Yazılar

Makale: Aklı Kullanmak mı Kullanmamak mı Yanlıştır?

Hamd bütün alemlerin yaratıcısı, bizleri alemler içerisinden seçerek üstün kılan ve akıl gibi bir nimetle bizleri nimetlendiren Allah’a, selât ve selam ilahi vahyin örnekliğini en güzel şekilde yaparak bize örnek ve rehber olan Hz. Muhammed’e (s.a.s.), O’nun ailesine, ashabına, bütün Peygamberlerimize ve onlara en güzel şekilde tabi olan mü’minlerin üzerine olsun.

 

TANIMI

Tanımı; Sözlükte masdar olarak “menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl (el-akl) kelimesi, felsefe ve mantık terimi olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç” demektir.[1]

Akıl,  sözlük manası olarak düşünme, kavrama, anlama yetisi olarak tanımlanmaktadır. İnsanın, eşya ve olaylar üzerinde düşünerek anlamlandırma, eşyayı ve olayların mahiyetini kavrayabilme ve anlayabilme yeteneğine akıl denir.

Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir.[2]

 

AKLIN ÖNEMİ

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerin başında akıl gelir. İnsanın, içerisinde yaşadığı âlemde, diğer canlılardan üstün tutulmasına ve dolayısıyla da yeryüzünü imar etme yetkisinin kendisine verilmesisin en önemli sebebi hiç kuşkusuz ki akıldır.

Bundan dolayıdır ki, yüce dinimiz aklı kişinin sorumlu olması için olmazsa olmaz görmüş, aklı olmayanın dinide yoktur diyerek, akıl özürlülerini sorumlu tutmamıştır. Çünkü akıl sayesinden insan, doğru ile yanlışın arasındaki farkı tespit edebilmektedir. Aklı olmayanın bu farkı anlayarak iyiyi tercih etmesi, kötülüğü de fark ederek onu terk etmesi mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı böyle kimselerin, günah kazanmaları söz konusu olmadığından, cezalandırılmaları da mümkün olmamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur’an’da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber –hepsi de “akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma” anlamında olmak üzere– çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu ef‘ide), lüb (çoğulu elbâb), basîret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re’y, tedebbür, tefekkür, i‘tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde (A’raf, 179) daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; kezâ insanlığın var oluşundan âkıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat Allah insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar.[3]

İnsan, dünya imtihanını en verimli şekilde gerçekleştirmesi için, akıl nimetine sahip olması gerekmektedir. Bunun için dinimiz, aklı korumayı emretmiş, onun sağlıklı bir şekilde çalışmasını engellediğinden dolayı uyuşturucu özelliği olan şeylerin kullanılmasını yasaklamıştır. Her türlü alkollü içki ve uyuşturucu maddelerin kullanımını dinimiz kesin bir üslupla yasaklanmıştır.

Ayrıca dinimiz temiz akıl sahiplerine hitapta bulunarak, öğüdü ancak bu özellikte olan kimselerin alabileceğini ifade etmiştir. Konuyla ilgili olarak Rabbimiz şu şekilde buyurmaktadır;

هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Âli İmran, 7) Âyet, vahiyden istifade edebilmek için bozulmamış aklın önemine vurgu yaparak, insanın aklını bozacak her türlü husustan uzak durması gerektiğini zımnen ifade etmektedir.

 

AKIL VAHİY İLİŞKİSİ

İnsanlık tarihine baktığımızda, çok eski çağlardan beridir insanlar, doğruyu tespit edebilmek için aklın yeterli olup olmadığı konusunda tartışıp durmuşlardır. Özellikle felsefeciler, aklın yeterli olduğunu savunurken, kendilerini bir dine nispet eden kimseler de aklın yeterli olmadığını, doğruyu tespit için dine ihtiyaç duyulduğunu söylemişlerdir. Felsefeciler, aklı doğru ve yanlışı tespitte yeterli gördüklerinden dolayı dini kabul etmemektedirler. Dine ihtiyaç olmadığını, insan aklını kullandığı taktirde doğru ile yanlışı bilebileceği için, hayatını da buna göre yaşayabileceklerine veya aklı referans alınarak toplumsa yasalar oluşturulabileceğine inanmaktadırlar.

Başta Mutezile ve Maturidî kelamcıların söylediği; “akıl Allah’ı tanımakla yükümlüdür, vahiy olmadan da akıl Allah’ı tanımak zorundadır” gibi anlayışlarını makul bir temeli yoktur. Hatta burada da kalmayarak, “husun” ve “kubuh” konusunda aklın belirleyici olduğunu, vahiy olmada aklın iyi olan hususlarla kötü olan hususları tespit edebileceği ve bundan dolayı da insanların mesul olacaklarını da kabul etmişlerdir. Bunlara göre dinin yasaklamış olduğu hususlar aklın doğru görmediği hususlar olduğundan dolayı din tarafından yasak kılınmışlardır. Yoksa din kötü dediği için o hususlar kötü değildir. Yani bunlara göre “domuz eti, kendi bünyesinde kötülüğü barındırdığı için kötüdür, din bunu yasak gördüğü için değil” derler. Oysaki din olmadan bir insanın birçok Allah’ın yasak kılmasındaki yanlışları fark etmesi mümkün değildir. Konumuz olan domuz etini verebiliriz. Vahiy olmasaydı, insan domuz etindeki varsa problemleri fark ederek ondan uzak durması mümkün olmayacaktı. Bu gün bile insanlar domuz etinde insan için zararlı olan şeyleri tespit edebilmiş değildir. Yukarıda savunulan düşünceden hareketle şunları söylemek gerekir ki; aklın bir faaliyeti olan düşünce bir takım normları dikkate alarak onun üzerinde fikir üretir. Hiç olmayan bir mesele düşüncenin konusu değildir. Düşünceye konu olan hemen her konu bir şekilde insan zihnine atılmış bir takım bilgilerden hareketle ortaya çıkmaktadır. Örnek olarak, Allah var mıdır yok mudur sorusu, aklın konuyla ilgili olarak düşünce üretmesinin bir çıkış noktasıdır. Eğer insan Allah diye bir varlığı hiç bilmiyor olsaydı, O’nun aklın gündemine getirecek hiçbir etken olmasaydı bu konu aklın üzerinde düşünce üreteceği bir konu olmayacaktı.

