Yazılar

Makale; Kudüs ve Ürdün Hatıraları

Hamd Alemlerin Rabbi olan, yarattığı herşeyi mükemmel olarak yaratan, insana ve toplumlara bir ecel tayin eden Allah’a, selam ve selam onun kutlu nebilerinin ve onlara en güzel şekilde tabi olan mü’minlerin üzerine olsun.

Ürdün ve Kudüs’e yapmış olduğumuz kısa gezimizi özet bir şekilde sizinde istifadenize sunmak istedim. Daha düne kadar oradaki kardeşlerimizle aynı ülke içerisinde yaşıyorken, şimdi ulus devler sınırları bizi birbirimizden ayırmış durumda. Bu ve benzeri olumsuz konumlarımıza rağmen yapmış olduğumuz ziyaretimizin oralarla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmaya ve inşaAllah da ileride yeniden ümmeti oluşturmaya küçükte olsa katkı sağlar düşüncesiyle, gündeme getireceğim yerlerin görsellerini de yazımın başına ekleyerek zihnimize takılan bazı hususları sizinle  paylaşmak istedim.

Kudüs ziyaret etmek ve akabinde de Umre yapmak için 26 Şubat 2020 tarihinde Ürdün Havayollarına ait bir uçakla, 22 arkadaş bizim gruptan toplamda da 90 civarında ki bir kafileyle Ürdün’ün başkenti olan Amman’a uçtuk. Yaklaşık 2.5 saat uçak yolculuğu sonucunda Amman havalimanına iniş yaptık. İşlemlerimiz yapıldıktan sonra orada bizi bekleyen rehber arkadaşın öncülüğünde bizim için tutulan otobüslere binerek önce Ashab-ı Kehf’in kabirlerinin bulunduğu yere hareket ettik.

Ashab-ı Kehf’in mezarlarının bulunduğu Mağara’nın içi anladığımı kadarıyla restoran edilmiş. Lakin Roma dönemine ait sütunlar mağaranın giriş duvarlarında hala mevcut. Mağaranın içinde 7 kişinin mezarı var. Dört tanesi bir mezarda, 3 tanesinin de ayrı ayrı mezarları var. Osmanlı döneminde mağaranın üzerine bir mescit yapılmış. Şuan bu mescidin sadece birkaç sıradan oluşan duvarları söz konusu. Mağaranın hemen yanına bir cami yapmışlar. Akşam namazımızı orada kıldık.

Daha sonra otobüslere binerek Amman’da geceyi geçireceğimiz otelin yolunu tutuk. Otele vardığımızda, öncelikli olarak valizlerimizi odalarımıza yerleştirdik ve akşam yemeğini yiyerek dinlenmeye geçtik. Çünkü sabahın ilk saatlerinde oradan Kudüs’e geçecektik. Sabah kahvaltımızı yapar yapmaz bizi sınıra kadar götürecek otobüslere bindik. Amman deniz seviyesinden yaklaşık olarak 1000 metre yükseklikte bir şehir. Geçeceğimiz sınıf kapısı ise deniz seviyesinde. Dolaysıyla bayağı bir iniş yaptık. Filistin sınırı; Ürdün vadisi diye isimlendirilen ve Ürdün Nehriyle Ürdün ve Filistin birbirinden ayıran bir yerde.

Burada kısada Ürdün’den de bahsetmek gerekir; Ürdün, krallıkla yönetilen bir ülke. Osmanlı dağıtılınca Ürdün’ü İngilizler işgal etmiş ve İngiliz manda tarafından yönetilmiştir. İngilizlerin bölgeyi terk etmesi sonucunda kendilerinden sonra ülkeyi yönetmek için Suud’lu ve Peygamberimizin de müntesibi olduğu Haşimoğullarından bir ailenin eline bırakmışlar. Bunun içindir ki, ülkenin resmi adı, “Ürdün Haşimi Krallığı”dır. Şu anki kral Abdullah, kendinden önce ülkenin kralı olan babası Hüseyinin İngiliz hanımından dünyaya gelen oğludur. Halkın daha önceki kralları olan Hesiyin ve şimdiki kral olan Abdullah’ı çok sevdiklerini, onlara rahmet okuduklarına şahit olduk. Ülkenin, Suudi Arabistan, Filistin, Suriye ve Irak’la sınırları var. 11 milyon nüfusu var. Yalnız bu nüfusun çoğunluğu yerlilerden oluşmuyor, 4 milyon civarında Filistinli, geri kalanın da çoğunluğu Iraklı ve Suriyeli mültecilerden oluşuyor. Özellikle Filistinliler Ürdün vatandaşı olmuş ve yerlilerin sahip olduğu tüm haklara sahip olmuşlar. Resmi dilleri Arapça, para birimleri de dinar’dır. Para birimi olan dinar, Amerikan dolarından daha kıymetlidir. 1 dinar yaklaşık olarak, 1.3 dolar etmektedir. Türkiye ile kıyaslandığında ülkede yaşam bayağı pahalıdır.

