan, başbakan ve nihayetinde de cumhurbaşkanı olmak ve neticede en şerefli insan olmak için yıllarca çabalayıp duruyor, çoğunlukta bu hedefine ulaşamadan bu dünyadan göçüp gidiyorlar. O çok istedikleri en şerefli insan olma hedeflerine ulaşamadan. Bunlarda yine bu hedeflerine ulaşmak için nice naneler yiyorlar.  Hak-hukuk tanımadan, nice tanıdıklarını kayırarak, nice rüşvet olaylarına karışarak, nice ihale leye fesat karıştırıyor, nice zulümlere ya göz yumarak veya bizzat işleyerek zulmediyorlar. Ama olsun yolun sonunda kutsal bir heder var. En şerefli insan olmak!

Memur olan kimseler içinde benzer şeyleri söylemek mümkün. Memurlar da, bir üst müdürlükte ve neticede de genel müdürlükte görev almanın kendileri için en büyük şeref olduğuna inanıyorlar. Memurluk hayatları bir üst müdürlüğe atanarak, daha şerefli bir insan olma hayalleriyle geçiyor. Onlarda diğerleri gibi bu şerefe ulaşmak için ne yalakalıklar yapıyor, kraldan daha çok kralcı olmak için çabalayıp duruyorlar. Onlara göre her ne kadar bu kendilerinin yaptıkları onur kırcı bir iş olsa da, netice de en şerefli insan olmak var, bunun için katlandıkları bütün bu onur kırıcı durumlar ulaşacakları hedef için değer.

 

  1. İZZETİ BİR IRKA MENSUBİYETTE ARAYANLAR;

Türk ırkına mensup olanlar, Türk olmak bir şereftir diyerek şerefli olmanın belirleyici unsuru olarak Türklüğü görürken, Arap ırkına mensup olanlar da, Peygamber bizden gönderildi, Kur’an bizim dilimizle indirildi, İslam dininin ilk temsilcileri biziz diyerek şan ve şerefin ancak Arap olmakta mümkün olacağına inanmaktadırlar.

Bu anlayıştan dolayıdır ki, yıllarca bu ülkede ilköğretimde bütün çocuklara “Ne mutlu türküm diyene” dedirttiler. Çünkü Türk ırkına mensup olmak insanı en şerefli insan yapıyordu. Türk olmayanlar ise bu şereften mahrum kalmışlardı. Türk ırkından olmasalar da kendilerini Türk olarak görmeli, Türk olmanın yüce bir şeref olduğuna inanmalı ve kendilerini Türk görerek bu şerefli insan kervanına kendileri de katılmaları gerekir. Geldiğimiz noktada da hala hâlâ bu anlayışın bu topraklarda en fazla pirim yapan bir anlayış olduğunu görmekteyiz.

 

  1. İZZETİ HERHANGİ BİR PARTİYE ÜYE OLMAKTA ARAYANLAR;

Kimileri Atatürk’ün partisi olduğu için chp’li olmanın şeref olduğunu söylerken, kimileri de 16 yıl iktidarda kalma başarısı gösterdiği için akp’li olmanın kişiyi şerefli kılacağına inanmaktadırlar. Kimileri şerefli Türk ırkını savunduğu için mhp’li olmakta, kimileri de daha şerefli ve mazlum kürt ırkını savunduğu için hdp’li olmakta görüyor izzet ve şerefi. Hayatta, bu şerefli! partilerin şerefli! bir temsilcisi olarak tükeniyor gidiyor. Kendilerini şerefli görülen parti mensupları, doğal olarak da diğer parti mensuplarını şereften yoksun olarak görüyor ve şeref kazanmak için kendi partilerine gelmesi için propaganda yapıyorlar. Bu anlayışın temsilcileri de diğerleri gibi, her türlü ahlaki, insanı ve İslami duruştan mahrum hareket ederek, adeta bir düşmanla mücadele ediyormuşçasına birbirleriyle mücadele ediyorlar. Ama olsun, her ne kadar bu mücadele meşru zemin içerisinde yürümüyorsa da neticesinde şerefli olmak var! Ulaşılacak hedef yüceyse, çekilen sıkıntılar kutsaldır!