Yine eğer insan, putperest bir toplumun içerisinde yaşasa ve putçuluğun yanlış olduğuna dair herhangi bir bilgiye ulaşmasa, bu kimsenin aklını kullanarak Allah’ı tanıyabilmesi ve şirkten kendisini koruyabilmesi söz konusu olamaz. Allah’ın varlığını tanımak ve O’na bu konuda bir denk tutmamak çıkış noktası olarak aklın konusu değil, vahyin konusudur. Akıl vahyin verdiği bilgilerden hareketle ancak Allah’ı tanıyabilir ve O’na şirk koşmanın yanlışlığını anlayabilir.

Oysa insanlık tarihine baktığımızda, şu iki sebepten dolayı insan vahiy olmadan doğruyu bulamadığını görmekteyiz.

Birincisi; akıl etkilenebilir bir özelliğe sahiptir. İnsan içinde yaşadığı toplumun da etkisiyle, içinde yaşadığı toplumun doğru gördüğü hususları normal karşılayarak bunları güzel görebilmektedir. Örneğin insan, eğer içerisinde yaşadığı toplum, kadın ve erkeğin nikah dışında cinsel ilişkisini normal karşılıyorsa, burada asıl olanın iki tarafında rızasının olup olmadığı konusu üzerinden hareket ediyorsa, bu toplum içerisinde yaşayan insan da, bu durumu akli olarak doğru görebilmektedir. Oysa biz, ancak ister gönüllü isterse de gönülsüz yapılsın nikah dışında bir cinsel ilişkinin vahiyle yanlış olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca biz akli olarak da, zinanın sebep olduğu nice problemlerin çözümü için yasaklanması gerektiğini anlıyoruz. Şöyle ki, ister gönüllü olsun isterse de gönülsüz olsun her türlü nikahsız birliktelikler, insanda bulunan fıtri bir ihtiyaç olan kıskanma duygusunu harekete geçirecek ve neticede insan hayatına kast edecek sonuçlar doğurabildiği gibi, aynı zamanda da dinen evlenilmesi yasak olan kimselerin tespit edilerek bu yasaklara da uymak mümkün olamayacaktır. Yani, nikah dışı ilişkiyi doğru gördüğümüzde kimin kiminle yatıp kalktığını ve dolayısıyla da hangi çocuğun kimden olduğunu da tespit edemeyeceğimiz için kişinin, kardeşi, babası, annesi gibi yakınlarıyla da evlenmesi söz konusu olabilecektir. Bütün bunlar da insanın dünyada var oluş amacının dışına çıkmasına sebebiyet verecek, toplumsal düzeni alt üst etmesi anlamına gelmektedir. Neticede insan içinde yaşadığı toplumdan etkilenmekte, onların makul olarak izah ettikleri nice hususu doğru görmekte, nice yanlışları da doğru kabul edebilmektedirler. Bundan dolayı da cahiliyye Arapları, içerisinde yaşadıkları toplumun doğru görerek makul izahlarda bulundukları faizi “ticaret gibidir” diyerek doğru görüyorlardı. Onlar, faizin sebep olduğu problemlerin üzerinde duymuyor, kişinin ister borç olsun, isterse de mal değiştirmede olsun, fazla bir bedel istemesinin iki tarafında rızasına bağlı olduğundan, faiz alan kimse için de paradan para kazanmanın, maldan mal kazanmanın da doğru olduğundan dolayı faizi bu yönleriyle ticaret ile aynı görüyorlardı. Buda bize aklın etkilenebilir olduğunu, vahiy olmadan doğruyu tespit etmesinin mümkün olmadığını göstermektedir.

İkincisi; insan duygularının esiri olabilmektedir. Yani aklıyla kötü gördüğü bir fiili duygularının etkisiyle işleyebilmekte, süreç içerisinde de bunun kanıksayarak doğru görmeye başlamaktadır. İnsan aklıyla içkinin yanlış bir şey olduğunu bildiği halde, hazlarına yenik düştüğü için alkollü içecekler içebilmektedir. Neticede de içkinin sebep olduğu problemlerin –sarhoşluk gibi- kendisinde ortaya çıkmadığından dolayı, içki tüketmeyi akli olarak makul karşılamaktadır. Oysaki din bize kişinden kişiye göre farklılık gösteren hususlar üzerinden değil, herkeste nice problemlere sebebiyet vermesinin söz konusu olduğu gerçeğinden hareketle içki tüketimini yasaklamıştır. Yani a şahsı için bu gün bir probleme sebebiyet vermedi diye her zaman vermeyecek anlamına gelmiyor. Yine insan, akli olarak özellikle de eskiden içkinin sebep olduğu başta akıl hastalıkları gibi hastalıkları da fark ederek ondan uzak durması mümkün değildir. Bütün bunlarda bize aklın kendi başına yeterli olmadığını, dinin koyduğu ölçülere uyması gerektiğini göstermektedir. Tarihin birçok döneminde nice zeki insanlar, putlara tapmak gibi bugün akılla izah edilemeyecek yanlışlar yapmışlardır. Eğer akıl kendi başına yeterli olsaydı, zeki insanlar bu şekilde yanlışların içerisine sürüklenmemeleri gerekirdi.