Ülkenin hemen her tarafında evler beyaz kiremit taşlarla yapılmış. Şehirler dışarıdan bakıldığında sade bir görünüme sahip. Türkiye’de olduğu gibi rengârenk bir durum yok, bütün binalar aynı renkte. Beyaz kiremit taşların kullanılmasının en temel sebebi, kışın soğuktan yazında sıcaktan koruma özelliğinin olmasından dolaydır.

Ayrıca, gözlemlediğimiz kadarıyla, özellikle Amman’da Türkiye şartlarında değerlendirdiğimiz zaman çok lüks diyebileceğimiz araçlar epeyce bir vardı. Hemen hiç eski araç yok gibi. Ayrıca elektrikli araçlarda bir hayli fazlaydı. Yine sokaklarda çok fazla insan kalabalığı söz konusu değil. Kapalı mekanlar ise hayli kalabalıktı. Sokaklarda bir kaçı geçmeyen başı açık kadın görmek mümkün, başı açık olanlarda mini etek veya daracık elbiseler giydiklerini görmedik. Başı kapalı olanlarda, Türkiye başörtülü çıplaklar diyeceğimiz cinsten insanlardı. Yani anladığımız kadarıyla halkın İslâmî duyarlılığı fazla yok. Ama yozlaşma buralardaki kadar da fazla değil. Ülkede içki satımı Müslüman olamayanlara serbest ve ancak Müslüman olmayanlar içki dükkanı açabiliyorlar. Ayrıca zina evleri de mevcutmuş. Lakin bu evlerin önünde polisler bekliyor, gelenler arasında Müslüman varsa içeriye bırakmıyorlarmış. Yani Müslüman olmayanlara içki de zina da serbestmiş. Ayrıca camiler de çok fazla dolu değildi. Uğradığımız camilerde Türkiye’de olduğu gibi, tesbihat cemaatle yapılmıyordu. Müezzinler sadece ezan okuyor ve kamet getiriyorlardı.

Ürdün’nün en verimli topraklarının bulunduğu Ürdün vadisi, tam bir tarım arazisi. Uçsuz bucaksız olan Ürdün Vadisi, yılda 3 defa ürün alınan bereketli topraklara sahip. Bu vadinin yarısı Ürdün’ün toprakları içinde, diğer yarısı da Filistin toprakları içinde. Ürdün vadisi bereketli ve tarıma elverişli topraklara sahip olduğundan dolayı, Filistin’i işgal eden İsrail devletinin şu anki başkanı Neşeytanyahu/Netenyahu şu günlerde yapılan seçim vaadi olarak Ürüdün vadisini İsrail’e katacağını vadetmişti. Burada yapılan üretimden ülke halkının ihtiyaçları karşılandığı gibi, dış ülkeler de ihracat yapılmaktadır.

Otobüslerle sınır kapısına gittik. Ürdün sınır güvenlik ekipleri bizi çok fazla oyalamadılar. Kısa bir bekleyişten ve pasaport kontrolünden sonra Filistin’i kuşatma altına tutan İsrail’in sınır kapısına vardık. Burada otobüslerden inerek pasaport kontrolü için sıraya girdik. Sırada beklerken, bizim kafilede olan bir arkadaşımız, tuvalet ihtiyacını gidermek için tuvalete gitti. Tuvaletten çıktıktan sonra tekrar sıraya girdi, sonra ellerini kurulamak için aldığı peçeteyi çöpe etmek için tekrar tuvalete gitti. Bu ara bir hareketlilik oldu. Hemen hepsi gençlerden oluşan birkaç telsizli ekip oraya gelerek arkadaşı ayırdılar. Daha sonra Arapça bilen bir memur şirket yetkilisi arkadaşa o arkadaşımızın neden tuvalete birden fazla gittiğini falan sorarak arkadaşın ifadesini aldılar. Daha sonra serbest bıraktılar. Bu hadise bize, İsraillilerin ne kadar korkak olduklarını göstermiş oldu. Pasaport kontrolleri yapılarken Ahmed Kalkan hocamız ve 3 arkadaşı ayırdılar. Diğer üç arkadaşı kısa bir zaman sonra serbest bıraktılar. Kafile 1-2 saat kadar bekledikten sonra otobüslere binerek programa kaldığı yerden devam ettiler. Ahmed Kalkan hocamızın bırakılması ise yaklaşık 3-4 saat sürdü. Ahmed Kalkan hocamız bırakıldığında, onu bekleyen 3 kişiyle beraber kafileye katılmak üzere sınırdan ayrıldık. Bu keyfi bekletme, psikolojik baskı ve Müslümanlardan aşırı derecede korkmalarından başka bir şeyle izah edilmesi söz konusu değildir. Vize verirken yapmadıkları araştırmaları anlaşılan sınırdan geçerken yapıyorlar!