 

 

  1. İZZET VE ŞEREFİ BEŞERİ İDEOLOJİLERDE ARAYANLAR DA VAR!;

İnsanların kimileri, laikliği insanlık için bir şeref görürken, kimileri, demokrasiyi görmekte, kimileri sosyalizmi görürken, kimileri de liberalizmi görmektedirler. Kimileri batı tarzı yönetimleri şan ve şeref görürken, kimileri de doğu tipi krallıkları görmektedir.

Her kesim, şerefli bir insan ve şerefli bir hayata ancak kendi ideolojilerinin kabul edilerek uygulanmasıyla ulaşılabileceklerine inanmaktadırlar. Bunun için de bu şerefli(!) davalarını ucunda ölmek ve öldürmekte olsa uygulamak ve uygulatmak istemektedirler. Kendi ideolojilerinin kendilerine kazandırdığı şerefi başka insanlarında kazanması için, çırpınıp durmaktadırlar. Rakipleri kendi istekleriyle bu şerefli ideolojiyi kabul etmiyorsa, zorla dayatarak, baskı uygulayarak kabule zorluyorlar. Neden? Çünkü her insan şerefli olmalıdır! Ve genellikle insanlar kendilerini şerefli kılan anlayışın hangisi olduğunu bilmemektedirler! Bilmedikleri içinde karşı çıkıyorlar! Bunun içinde bu cahil insanlara gerektiğinde baskı yaparak kendileri için de hayırlı olan, kendilerini şerefli bir insan konumuna çıkaracak olan bu ideolojiler benimsetilmesi gerekir ki insan şeref kazanabilsin!

 

  1. İZZETİ BİR TAKIMA MENSUBİYETTE ARAYA İNSANLARIMIZ VAR;

Kimileri falan takıma mensup olmanı bir şeref olduğuna inanırken, kimileri de diğer takıma taraftar olmakla kişinin ancak şerefli olacağına inanıyorlar. Cahiliye toplumu için izzet ve şerefin arandığı yerlerden biride de takımlar olmaktadır. Bunun içindir ki kendi tuttuğu takım için “Falan takımlı olmak bir şereftir” demekte, hele birde takımı ülke ve dünya çapında başarılar elde etmişse daha bir gurur ve onurla kendisini o takıma nispet eder. Böyle bir takımın taraftarı olmak da inanı şerefli kılacağına inanırlar. Bunun için de rakip takımı tutarak şereften yoksun olan diğer insanlara çağrıda bulunur, onlarla kıyasıya bir tartışmanın içerisine girer ve neticede onlarında kendisi gibi şerefli olmaları için kendi tuttuğu takımı tutarak şerefli olmalarını isterler.

Bu şeref anlayışı öyle bir anlayıştır ki, kendisini şerefle nispet ettikleri takımları için, maddi ve manevi fedakârlıklardan da kaçınmazlar. Saatler öncesinden gidip para verip bilet almak ve maçı beklemek, deplasman maçlarına katılmak için şehir ve yurt dışına çıkmak, takıma ait olan simgeleri taşımak, yine kulübün mağazalarından alışveriş yapmak, fikri olarak takımı savunmak, takımın tv kanallarını takip etmek gibi bir sürü fedakarlığa rağmen yapılır. Neden? Çünkü bu şerefe nail olmak için ne yapılsa azdır da ondan!

 

  1. İZZETİ UNVANLARDA ARAYANLAR DA SÖZ KONUSUDUR;

Yine cahiliye toplumunda yaşayan insanlardan bir kısmı, izzet ve şerefin adresi olarak kendilerine verilen unvanlarda olduğuna inanmaktadırlar. Bu insanlar, karayer sahibi olmayı şan ve şerefin adresi olarak görülüyor. İşte bu şerefe nail olmak için insanlar her türlü fedakarlığı yapmaktadırlar. Mastır yapmak, doçent olmak, doktor olmak ve nihayetinde de profesör olmak bu insanlar için en büyük şeref olmaktadır.