Yine, vahiy olmadan aklın özellikle soyut ve metafizik konuları anlayabilmesi mümkün değildir. Akıl ancak somutlaştırabildiği, müşahede ettiği konuları anlayabilmektedir. Allah’ın varlığı, cennet, cehennem, melek ve daha nice konuları anlamak için akıl vahye muhtaçtır. Bundan dolayıdır ki, İslâm’a göre akıl, vahyin kontrolünde olması gerekmektedir. Eğer vahiy dikkate alınmaz sadece akıl referans alınırsa, insan hayatında önemli bir yer işgal eden metafizik alan yok sayılarak reddedilmek durumunda kalınır. Buda, hem fiziki yönü hem de ruhi yönü olan insanın bir yönünü dikkate almamayı beraberinde getirerek, insan hayatında önemli bir yer işgal eden ruhi yön ihmal edileceği için sağlıklı bir sonuca ulaşılmayacaktır. Oysa vahiy merkeze alındığında, akıl ile vahyin birbirini takviye etmesiyle daha doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olacaktır.  Vahyi dikkate alıp aklı hiç kullanamamak doğru değildir. Eğer bu şekilde olsaydı insana akıl verilmezdi. Vahiy ile yetinmesi istenir, diğer varlıklar gibi olması sağlanırdı. Oysaki vahiy hep aklı kullanmayı istemekte, aklı kullanmayanları ise şiddetli bir şekilde kınamaktadır. Bundan dolayı, vahyi dikkate alıp aklı hiç kullanmamak nasıl doğru değilse, aklı merkeze alarak vahyi dikkate almamakta o şekilde doğru değildir.

 

AKLIN VİCDANLA/KALPLA İLİŞKİSİ

Aklın, insan vücudunda hangi bölgede bulunduğu konusu da tartışmaların odağında olan bir konudur. Kur’an, akletmek/aklı kullanmak için hep kalbe vurgu yaparken, modern bilim, aklın işlev yerinin beyin olduğunu söylemektedir. Buda ister istemez din ile bilim arasında ciddi bir çatışmanın olduğunu vehmini bize göstermektedir. Konuyla ilgili bir âyette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’raf, 179)

Bu âyet gibi nice âyetlerde Kur’an, akıl ile kalp arasındaki ilişkiye vurgu yaparak, beyni hiç gündeme getirmemektedir. Akletmenin merkezi beyin ise, Kur’an neden beyne değil de kalbe vurgu yapmaktadır? Bunu şu şekilde izah etmemiz mümkündür. Kur’an bizden, aklımızı kullanırken mekanik olarak kullanmamızı değil, vicdan ile irtibatlandırarak kullanmamız gerektiğini vurguluyor olabilir. Duygulardan soyutlanmış olan mekanik aklın, hikmetle olayları yorumlaması mümkün olmadığından akıl ile kalp/vicdan arasında irtibat kurulması isteniyor olabilir. Aklın, duyguların kontrolüne verilmesi nasıl doğru değilse, duygulardan tümüyle izale edilerek kullanılması da doğru değildir. Yani insan dediğimiz varlık, bir taraftan mekanik akla sahipken, bir taraftan da nice duygular ile donatılmıştır. Kur’an’ın övdüğü insan tipi, hiçbir zaman yalın olarak aklı kullanan insanlar olmadığı gibi, aklı yok sayarak duygularının tutsağı haline gelen insanlar olmamakta, bu iki özelliği dengeli bir şekilde kullanan insanlar övülmektedir. Kur’an aklı kullanmaya vurgu yaparak aklın yok sayılmasını kınadığı gibi, insanın duygularına da vurgu yaparak onları da ölçülü bir şekilde kullanmasını ister. Hikmetin akıl ile duyguların birlikte kullanılması olarak tanımlayabiliriz. Şöyle bir örnek verirsek, kişi sevgi duygusunu kullanmadan, isar dediğimiz, -kardeşini kendine tercih etme- erdemini akıl ile anlamlandırması mümkün olmaz. Sevgi ve aklı birlikte kullandığımız da görmekteyiz ki, bu haslet, birinci olarak insanlar arasındaki sevgi, saygı gibi hasletleri artırırken, bir taraftan da kişi, yaptığı ve erdemli davranış neticesinde hem kalp huzurunu yakalıyor hem de yarın kendisi dara düşüğünde kendisine yardım edilmesini de sağlamış olmaktadır.

Ayrıca akıl ile kap arasındaki ilişki için şunları da söylemek mümkündür. Fizyolojik olarak beyin, sağlıklı çalışmak için kalbin sağlıklı çalışmasına ihtiyaç duymaktadır. Yani kalp beyne ihtiyacı olduğu kadar kan göndermezse beyin sağlıklı çalışamamaktadır. Kalbin pompaladığı kanın %20’ni alan beyin, eğer bu kanı almazsa veya beyne gelen damarlarda herhangi bir kanama olması durumunda yada damarların tıkanması sonucu bu kan beyne eksik giderse, ölümcül hastalıklar başta olmak üzere birçok beyin hastalığı ortaya çıkmaktadır. Buda bize beyin ile kalp arasında çok ciddi bir irtibatın olduğunu göstermektedir. Bu irtibattan dolayı Kur’an, akla vurgu yaparken aklın kalbe muhtaç olmasından dolayı, beyne değil de kalbe atıflarda bulunmaktadır denilebilir. Lakin Kur’an’da kalp kelimesi insanda bulunan ve vücuda kan pompalayan organ olan kalp manasından kullanmadığından dolayı bu yaklaşım insan vücudu için doğru olsa da, Kur’an’ın akıl için kalp kelimesine vurgu yapmasının bununla bir ilgisi yoktur.