Sınırdan ayrılırken, birkaç kilometrelik yola 100 dolar taksi parası vererek gitmek zorunda kaldık. Dünyanın en alçak bölgesi olarak kabul edilen, deniz seviyesinin 400 metre altında yer alan Ölü Deniz/Lût gölünün bulunduğu yere gittik. Suyunda hiçbir canlının yaşamadığı söylenen gölde, yüzen insanlar vardı. Ayrıca şifa bulmak isteyen insanlarında sık sık başvurdukları bir mekan ölü deniz. Burada kafileye katılarak hep birlikte Kudüs’e hareket ettik.

Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kudüs’e vardık. Kudüs’e vardığımızda, ilk önce zeytin dağına gittik. Burada da ilk önce Allah Rasûlünün güzide sahabelerinden birisi olan, hendek savaşında hendeklerin kazılması fikrini ortaya atarak Müslümanların savaştan başarılı bir şekilde çıkmasına vesile olan Selman-i Farisî’nin kabrini ziyaret ettik. Yanına yapılan bir camının hemen yanında bulunan kabrinin üzerine temsili bir türbe yapılmış. Gittiğimiz hemen her kabir de Türkiye’de olduğu gibi, mezar ve türbelere aşırı bir hürmet ve tazim görmedik. Türkiye’de bulunan türbelere yapılan tazim oralarda pek karşılaşmadık. Anca şunu söylemek mümkün, Kudüs kısmını anlatırken de ifade edeceğimiz gibi, mezarlara aşırı tanzimi Hıristiyanların yaptıklarına şahit olduk.   Daha sonra da Rabiatü’l Adaviyye olarak isimlendirilen Tasavvuf büyüğü kadının mezarını ziyaret ettik.

Daha sonra Mescd-i Aksâ’nın hemen karşısında bulunan Zeytin Dağı’na indik. Zeytin dağı hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar için kutsal bir mekan. Hıristiyanların burada çokça kiliseleri var. Yahudilerin de burada çok kıymet verdikleri ve yüksek bedeller ödeyerek gömülmek istedikleri bir mezarlıkları söz konusu. Onların inancına göre bu mezarlığa gömülmek cennete gitmeyi neredeyse garantilemek demek. Ayrıca Yahudilere göre kıyamet günü kurulacak sırat köprüsü de Zeytin Dağı ile Mescid-i Aksâ arasına kurulacakmış. Bütün bu sebeplerden dolayı bu mezarlık onlar için çok önemli. Bu kadar önemi olan bir yerde yatmanın bedeli de bir o kadar yüksek tabi. Bunun içindir ki bu mezarlıkta ancak zengin olan Yahudiler yatabiliyor. Yine bu mezarların üzerinde çakıl taşları gördük. Bu çakıl taşlarını mezarları ziyaret edenlerin koyduğu, dolayısıyla bir mezar ne kadar fazla ziyaret edildiyse üzerindeki taşlar o randa fazla oluyormuş. Bazı mezarlarda 1-2 taş varken, bazı mezarlarda yüzlerce taş vardı. Burası Mescid-i Aksâ’yı tam karşıdan gören bir yer.