Bu insanların algı dünyalarında, profesör olmak en büyük şeref olduğu için, bu sıfatı taşıyan insanlara her türlü hürmeti gösterirler. Kendilerinin de bu şerefe haiz olmaları için canla başla çalışırlar. Bu sıfata haiz olmak için belirlenen prosedürleri titizlikle yerine getirirler. Ömürlerinin büyük bir kısmını bu şerefe nail olmak için didinip dururlar.

Asıl izzetin ne olduğunu unutanlar, dünyada var oluş gayelerini unutanlar bu şekilde basit ve kişiyi asıl şereften mahrum bırakacak alanlarda izzet ve şeref arayıp dururlar.

 

  1. DÜNYA NİMETLERİNDE İZZETİ ARAYANLAR;

Bindiği arabanın modelinde de izzeti arayanlar söz konusu olduğu gibi, içinde oturduğu lüks evin bulunduğu semtten arayanlar da söz konusudur. Kimileri için sahip olacağı itibarlı bir eşte, kimileri içinde sahip olduğu çocukların sayısında, kimisi içinde kullandığı telefon ve sahip olduğu ev eşyalarında olduğuna inanırlar. İşte bunlar cahiliye düşüncesinin izzet ve şeref anlayışıdır.

Cahili algılar, insanları asıl görevlerinden uzaklaştırıp maddeye ve eşyaya kul köle yapan bu anlayışın içerine sürüklüyor. Allah’a hakkıyla kulluk/ibadet yapılmasında izzeti araması gerekenler, eşyaya kullukta izzet ve şerefi arıyorlar. Eşyayı asıl görevi olan kullukta kullanması gereken insan, maalesef eşyanın kulu kölesi olarak sapkınlığın bir başka boyutunu yaşıyor.

 

  1. İZZETİ KAFİRLERİN YANINDA ARAYANALAR DA SÖZ KONUSUDUR;

Kendini İslam’a nispet eden nice insanlar da yasaklandığı halde kafirlerin yanında izzet ve şeref aramaktadırlar.

Kimileri batılı kafir devletlerle kurulacak olan ittifaklarda ararken, kimileri de İsrail terör devleriyle kurulacak olan ilişkide görmektedirler. Batılı devletler ile kurulan sıcak ilişkilerde ve onların dostluğunda izzet şerefi arayan nice sözde Müslüman söz konusu.

Bu ülkede cumhuriyet rejimini kuran zihniyete göre izzet ve şeref, uygar medeniyetler seviyesine ulaşmaktan geçmekteydi. Dolayısıyla da bu şerefe ulaşmak için ilk hedef bu seçilmişti. Bunun farkında olmayan hak da bu şerefe ulaşmaları için gerektiğinde silah zoruyla bu algıya taşınmalıydı. Uygar dolayısıyla da en şerefli insan, nasıl giyiniyorsa bizde öyle giymeliydik, o nasıl eğleniyorsa bizde öyle eğlenmeliydik, o dinle ilişkisi nasıl kuruyorsa bizde öyle yapmalıydık. Yanı hayatımızı bütünüyle o şerefli(!) insanlar gibi yaşamalıydık.

Avrupa birliğine girmek bu insanlar için en büyük şeref olarak görülmüş ve bu şerefe ulaşmak için yıllarca Avrupa birliği kapılarında dilencilik yapılmıştır. Bu şerefli devletlerin kurdukları birlikler içinde yer alarak bizde şerefli bir devlet olmalıydık! Onlar, bizi bu şerefli yerlerde görmek istemeseler de, biz yine de ısrarcı olmalıydık! Bizi kabul edecekleri niteliklere ulaşmak için, her türlü fedakarlığı yapmalıydık! Dinimizden, geleneklerimizden ödün vererek bu devletlerin bulunduğu pakta bizde bulunmalıydık! Evet dinden öndün vermek, geleneklerden ödün vermek hiç hoş olmasa da, şerefli bir toplum olmak için de başka yol yoktu!