Ayrıca nice alim, akıl ile kalp arasındaki münasebeti dile getiren ayetlerdeki kalp kelimesini akıl diye izah etmişlerdir. Yani لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ âyetine şu şekilde mana vermişlerdir;“onların akılları vardır, onunla akletmezler[4]  Kur’an’da kullanılan bazı kalp kelimelerine bu şekilde mana veren âlimler olarak, başta İbn Abbas olmak üzere, Mücahid, Dehhak, Muhammed b. Şirin, Haris el Muhasibi gibi alimlerin isimlerini zikredebiliriz.[5] Kur’an bazen ayrı kelimeleri anlam yakınlığından dolayı birbirlerinin yerine kullanmaktadır. Kur’an ilimlerinden olan “Nezair” ilminin de konusu olan bu yöntem, akıl ve kalp kelimeleri içinde söz konusu olabilir. Kur’an’ın hemen her ayetinde kalp kelimesinin anatomik olarak insanların göğüslerinde bulunun et parçası olan kalbe değil de, düşünce etrafında dönüp dolaşan manalarda kullanılmaktadır. Kur’an’ın inzal edildiği zaman Araplar bu kelimeyi düşünceye ve gönle konu olan hususlar için kullandıklarından Kur’an’da bu manada kullanmıştır. Kur’an kalp kelimesi, Ahzab 66, En’am 110, Ankebut 21, A’raf 125, Şuara 227, Mutaffifin 21. âyetlerde “Dönmek ve değişmek” anlamında, Ahzab 10. âyette “ruh” manasında, Kaf 37, En’am 25, Tevbe 87. âyetlerde “ilim ve anlayış” manasında, Hac 46’da da “ruh ve akıl” manasında kullanmıştır.[6]  Dolayısıyla da şu söylemek mümkün ki, Kur’an hiçbir zaman kalp kelimesini anatomik olan kalp için kullanmamakta, düşünceye konu olan birkaç anlamda kullanmaktadır.

 

AKLI KULLANMAK

İnsan olmanın en önemli özelliklerinden birisi olan akıl, hiç kuşkusuz ki insana kullanması için verilmiştir. İnsan onu hakkıyla kullandığı zaman hakikate ulaşması mümkün olmakta, kullanmadığı ölçüde de yanlışların içerisine sürüklenmektedir. Allah, her yarattığı nimeti insanın istifadesi için yaratmıştır. Akılda insan istifade etsin diye insana verilmiş en önemli nimetlerden birisidir. Eğer insan bu nimeti hakkıyla kullanmazsa tabi ki sorumlu olacaktır, aklını kullanmadığından dolayı yapmış olduğu yanlışların hesabını Allah’a verecektir. İlahi adâlet gereği insan kendisine verilmeyen nimetlerinden hesaba çekilmeyecek, ancak kendisine verilen nimetlerden çekilecektir.

Kur’an’dan hakkıyla istifade etmek için aklı kullanmak gerektiği, Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu bir konudur. Çünkü Kur’an kullandığı hitapta mutlaka bir mana ve maksat gözetmiştir. Hikmet sahibi olan yüce yaratıcı yüce bir mana ve maksatsız bir söz söylemeyeceğinden dolayı, O’nun sözleri olan Kur’an âyetlerinin de, insanın fayda ve menfaatine yönelik bir takım anlamlar içerdiği muhakkaktır. İşte ilahi kudret tarafından gözetilen bu maksadın anlaşılması için de aklın kullanılmasına ihtiyaç vardır. İnsan aklını vahyin istikametinde gereği gibi kullandığında mutlak doğrulara ulaşacağı bildirilmekte, dünya ve ahiret saadeti için gündeme getirilen hakikatleri daha iyi kavrayacağını ifade edilmektedir. Rabbimiz konuyla ilgili olarak şu şekilde buyurmaktadır; اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَٓائِمًا يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟ “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 9) Kimin kendisine tanınan nimetlerin farkında olup olmadığı, kimin kendilerine her türlü nimeti verene karşı sorumluluk bilinciyle hareket edip etmediği, kimin aklını veriliş amacına uygun olarak kullanıp kullanmadığı gibi konular, âyetin gündeme aldığı konulardır. Bunların farkında olarak akıl kuvvetini bu alanda kullanan ile kullanmayan kimselerin Allah katında eşit olmadıkları, akıllarını bu amaçla kullananların Allah katında makbul kimseler olduğu, kullanmayanları ise kafirler olduğu ifade edilmektedir.

Ayrıca, Kur’an’da akıl kelimesi toplamda 49 yerde geçmekte ve hep fiil olarak kullanılması da, bize aklı kullanmak gerektiğinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Yani akıl statik bir şekilde işlevsiz olarak kalmamalı, devamlı kullanılarak dünya ve ahiret saadetini sağlayacak hususların neler olduğu üzerinde düşünmelidir. Hem bireye dünyada ve ahirette fayda getirecek şeyleri tespit etmesi gerektiği gibi, içinde yaşadığı toplum içinde faydalı olan şeyleri bulmak için çalıştırılmalıdır. Müslümanların tarihine baktığımız zaman özellikle ilk yüzyıllarda aklın kullanıldığını lakin daha sonraki yüzyıllarda içtihat kapısının kapandığı iddia edilerek aklı kullanmanın önüne aşılmaz engeller konulduğunu görmekteyiz. Müslümanları kuşatan taklit virüsü ve tasavvufun yaygınlaşmasıyla düşünceye ve fikre prangalar vurularak, düşünen insanlar yadırganmış ve neticede aklın kullanılmaması gerektiği gibi bir anlayış Müslümanlara hakim olmuştur. Buda ister istemez üretmeyi değil üretileni tüketmeyi, başkalarının peşinde sürüklenmeyi beraberinde getirmiştir.