Daha sonra buradan ayrılarak iki gece kalacağımız otele hareket ettik. Otel, Mescid-i Aksâ’ya 20-25 dakika yürüme mesafesindeydi. Yani yaklaşık 1.5 veya 2 km uzaklıkta. Normalde Mescid-i Aksâ’yı ziyaret programımız kafile olarak bir sonraki gündü. Lakin Mescid-i Aksâ özlemimiz bizi sabaha kadar bekletmedi ve akşamdan “yol tarif” alarak Mescid-i Aksâ’ya birkaç arkadaşla birlikte akşam ve yatsı namazları kılmak için gittik. Mescid-i Aksâ, bilinenin aksine bir bina değil, etrafı surlarla kaplı, birçok mescidi içerisinde barındıran yerin ismidir. Mescitler, avluları ve bahçesinden oluşan yerlerin tümü Mescid-i Aksâ’dır. İnsanların Mescid-i Aksâ denildiğinde akılları hemen Kubbetüs-Sahra ve Kıble Mescdi gelmekte. Oysa Mescid-i Aksâ bunları da içine alan daha büyük bir alanın adıdır. Mescidin dış kapılarında İsrail askerlerinin kontrolünden geçerek gidebiliyorsunuz. Her mescide girdiğinizde üzerinizdeki baskılarını hissettiriyorlar size. Özelikle yaşı genç olanlara “nereli olduklarını” soruyorlar. Öğrendiğimiz kadarıyla Mescd-i Aksâ’ya diğer din mensuplarını sokmuyorlarmış. Muhtemelen güvenlik gerekçelerinden dolayı yapıyorlar. Hatta Müslüman olduklarından şüphelendikleri yabancılara sorular soruyor, âyetler okutuyorlar. Bir arkadaşımız Türk olduğunu söylediği halde, bununla yetinmemiş ayrıca âyetler okumasını istemişlerdi. Bunu alay etmek için mi yoksa güvenlik için mi yaptıklarını çok anlamak mümkün olmuyor. Bazen Türklere türkçe “hoş geldin” diyerek de karşılık veriyorlardı.

Bütün bunlara rağmen size en kutsal mescitlerinize bile “bizim kontrolümüzde girebilirsiniz” zilletini her zaman yaşatıyorlar. O gece akşam ve yatsı namazlarını Kubbetüs-Sahra da kıldık. Kubbetüs-Sahra Emevi sultanı Abdulmelik b. Mervan tarafından yaptırılmıştır. Hz. Ömer’in Kudüs’ü feth ettiğinde burada namaz kıldığı, bunun için Abdulmelik b. Mervan’ın mescit için burayı seçtiği söylenir. Öncelikle ustalara bir minyatürünü yaptıran Abdulmelik, minyatürü beğenince Kubbetüs-Sahrayı yaptırmıştır. Yaptırma sebebi olarak da birçok şey söylenmiştir. Bunlardan bir tanesi; kendi döneminde Mekke ve dolayısıyla da Kâbe, Abdullah b. Zubeyr’in egemenliği altında olduğundan, insanların Hac ibadetini Kâbe’de değil de yapacağı bu mescitte yapmalarını sağlamak için yaptırmış, bunun için de Efendimizin Mescid- Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ mescitlerinin önemiyle ilgili rivayetlerini kullandığı söylenir.

Bunun içindir ki, Kubbetüs-Sahra’nin tam ortasında ve kubbenin altında ayakta durduğu söylenen bir taş söz konusudur. Birkaç merdiven ile altına inilen ve namaz kılma yeri olan bu taşla ilgili birçok hikaye anlatılmaktadır. Tabi bu taş şu an boşlukta durmuyor, sadece altında namaz kılınacak kadar bir boşluk söz konusudur. Muallak Taşı olarak bilinen bu taş hakkında söylenen bu hikayelerin gerçeklik değerinin olduğuna dair herhangi bir delil söz konusu olmadığı için taşlardan bir taş olduğunu söylemek gerekir. En fazla şunu ifade edebiliriz, Kıble Mescid-i Haram’a çevrilmeden önce kıbleyi ifade ediyor olabilir. Bunun görüşünde doğru oluğuna dair herhangi bir delilimiz yok. Lakin önem atfedilen bir taş olmasından dolayı, Abdulmelik b. Mervan mescidi bu taşın üstüne yaparak adete insanların bu taşın etrafında tavaf yapmalarını sağlamak istemiş izlenimini veriyor.

Kubbetüs-Sahranın iç duvarları ve tavanı da dış tarafı gibi Osmanlı mimarisinde olduğu gibi süslemeler içeriyor. Altın sarısı renkler ağırlıkta ve bol miktarda hat yazılarıyla doldurulmuş. Birçok Osmanlı padişahı Kubbetüs-Sahra’nın yeniden restore ettirmiştir. Dolayısıyla sade bir yapı değil, çok fazla renk cümbüşü olan bir yapı haline gelmiş. Akşam namazını cemaate yetişemediğimiz için kendi aramızda, yatsı namazını ise cemaatle birlikte kıldık. Cemaatin büyük kısmı dışarıdan gelen insanlardan oluşuyordu. O gece Mescd-i Aksâ’nın başka yerlerine gidemedik. Yatsı namazından belirli bir müddet sonra mescidin kapılarını kapatıyor, sabaha yakın bir saatte de tekrar açıyorlar. Geceleri mescide gidemiyorsunuz. Namazlarımızı kıldıktan sonra tekrar kalacağımız otele geri döndük.