Yine kafirlerin ittifak birlikleri olan birleşmiş milletler güvenlik konseyine katılmak en büyük şeref olarak görülmektedir. Avrupa birliğine katılmak da şerefi en üst seviyeye taşımak için yeterli gelmez, biz tam bir şeref istiyorsak, birleşmiş milletler güvenlik konseyine girmeli, Amerika, Rusya, Çin, Fıransa ve İngiltere gibi ülkeler arasında yer alarak şeref ve izzetin doruklarına ulaşmalıydık! Tabi Avrupa birliğine almayanlar, BMGK’ne hiç almayacaklardı. Olsun yine de biz, bizi oraya alacakları şekilde kendimizi hazırlamalıydık! Bu konuda izzet sahibi olan bu insanların insafı belki bir dün gelirde, bugüne kadar yaptıklarımızı görüp bizi de bu konseyin içine alırlar! Kim bilir! “Ah ah keşke alsalar, bizde bu şereften(!) mahrum olmasak” diye iç geçirirler bu algının sahipleri.

Yine bu insanlar, nato gibi küfür cephesinin oluşturduğu paklarda yer almayı ve oralarda temsil edilmeyi en yüce şeref olarak görmüşlerdir. Yüz yılı aşkındır Müslümanların kanını döken devletlerin kurduğu bir pakt olan ve bu gün hala bu özelliğini koruyan bir oluşum olan nato’ya üye olmak için çabalayıp durular. Evet birçok Müslüman ülkede insanları öldürüyor olabilirler, ülkelerimizi talan ediyor, çocuklarımızı katlediyor, kadınlarımızın ırzını çiğniyor olabilirler, olsun onlar şerefli topluluklar, bunlara hakları var. “Keşke birde böyle pakların içinde yer alabilsek. Bu şeref ve izzetten mahrum olmasak” diye iç geçiren nice adı Müslüman devlet vardır.

Yine dinler arası diyalog çalışmalarının bir parçası olmakta şeref duyarız diyerek Hristiyan misyonerliği yapan bu oluşumlarda yer almayı şeref olarak görenler de söz konusudur.  Hani bir zamanlar şu an bu ülkede terör örgütü olarak kabul edilen ama daha düne kadar herkesin hoca efendisi olan bir şahsiyet papaya bir mektup yazarak “zatı alinizin başlatmış olduğu bu (dinler arası diyaloğu kast ederek) çalışmanın bir parçası olmaktan onur duyarım” diyordu.

“Koskoca Hristiyan dünya ile birlikte olmak, onlarla birlikte hareket etmek, bizleri kabul etiklerini görmek, ah ne güzel olurdu! Dünyayı yöneten bu güçle birlikte olmak, ne büyük şereftir(!)” Medeniyetler arası diyalog çalışmaların başlatmak ve bu çalışmaların bir parçası olmak bu insanlara şeref olarak yeter hatta atardı bile. Ve neticede bu şerefe ulaşmak için dinlerinden, şahsiyetlerinden tavizler verdiler ve bu çalışmaların bir parçası haline geldiler. Olsun sahip olunacak bu şeref için değer de artar bile!

 

  1. FALAN TARİKAT, ŞEYHE VE CEMAATE MENSUP OLAMAK;

Yine inşalardan bir kısmı da, bir tarikata mensup olmak, bir şeyhe bağlanmak veya biz cemaate katılmakta izzet ve şeref kazanılacağına inanmaktadırlar. Kimi insanlar “şu tarikat varya, işte o tarikattan olanlar, en değerli ve en şerefli insanlardır” demekte, kimileri de “falan şeyh efendiye bağlanmak, ondan tövbe almak, onun nazar etmesi, onunla görüşmek en büyük şereftir” demektedirler. Bağlı bulundukları tarikat ve şeyh efendi ile insanlara hava atanlar, bu tarikat ve şeyhin kendilerini izzete ve şerefe taşıdığına inanıyorlar.