Mutezilenin Yunan felsefesinden etkilenerek aklı kısmen ölçüsüz bir şekilde kullanması neticesinden, Ahmed b. Hanbel gibi alimlerin akla hep itiyatla yaklaşmaları süreç içerisinde Ehl-i Sünnetin temel karakteri haline gelmiştir. Rivayet merkezli bir din anlayışı baskın bir anlayış olarak Ehl-i Sünnetin din anlayışını oluşturmuştur. Rivayetler içerisinde Kur’an ve sahih hadislerin yanı sıra Sahabenin sözleri, Tabiinin görüşleri ve alimlerin dinden anladıkları hususlar da yerini almıştır. Sahabenin kaynakları, Kur’an ve Hz Peygamber iken, sonraki süreçlerde Müslümanların kaynakları arasında Sahabe, Tabiin ve başta mezhep imamları olmak üzere alimlerde girmiş oldu. Alimlerin din hakkında yaptıkları içtihat ve yorumlar dinin kendisi olarak görülmeye başlandı. Bu da ister istemez aklı devre dışı bırakarak, taklit etmeyi beraberinde getirdi. Bu aşamadan sonra, insanlar akıllarını ancak alimlerin yorumlarında ki hikmetleri anlamak için kullandılar. Bunun bir işareti olarak şerh geleneği oluştu. Kur’an ve sahih sünneti merkeze alarak, alimlerden de istifade ederek dini anlamaya çalışmak için aklı devreye koymak gerektiği halde, ne yazıktır ki Kur’an ve sahih sünnet alimlerin yaptığı yorumların gölgesinde kaldı. Mezheplerin belirlediği prensipler belirleyici oldu. Mezhebi algılara uymayan âyetler tevil edilerek akla hayale gelmeyen manalar verildi. Netice de insanı insan yapan ve ilahi emaneti taşıması için kendisine verilen nimetlerin en büyüklerinden olan akıl, hakkıyla kullanılmayarak ne Kur’an doğru anlaşıldı, nede Allah’ın yarattığı ilahi yasalar anlaşılarak halifelik görevimizi yerine getirebildik.

 

AKLI KULLANMANIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin en önemlilerinden olan aklı sağlıklı bir şekilde kullanmanın önünde bir takım engeller vardır. Bu engeller insanın aklını selim bir şekilde kullanmasına mani olmaktadır. Kişi bu engellerden kurtulmadan Kur’an’ın övdüğü aklı kullanan kimselerden olamayacaktır. Belli başlı engeller olarak şunları saymak mümkündür:

  • Zan: insanın aklını etkili bir şekilde kullanmasının önündeki engellerden bir tanesi, kişinin gerçek bir bilgiye dayanmadan tahmin ve sağlam bir delile dayanmadan kabul ettiği hususlar olarak tanımlayacağımız zanlarıdır. Genel olarak gerçek bir delile dayanmayan bilgilere verilen bir isim olan zan, Kur’an’da birkaç ayette de ilim anlamında kullanılmıştır. İnsanların sahip oldukları tahmine dayanan bilgilerinin bir kısmı da zaten doğruluk payı içermektedir. Lakin, doğru bilginin olduğu yerde, onu bir kenara bırakarak zanna göre hareket etmek, gerçek bilgiye müracaat etmemek aklı kullanmanın önünde bir engeldir. Genel olarak insanlara baktığımızda sahip oldukları inanç ve fikirlerin büyük bir kısmı zanna dayandığı halde bu zanlarını aşarak akıllarını kullanarak gerçek bilgiye ulaşamadıklarını görmekteyiz. Zanlara göre hareket etmek, yanlıştan hareket etmenin kişiyi yanlışa götürmesi sonucunu doğurduğu gibi zanlar da aklı yanlış, gerçeğe dayanmayan doneler üzerinden çalıştırdığı için insanı hakikate ulaştırmamaktadır. Dolayısıyla da insan aklını verimli bir şekilde kullanmak istiyorsa zanna değil, gerçek ilim olan vahyin verilerinden hareketle kullanarak doğruya ulaşması söz konusu olabilir. Konuyla ilgili olarak Kur’an’da gündeme gelen âyetlerden birisinde Rabbimiz şu şekilde buyurur: وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔا “Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm, 28)
  • Önyargı: yine kişinin aklını hakkıyla kullanmasının önündeki engellerden biriside önyargılardır. Kişinin sahip olduğu önyargılar, onun aklını çalıştırarak doğru bilgilere ulaşmasının önünde her daim engel durumundadır. Doğru ile yanlışın arasını ayıran manevi bir güç olan akıl, önyargılarıyla hareket eden bir insanda bu işlevini hakkıyla yerine getirmemektedir. Çünkü ön yargıları olan bir kimse, sahip olduğu önyargıları temel doğru kabul ettiğinden dolayı aklını kullanarak doğruya ulaşma gibi bir çabası olmaz. Oysa ki kişi sağlam bir dayanağı olmayan önyargılarını hiçbir zaman temel bir sabite haline getirmemeli, doğruyu bulmanın önündeki engel yapmamalıdır. Bu önyargılarından arınmadan da hakikate ulaşamayacağını bilmelidir. Önyargıları olan bir insanın aklı en azından önyargıların olduğu konularda çalışmadığından o konularda hakkı bulması söz konusu değildir.
  • Taassup ve Taklit: Yine aklı dumura uğratarak tembelleştiren ve onun işlevsiz kılan, yönlendirerek sapmasını sağlayan bir etken de taassup ve taklittir. Kişinin aklını çalıştırmayarak daha önce söylenmiş inanç ve düşünceleri doğru görerek onlara uyması ve onları temel doğru görmesine taassup, hayatını bunlara göre yaşamasına da taklit deniliyor. Bir Müslüman Hz Peygamber dışında bir kimseyi taklit tümüyle taklit etmemelidir. Hatta Hz Peygamberi bile her yaptığını değil, din adına yaptığı hususları taklit etmelidir. Yani onun içinde yaşadığı çağ ve toplumdan dolayı yaptıklarını taklit etmek bir fazilet değil, hatta rezalettir. Örnek verirsek, peygamberimiz taş ile taharetlendiyse bizimde taşla taharetlenmemiz fazilet değil, aksine rezalettir. Yine o yemekleri elleriyle yediyse bizim de ellerimizle yememiz aynı şekilde övülen bir durum değil aksine yadırganacak bir haslettir. Dolayısıyla peygamberimizi bile her konuda taklit edemiyorsak, alimleri ve düşüncelerini hayli hadi körü körüne taklit edemeyiz. Onların dinin temel sabitelerine uygun olarak yaptığı ve söylediklerini taklit edebilir, bunun dışındakileri elimizin tersiyle bir kenara itmeliyiz. Özellikle vahiy tarafından hükmü muhkem bir şekilde verilmemiş konularda kişi aklını kullanmalı, doğruya ulaşmak için düşünme melekesini aktif bir şekilde kullanmalıdır. Aksi durumda bu konuda taklit ettiği bir alimin yorumundan dolayı hataya düşmesi kaçınılmaz olabilmektedir. Müslümanların içine düştüğü durumu gördüğümüzde bunun sebebinin birazda taklit illetine müptela olarak akıllarını gereği gibi kullanmamalarından kaynaklandığını görmekteyiz. Mezhep savaşlarını taklit ve taassuptan başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. O halde aklı hakkıyla kullanmak ve doğruya ulaşmak istiyorsak, aşmamız gereken bir engelin de taassup ve taklit engelleri olduğunu gözden ırak tutmamalıyız.
  • Fanatiklik: aklı kullanmanın önündeki aşılması zor engellerden biriside, herhangi bir şeye aşırı bir şekilde tutkuyla bağlanmaktır. Kişi tutkulu bir şekilde kendisine bağlandığı şeyin yanlışlarını görememekte, onun hep doğru görmekte, muarızlarını da hep yanlış görebilmektedir. Günümüzde başta mezhepçilik olmak üzere, cemaatçilik, particilik ve takım tutma alanlarında biraz daha öne çıkan bu fanatiklik, insanın düşünme ameliyesini dumura uğratarak aklı tembelleştiriyor. Bu saydığımız şeylere tutkuyla bağlanan kimseler için bunların söyledikleri hep doğru olmakta, kişilerinden ancak bunların peşinden giderek doğruya ulaşabilecekleri ifade edilmektedir. İşte bu anlayışta aklın doğruyu bulmak için yeterince çalıştırılmasına engel olmaktadır.
  • Aşk: aşırı ve ölçüsüz sevgi olarak tanımlayacağımız aşkta aklı dumura uğratan bir husustur. Herhangi birisine aşık olan kimse, artık ona aklıyla değil de duygularıyla yaklaşıyor demektir. Aklın genelde devre dışı kaldığı ve ölçüsüz bir sevgi duygusunun hakim olduğu bir ilişkide de ister istemez sapmalar kaçınılmaz olacaktır. Dönemin vezirinin karısı olabilecek kadar toplumun önde gelenlerinden birisi olan Zuleyha, aklının değil de Yusuf’a (a.s.) karşı aşırı sevgisinden dolayı o yanlışların içerisine sürüklenmiştir. Hem kendisine zarar vermeyi hem de sevdiğine zarar verecek yanlışların içerisine düşebilmiştir. İşte ona bunları yaptıran şey, aklın devreden çıkararak duyguların esiri durumuna düşmesidir. Akıl ve duygular birlikte kullanılması ve duyguların aklın kontrolünde olması gerekirken, bunun tam tersi olduğunda, insanın yanlışlara sürüklenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

 

Bu ve buna benzer etkenler, maalesef insana verilen ve kullanması istenen en önemli nimet olan aklı, hakkıyla kullanmasına engel olmaktadır. Bu ve buna benzer hasletleri olan insanlar akıllarını doğru ve verimli bir şekilde kullanamamaktadırlar. Bunun neticesi olarak da yanlışlardan kurtulamamakta, her daim hataların içerisine düşmektedirler.

 

AKLI KULLANMAMAK

Kur’an aklı kullanmayı emreder, aklı kullananları överken, aklı kullanmamayı ve aklını kullanmayanları da devamlı yermektedir. İnsanı insan yapan en önemli nimet olan akıl nimetini kullanmamak, tabi ki normal karşılanamaz. İnsan nasıl ki, kendisine verilen görme, işitme ve konuşma yeteneklerini sağlıklı olduğu halde kullanmazsa bundan dolayı sorumlu olur, aynen bunun gibi kendisine kullanılmak için verilen en önemli nimet olan aklı kullanmadığı durumda da sorumlu olur. İnsana verilen hiçbir nimet ne amaçsız nede iş olsun torba dolsun diye verilmemiştir. Allah bu tür işlerden münezzehtir.

Kur’an’a baktığımız da aklını kullanmayan insanların kınandığını görmekteyiz. Konuyla ilgili olarak Kur’an’da şu şekilde buyrulmaktadır; وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.”(Yunus, 100) Bu ve benzeri ayetlerde insanların akıllarını kullanmadıklarından dolayı Rabbimiz tarafından sert bir üslupla uyarıldıklarını görmekteyiz. İnkarlarının temel sebebinin akıllarını kullanmamaları olduğu gündeme getirilir.