Geceyi otelde geçirdikten sonra bir sonraki gün, Cuma olmasından dolayı, sabah namazını cemaatle kılmak için Mescid-i Aksâ gittik. Cuma günleri diğer günlerden çok faklı olarak tüm namazlarda mescit daha kalabalık oluyor. Bunun sebebi Cuma gününün tatil olması ve Cuma gününün öneminden dolayı olsa gerektir. Diğer günlerde 5-10 saf ancak dolan Kıble mescidi, Cuma günü Saban namazında bile neredeyse doluydu. Sabah namazımızı Kubbetüs-Sahra’da değil, Kible Mescidinde kıldık. Bu mescit  Kubbetüs-Sahra’dan çokça büyük bir mescit. Kıble mescidinin duvarlarında çini süslemeleri yok. Tavanlarında ve Kubbesinde süslemeler var. Çokça sütunları olan bir mescit. Tavanlarının bir kısmı ahşaptan oluşuyor. Bu Mescitte Emevi Sultanı Abdulmelik b. Mervan döneminde yapılmış. Daha sonra birçok defe tadilat görmüştür. Sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra kafile olarak otele geri döndük. Namazdan otele dönerken bizden önde mescitten çıkan bir grup genç tekbir getirdiler. Biz çok gerideydik. Kapıdan çıkarken Siyonist askerler şüphelendiği gençleri gruptan ayırarak tutukladılar. Bizde hiçbir şey yapamamanın getirdiği zilletle otelimize döndük.

Sabahın ilk saatlerinde kafile olarak rehber eşliğinde Kudüs’ü gezmek için otelden ayrıldık. Öncelikle Mescid-i Aksâ’nın surlarının dışında kalan ve içlerinde sahabelerin de mezarlarının  bulunduğu Müslüman mezarlığını ziyaret ettik. Ardından Kudüs’ün etrafını saran surların, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığını, 7 kapısının bulunduğunu rehber arkadaş bize aktardı. Ayrıca Mescid-i Aksâ’nın da 15 tane kapısı bulunmaktadır. Bu bilgileri aldıktan sonra Mescid-i Aksâ’nın içerisine girdik. Üste bulunan mescitler ile ilgili bilgi aldıktan sonra, zeminin altında bulunan mescitleri ziyaret ettik.

İlk ziyaret ettiğimiz mescit Mervanî mescidi olarak bilinen mescit oldu. Mescid-i Aksâ’nın Kıble mescidinin de bulunduğu güney tarafının alt kısmının tamamı mescitlerden oluşuyor. Yerin altında ki en büyük mescit Mervanî mescididir. Dışarıda havanın çok sıcak olduğu zamanlarda, alt kısımlar bayağı serin oluyor. Bu mescit yukarıdaki mescitten daha büyük görünüyor. Bu mescidin bir köşesinde, Hz. Meryem annemizin mihrabının bulunduğu yer var. Mihrabın bulunduğu yer demir parmaklıklarla mescitten ayrılmış bir şekilde. Ayrıca mescidin zemininden de yüksekçe bir yerde duruyor. Burada rehber arkadaş bize Hz. Meryem ile ilgili bilgileri bir turiste anlatır gibi , birçok duyuma dayanan bilgileri de içine bocalayarak anlatıyordu. Bizler ise, Kur’an’ın anlattığı Meryem ve onun bakımını üstlenen Hz. Zekariyya’yı anıyoruz. Allah’ın nimetlerine gark oluşlarını, kız olduğu halde mescide adanma konusunda yaşadığı zorlukları, İsâ’yı dünyaya getirdiğinde yaşadığı zorlukları hatırlıyoruz. Selam onların hepsinin üzerine olsun.