Cahiliye anlayışında, izzetin arandığı hususlar bütünüyle dünyaya ait iken, bu anlayışta ise din üzerinden bir anlayış üretilmekte. Tarikat, cemaat ve şeyhlerin kazandıracağına inanılan izzetin, Allah katında da geçerli bir izzet olacağına inanılmaktadır. Bunun için, özellikle şeyh efendiler karşısında inan izzet ve onuruna yakışmayacak davranışlarda bulunmak bir erdem olarak görülmüş hatta bunun bir şeref olduğuna inanılır olmuştur. Gerçek olmamasını temenni ettiğim bir hadise anlatılır. Konumuza da örnek olması açısından burada zikretmek isterim. Hz Peygamber efendimizin torunu, Hz Hasan (r.a.) hakkında. Dönemin insanları kızlarını getirir ve Hz Hasan’la kısa bir süreliğine de olsa evlendirmek isterlermiş. Hatta bunda dolayı da, Hz Hasan efendimiz, yüzün üzerinde evlilik yaptığı söylenir. Peki bu insanlar kısa bir süreliğine de olsa kızlarını neden Hz Hasan efendimizle evlendirmek istiyorlarmış? Tabi ki, peygamber efendimizin akrabası olmak için. Peki olunca ne olacak? İşte burada yanlış bir izzet ve şeref anlayışının izlerini görmekteyiz. Bu insanlar da kişiye şeref kazandıracak husus olarak peygamber efendimizin getirdiği dinini yaşamakta görmüyor veya bunun yeterli görmüyor, efendimiz ile oluşacak akrabalık ilişkisinde görüyorlardı. Oysa efendimiz kendi kızına bile, “sakın banan peygamberdir diye avunma, o gün ben senin için bir şey yapamam” diyordu. Çükü izzet ve şeref bir aileye mensup olmakta veya akraba olmakta değil, ancak ve ancak Allah yapılan samimi kulluktadır. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Cahiliye toplumlarında izzet ve şerefin kaynağı olarak çok farklı hususlar ön plana çıktıklarını görmekteyiz. Her kesim kendisi için kutsal ve önemli gördüğü hususlarda izzet ve şeref olduğunu iddia etmişlerdir.

Oysaki izzet ve şeref bir Müslüman için ancak ve ancak Allah’ın yanındaydı. Biz Müslümanlar olarak, buna iman etmeli ve hayatımızı buna göre şekillendirmeliydik. Bilmeliydik ki kişi, Allah’a olan kulluğundaki başarısı oranında izzet ve şerefe nail olacaktı. Kişiye izzet ve şeref kazandıran şey, Allah’a yaptığı samimi kulluktaydı. Allah’ın razı olmadığı hiçbir iş ve oluşum kişiyi izzete değil, zilletin içerisine sürükleyeceğini bilmeliydik. Tamda şimdi olduğu gibi. Yaklaşık olarak ikiyüz yıldır, cahili değerlerin bizi izzetli kılacağına inanıyor ve hayatımızı buna göre şekillendiriyoruz. Geldiğimiz noktada görmekteyiz ki bu anlayış, bizi izzete değil, zilletin ta dibine kadar sürüklemiştir. Rabbimiz kitabında konu ile ilgili şöyle buyurmaktadır; “Kim izzet istediyse, işte izzet tamamen Allah’a aittir.” (Fatır, 10) “Onlar ki mü’minlerden başka kâfirleri dost edinirler. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Oysa muhakkak ki izzet, tamamen Allah’a aittir.” (Nisa, 139) “Onlar: Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” ( Münafikun, 8)

Evet, izzet ve şeref, Kur’an’ın sınırlarını çizdiği sahih akidemizde, Allah’a sunduğumuz samimi ibadetlerimizde, secdelerimizde, kıyamlarımızda, rükûlarımızda, Müslümanlarla beraber saf tutuşumuzda,  hakkın yanında yer alışımızda, batıl ile yaptığımız mücadelemizdedir.

İzzet ve şeref, mazlumun yanında, zalimin karşısında duruşumuzdadır.

İzzet ve şeref, yetimin başını okşayan elimizde, fakire uzanan yardımlarımızda, kafir ve zalimlere karşı yükselen yumruğumuzdadır.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İlginizi Çekebilir

Close
  • Sign up
Lost your password? Please enter your username or email address. You will receive a link to create a new password via email.
Change
Close