Nice Müslümanın aklı kullanmayı kehir görmesi de Kur’an tarafından makul karşılanan bir durum değildir. Kur’an, aklı kullanmayı emrederken, kendisini o kitaba nispet eden kimselerin aklı kullanmayı doğru görmemeleri, bu kimselerin Kur’an ile aralarında olan ilişkinin de hangi boyutlarda olduğunu göstermektedir.  Maalesef tarihi süreç içerisinden nice saikler insanların aklı kullanmalarının önünce bir engel olmuş ve süreç içerisinde de bu adeta din olarak görülmeye başlanmıştır. Müslümanlar arasında hakim olan düşünce ve anlayış, aklı kullanmayı bir suç saymış, kullananları sapkın kabul ederek dışlamıştır. Müslümanlarda rivayet merkezli bir din anlayışı hakim olduğundan ve bu rivayetler Kur’an ve Hadisle de sınırlı kalmayarak, sahabe ve tabiinin görüşleri, hatta alimlerin içtihatları da din kabul edilmiştir. Bu rivayetler içerisinde de akla ve mizana sığmayacak problemli bilgiler bulunduğundan dolayı, insanları akıllarını kullanarak bu rivayetleri sorgulamalarının önü alınmaya çalışılmıştır. Rivayetler karşı yapılan her türlü eleştiriler, toplumların itibar ettiği alimler tarafından şiddetli bir eleştiri ve tenkide tabi tutulmuş, insanlar nazarında bu kimseler itibarsızlaştırılmıştır. Buda ister istemez toplum nazarında aklı ve aklı kullananları geri planda iterken, her türlü rivayetin ön planda olduğu bir din anlayışını dinin tek temsilcisi olarak kabul edilmesine sebebiyet vermiştir.

Oysa konuya şu çerçeveden bakmak daha doğru olurdu kanaatindeyiz. Aklı Kur’an vahyinin önüne geçirmeden, (çünkü akıl sınırlıdır, Allah’ın mutlak bilgisiyle kıyaslandığında hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur) vahyi anlamak için kullanılması gerekmektedir. Dinin koymuş olduğu ilke ve prensiplerin mana ve maksadını anlamak, dünya da var oluş amacımızı, halifelik misyonumuzu en iyi şekilde yerine getirmek için, aklı kullanmamız gerekmektedir. Dinin asıl gönderiliş maksadının insanları hidayete ulaştırmak olduğunu bilmekteyiz. Yani Kur’an, insanın hidayetle yoluna ulaşması ve dünya imtihanını bu yol üzerinde sürdürmesi için gönderilmiştir. Bununla birlikte Kur’an, bu alanla irtibatı olduğu kadar hayatın diğer alanlarına yönelikte içeriklere sahiptir. Kur’an, insan hayatını kuşatan alanlarla ilgili özel bilgiler içermekte, geri kalan kısımlarını da bu özet bilgilerin referansında selim akla bırakmaktadır. Ama gelinen nokta görmekteyiz ki, Müslümanlar aklı kullanmaktan uzak durmakta, ya şeyh ve efendilerinin yada lider ve önder kabul ettikleri kimselere akıllarını kiraya vermiş durumdadırlar. Şeyhler ve liderlerde bu insanlar için de düşünmekte, bu insanlarda şeyhlerinin ve liderlerinin kendilerinden istediklerini gassalın elindeki meyyit gibi uygulamak durumunda olmaktadırlar. Her halükarda dinin insanı ulaştırmak istediği sonuçlara ulaşılamamaktadır.

 

SONUÇ

Akıl yüce yaratanın insana vermiş olduğu en büyük nimetlerden birisidir. İnsanı diğer canlılardan üstün yapan sebeplerden birisi de akıl nimetidir. Eşyanın hakikatini kavramaya, doğru ile yanlışın arasını ayırmaya yarayan akıl, insana verilmiş manevi bir güç olarak kabul edilmiştir.

Ayrıca Kur’an, akıl kelimesinin yerine anlamdaş olan kelimeler olarak “fuad”, “lüb”, “basiret” kelimelerini kullandığı gibi, aklın ve düşüncenin önemiyle ilgili olarak da “nazar”, “re’y”, “tedebbür”, “tefekkür”, “i‘tibar”, “zikir” ve “tezekkür” gibi kelimeleri kullandığını görmekteyiz.

Dinimiz akla çok büyük önem vermiş ve onun sağlıklı bir şekilde çalışmasının önünde bir engel olduğu için her türlü uyuşturucuyu yasak kapsamında değerlendirmiştir. İnsanda korunması gereken beş husustan bir tanesi olarak da aklı görmüştür. Yine aklı olmayanları dini anlamda mesul tutmamıştır. Dinin belirlemiş olduğu ilke ve prensiplerin hakkıyla anlaşılarak uygulanması için aklın varlığını olmazsa olmaz görmüştür. Temiz akıl sahiplerinin Kur’an’ın verdiği öğütlerden istifade edeceği çok net bir üslup ile gündeme getirilmiştir.

Akıl vahiy ilişkisinde, tarihin çok eski dönemlerinden günümüze kadar akılın kendi başına doğru ile yanlışı tespit edip edememe konusunda, vahye muhtaç olup olmama boyutuyla tartışmalar söz konusu olmuştur. Dine göre akıl yalnız başına yeterli değilken, felsefecilerin büyük çoğunluğuna göre ise akıl, vahye muhtaç olmadan doğru ile yanlışı tespit edecek güçte kabul etmişlerdir. İslâm’a göre akıl kendi başına yeterli olmadığından vahyin kılavuzluğuna ihtiyacı söz konusudur. Akıl etkilenebilen bir yapıya sahip olduğundan, doğru ve yanlışın kabulünde yeterli bir merci olarak görülemez. Yine akılın duyguların etkisinde kalması vaki olduğundan yine akıl kendi başına yeterli değildir. Ayrıca akıl özellikle de insan için metafizik olan ile ilgili konuları anlayabilecek bir güce sahip değildir. Bu konuda vahyin kılavuzluğuna ihtiyaç hissetmektedir.