Daha sonra bu mescitten çıkarak, yerin altındaki bir başka mescit olan cin mescidine gittik. Bu mescidin diğer bir adı da, Kadim Mescid-i Aksâ olarak adlandırılıyor. Süleyman (a.s.)’ın cinlere yaptırdığı söyleniyor. Burası küçük ve bir bölümü de kapalı bir mescit. Koca koca taşlarla yapılmış bir yer. Ayrıca Mescidi ışıklandırmak için mescide bağışlanan zeytinyağlarının konulduğu derin de bir kuyuyu içerisinde barındırıyor. Mescidin bazı taşlarında bayağı bir incelme olmuş ve bundan dolayı binayı sağlamlaştırmak için yeni sütunlar dikilmiş. Her ne kadar dikilen sütunlar çirkin bir görüntü oluşturuyorsa da,  yıkılmasına mani olması için yapıldığı belli. Her girdiğimiz mescitte iki rekat mescit namazı kılıyor ve bu mescitlerle ilgili Kur’an’da eğer varsa vurgular onların zihnimize getiriyoruz.

Buradan çıktıktan sonra uğradığımız yer altındaki mescitlerden bir tanesi de Burak Mescidi olarak bilinen küçük bir mescit oldu. Burası da Kıble mescidinin sağ tarafında Mescid-i Aksâ’nın tam köşesinde yerin altında bir mescit. Burak Mescidi denilmesinin sebebi; İsrâ hadisesiyle ilgili rivayetlerde Efendimizin üzerine binerek Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya geldiği Burak isminde ki bineğini buraya bağladığından dolayı bu isimle isimlendirildiği söylenmektedir. Bu mescidin duvarından demir bir halka vardır. Burak’ın bu halkaya bağlandığına inanılıyor. Biz oradayken insanlar gelip o halkadan tutunarak dua ettiklerine şahit olduk. Biz ise burayı diğer mescitler gibi bir mescit olarak gördüğümüz için mescit namazı kılarak oradan ayrıldık. Bu şekilde yer altında bulunan mescitlerin hepsini görmüş olduk. Günün Cuma günü olması ve Cuma saatinin yaklaşıyor olmasından dolayı Cuma namazını kılmak için Kıble mescidine gittik. Yoğun bir kalabalık vardı. Bir mescidin içinde kıldık lakin avlularda da bayağı bir kalabalık vardı.

Türkiye’de olduğu gibi, Cuma gecesi ve Cuma günü sala okunmuyor. Cuma namazına yaklaşık olarak iki saat kala Kur’an tilaveti ve vaaz başlıyor. Ezan okununca da sünnetler kılınıyor ve Türkiye’de olduğu gibi müezzin başka bir şeyler okumadan kalkıp ikinci ezanı okuyor. Bunun akabinde iman önce birinci hutbesini Arapça okuyor, sonrada kısa olarak ikinci hutbeyi okuyor. Hatibin hitabı bayağı etkileyiciydi. Genmiş dönemlerde yaşayan zalimlerin akıbetlerini konu alan bir hutbe irat etti. Kimi zaman sesini yükseltmesi kimi zaman da normal bir seviyeye indirmesi yaptığı hutbeyi heyecanla dinletiyordu. Hutbe bittikten sonra kamet getirilerek namaza duruldu. Cuma namazı kılınırken, Kâbe’de olduğu gibi, iman tekbirleri alırken müezzin de tekrar ediyordu. Namazı kıldıktan sonra Türkiye’de olduğu gibi müezzin herhangi bir komutta bulunmadan ikindi namazı için kamet getirildi. Namaz tesbihatlerinin müezzinin komutlarıyla tüm cemaat tarafından yapılması oralarda yoktu. Ürdün’de de böyle bir olaya şahit olmadık. Cemaat kendi başına yapıyor. Efendimiz ve ashabı da zaten bu şekilde yapıyorlardı. Burada genellikle namazların cem edilerek kılındığını gördük. Bunun sebebi, orada bulunan insanların çoğunun orayı dışarıdan ziyaret için gelen insanlardan olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Bizde seferi olduğumuz için imanla birlikte ikindi namazımızı kasr ederek iki rekat olarak eda ettik. Cuma namazını birçok ülkeden gelen ve Filistinli Müslümanlarla birlikte kıldıktan sonra akşama kadar serbest olarak kullanacağımız zamanımız vardı. Kafiledeki bazı arkadaşlar mescitte kalmayı tercih etti, bizler ise Mescid-i Aksâ’ya yakın bir mesafede bulunan Hıristiyanlara ait kiliseleri gezmek istedik.

İlk uğradığımız kilise, Zeytin dağının eteklerinde bulunan Mecdelli Meryem Kilisesi oldu. Bu kilisenin bahçesinde 12 adet zeytin ağacı var. Bu zeytin ağaçları 2000 yaşından daha büyük olduğu kabul ediliyor. Hz. İsâ (a.s.) bir sabah bu ağaçların altında bulunuyorken, roma askerleri tarafından yakalanıyor. Bundan dolayı bu ağaçlar tarihi değeri olan ağaçlar. Hala kurumamış olan bu ağaçların gövdeleri, çok eski dönemlere tanıklık ettiklerini haykırıyor gibi. Kiliseye de konuşmak hoş karşılanmıyor. Sesli konuşulduğu zaman müdahale ediliyor. Bu bizdeki camide dünya kelamı konuşulmaz anlayışını çağrıştırıyor. Kilise roma mimarisini çağrıştırıyor. Duvarları ve kubbeli tavanında çok sayıda resimler var. Hz. İsâ’yı, Meryem annemizi ve havarileri resmetmişler. Hemen her yerde bu figürleri görmek mümkün. Çok büyük bir kilise olmasa da, görkemli bir iç mimariye sahip. Turistlerin uğrak mekanı haline gelmiş. Unutmadan şunu da söylemek gerekir ki, belki Kudüs’ü Müslümanlardan çok Hıristiyanlar ziyaret ediyor. Kudüs’ün yakınlarında onlarca kilise var. Bu kiliseyi gezdikten sonra hemen yukarısında bulunan Ortodoksların kilisesine gittik.

Anladığımız kadarıyla bu kiliseye Ortodokslardan başkasını sokmuyorlar. Biz demir kapılar arkasından kapıdaki görevli kadına kiliseyi gezmek istediğimizi İngilizce anlatmaya çalıştık. Kadın anladı mı yoksa anlamadı mı lakin bize kapıyı açtı ve biz ağaçların içerisinden geçerek kiliseye ulaştık. Merdivenlerden yukarıya çıkarak açık olan kapıdan içeriyi görmek istedik. Lakin içeride bulunana bir rahibe, bize Ortodoks olup olmadığımızı sordu. Bizde olmadığımızı söyleyince bizi hemen dışarı çıkardı. Kapıyı kilitleyerek beklememizi söyledi. Biz biraz bekledikten sonra o rahibe geldi ve tam kapıyı açıyordu, lakin Hıristiyan oldukları belli olan 2 kişi daha geldi. Bunlara da Ortodoks olup olmadıklarını sordu ve olmadıklarını anladığından tekrar kapıyı kilitledi ve oradan ayrıldı. Bunun üzerine biz artık kapıyı açmayacağına kanaat getirerek oradan ayrıldık. Bu olan bize şunu öğrenmiş olduk ki, mezhepçilik Hıristiyanlar arasında çok daha fazla kabul gören bir olgu. Hadi biz Müslümandık diye bizi almadılar, -bazı arkadaşlarımız sakallı ve benimde başımda takke olduğu için almadılar da,- ta uzak yerlerden gelen diğer mezhep bağlısı Hıristiyanları da kiliseye sokmadılar.

Bu kiliseden ayrıldıktan sonra Yahudi mezarlılarının yanından tırmanarak en tepedeki küçük kilisenin bahçesine çıktık. Burada bir grup Hıristiyan turist kafile olarak konuşuyorlardı. Bizde kısa bir gezinti yaptıktan sonra canımız Mescid-i Aksâmızı tam karşıdan uzun uzun seyrettik. Bu kilisenin bulunduğu yer Mescid-i Aksâ’yı tam karşıdan gören bir yer. Burada biraz kaldıktan sonra, Hz Meryem annemizin kabrinin bulunduğu yere geldik. Daha önce uğradığımızda öğlen saatinden dolayı kapılı olduğunu kısa bir zaman sonra tekrar açılacağını söylemişlerdi.