Akıl vahiy ile birlikte kullanıldığında daha doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olacaktır.

Aklın insan vücudunda nerede olduğu konusu da modern bilim ve Kur’an arasında tartışma konusu olan bir olgudur. Modern bilime göre aklın yeri beyin iken, Kur’an akıl ile birlikte kalbe vurgu yapmaktadır.

Kur’an aklın mekanik olarak kullanılmasından ziyade duygular ile birlikte kullanılması gerektiğini, bu şekilde kullanıldığı zaman hikmetli sonuçlara ulaşmanın mümkün olduğunu söyler. Yine fizyolojik olarak da beyin kalbin pompaladığı kanın %20’sini kullanır. Bu anlamda da aklın merkezi olan beyin kalbe muhtaçtır. Bundan dolayı da Kur’an akla vurgu yaparken geri planda beynin muhtaç olduğu kalbe vurgu yapıyor olabilir. Bu görüş pek isabetli bir görüş olmasa gerekir. Kur’an kalp derken insan vücudunda bulunan ve diğer organlara kan pompalayan organdan bahsetmemekte, daha çok insanın manevi anlamda bir yönümüzden bahsetmektedir.

Ayrıca nice alim de akıl ile kalp arasındaki münasebete vurgu yaptıklarını görüyoruz. Hatta bazı ayetler de geçen kalp kelimesini akıl olarak tefsir ettikleriniz görüyoruz. Dolayısıyla Kur’an İlimlerinden birisi olan “Nezair” ilminin de konusu olan aynı veya yakın manaya gelen farklı âyetlerin birbirlerinin yerine kullanılması hususu akıl ile kalp kelimeleri içinde geçerlidir denilmektedir.

Kur’an aklı kullanmaya çok büyük bir önem vermekte ve aklı kullanmayanları ise hep kınamaktadır. Aklını kullanmayanların içerisinde bulunduğu kötü duruma dikkatleri çekmekte ve karşılaşacakları akıbetleri de ifade ederek mü’minleri bu tür bir durumla kaşı karşıya kalmaktan sakındırmaktadır.

Yine bilenlerle bilmeyenlerin aynı olmayacakları ifade ederek bilgi elde etme araçlarının en önemlisi olan aklı kullanmanın kişiyi Allah katında da üstün bir mertebeye taşıyacağı hatırlatılmaktadır.

Yine Kur’an, akıl kelimesini isim forumunda değil de hep fiil olarak kullanması, bize aklın devamlı çalıştırılması gereken bir nimet olduğunu göstermektedir. Tarihi süreç içerisinde özellikle Mutezilenin aklı ölçüsüz bir şekilde kullanarak bazı taşkınlıklar yapmaları neticesinde dönemin alimleri tarafından aklı kullanmaya karşı bir tepki oluşmuş ve yıllara sâri bir süreçte de Ehl-i Sünnetin temel bir karakteri haline gelmiştir. Oysaki akıl, vahyin koyduğu sınırlara bağlı kalmak şartıyla kullanılması gerektiği unutulmamalıdır. İnsanın yeryüzündeki halifelik görevini hakkıyla yerine getirmek için vahyin kılavuzluğunda aklı kullanmasına bağlı olduğunu unutmamamız gerekir.

Aklı kullanmanın önemine vurgu yapan İslâm, kişinin ilahi buyruklar için sorumlu olması için aklının olmasını da şart koşmuş, aklı olmayanın mesul olmayacağını ifade etmiştir. Kur’an aklını kullanmayan insanları şiddetli bir şekilde kınamış ve gerek dünya da gerekse de ahirette karşılaşacakları durumlar göz önüne getirilmiştir. Kur’an’da ki bu ikazlara rağmen maalesef tarihi süreç içerisinde akıllarını gereği gibi kullanmamış hatta kullanmayı adete bir suç olarak görmüştürler. Müslümanların din anlayışı, rivayete dayandığından ve bu rivayetler arasında birçok aklın kabul etmesinin mümkün olmayacağı içeriklere sahip bilgiler bulunduğundan, akıl rivayet çatışmasından rivayetten yana tavır almışlardır. Oysa ki, daha öncede ifade ettiğimiz gibi, vahyin yönlendirmesiyle akıl kullanılmalıydı. Vahiy merkezde olmalı ve Furkan olmalı, akılda bu istikamette Allah’ın muradı ve insanı dünya hayatında çevreleyen hususlar üzerinde olabildiğince durularak anlaşılmaya çalışılmalıydı. Kısaca ifade etmek gerekir ki, ne vahyi alıp aklı tamamen devre dışı bırakarak din anlaşılır, ne de aklı merkeze alarak vahyin devre dışı bırakılmasıyla anlaşılabilir. Bu itidali yakaladığımız zaman hem Kur’an’da Rabbimizin muradını daha doğru anlamış olacağız, hem de dünyayı imar etme görevimizi hakkıyla yerine getirmenin bize dünyada kazandırdığı izzet ve onuru yakalayabileceğiz. Allah’ın rahmet ve bereketine nail olacak şu içinde yaşadığımız zilletten bir an önce kurtulmuş olacağız.

Dâvamızın başı da sonu da Alemlerin Rabbi olan Allah içindir!

 

 

 

[1] İslam Ansiklopedisi, Akıl Maddesi

[2] Râgıb el-İsfahânî, “Akl” Maddesi

[3] Kur’an Yolu, A’raf Sûresi 179. Âyetin Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.

[4] A’raf, 179

[5] El Akl ve Fuhmu’l Kur’an, Haris el Muhasibi, 128-129

[6] Ragıb el İsfahani, Müfredat, Akıl maddesi

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close