Hz. Meryem annemize ait olduğu söylene bu kabir, Zeytin dağı ile Mescid-i Aksâ’nın tam arasında bulunan vadinin tam ortasında bulunuyor. Önce merdivenler avlusuna sonrada yine merdivenle inerek kabrin bulunduğu yere inebiliyorsunuz. Çok eski bir yapı olduğu belli. Burası Türkiye’deki türbeleri andırıyor adeta. Bir tarafta, uğur getirir anlayışıyla çelişti figürler satılıyor, bir tarafta diz çökerek dua edenler, bir tarafta kabrin üzerine para atanlar, diz üstü eğilerek kabrin içine girmeye çalışanlar vb. böylece de bizim buralardaki bid’at ve hurafelerin onlarda da olduğunu görmüş olduk. Hatta Müslümanlara da bunlardan geçtiği birçok araştırıcının söylediği bir gerçektir. Tavanlardan aşağıya sarkıtılan süslemeler, yakılan çeşit çeşit mumlar ve her yerde olduğu gibi burada da nice Meryem ve İsâ figürleri göze çarpan önemli hususlar. Buradan ayrıldıktan sonra yol üzerinde buluna bir kiliseye de uğradıktan sonra gezimizi bitirdik ve otelimize geri döndük. Gezimizin bu kısmından bize kalanlar, kiliseleri yakından tanıma fırsatımız oldu. Ayrıca gezdiğimiz yerlerin yapıların mimari yönlerini de görmüş olduk. Ayrıca, nice hurafeleri işlediklerine de şahit olduk.

Kısa bir dinlenmeden sonra, akşam ve yatısı namazını kılmak için tekrar Mescid-i Aksâ’nın yolunu tutuk. Kıble mescidinde önce akşamı ve hemen akabinde de birleştirerek imanla birlikte yatsı namazını cem ederek kıldık. Namazın akabinde cemaat içince bulunan ismini öğrenemediğim yöresel kıyafetleri olan bir şeyhin sohbetine iştirak ettik. Namazdan hemen sonra kürsü kuruldu ve şeyh efendi (Tasavvufun şeyh anlayışı değil, yaşlı anlamında şeyh diyorum) tevekkül ile ilgili yaklaşık yirmi dakika veya yarım saat süren bir konuşma yaptı. Akabinde de sorular alarak bir yarım saatte sorulara cevap verdi ve sohbeti bitirdi. Daha sonra bizde otelimizin yolunu tutuk. Tabi bu arada bize daha önce gelen Suud hükümetinin Umre için gelecek yolcuları ülkeye sokmayacağıyla ilgili bilgilerin doğruluğu teyitleşmiş oldu ve kendi aramızda bunun müzakeresini yaptık. Geceyi dinlenerek geçirdik ve sabah olunca sabah namazına iştirak için tekrar Mescid-i Aksâ’ya koştuk. Günlerden cumartesi ve bu gün Kudüs’e veda edeceğimiz gündü. Sabah namazımızı Kıble mescidinde ikame ettikten sonra bir grup arkadaşla birlikte Yahudilerin kutsal kabul ettikleri ağlama duvarını ziyaret etmek istedik.

Mescid-i Aksâ’nın kapısından çıkarak ağlama duvarının bulunduğu yeri arayarak ve sorarak bulduk. Kapıda Siyonist polisler bekliyordu. İngilizce bilen bir arkadaş “Türkiye’den geldiğimizi ve ağlama duvarını ziyaret etmek istediğimizi” söyledi. Görevli polis biraz tereddüt yaşadıktan sonra xray cihazından geçirdikten sonra bizi içeriye aldı. Günlerden cumartesi ve Yahudiler için kutsal bir gündü. Ağlama duvarının olduğu bölümü ikiye ayırmışlar. Büyük bölümünde genciyle yaşlısıyla erkekler Tevrat okuyarak ibadet ediyorlardı. Küçük kısmında ise kadınlar Tevrat okuyordu. Burada bulunan kadınların çoğunluğu açık saçık diyebileceğimiz kadınlardı. Ayrıca ağlama duvarına varmadan bir set yapmışlar o kısımda da örtüsü düzgün olmayan kadınlar Tevrat okuyorlardı. Anladığımız kadarıyla kadın erkek aynı ortamda ibadet yapmıyorlar. Ayin için gelen kimi insanların sırtında otomatik silahlar vardı. Tevrat’ı yüksek sesle okumaları acayip seslerin çımasına sebebiyet veriyordu. Ağlama duvarını olduğu yere hem Kudüs içinden hem de Sion tepesinin bulunduğu yerden giriş var. Bu ziyaretimizde radikal Yahudileri ve ibadetlerini yakından görme fırsatımız oldu. Daha sonra buradan ayrılarak otelin yolunu tuttuk. Otele vardığımızda kahvaltı yaptık ve çantalarımızı hazırlayarak otelden ayrıldık.

Tüm kafile olarak Kudüs’teki sonra ziyaretimizi Sion tepesine yaptık. Burası Kudüs’ün surlarının hemen dışında güney batıda bulunuyor. Burada hem Dâvut (a.s)’ın kabri var, hem İsâ (a.s.)’ın havarileriyle son akşam yemeğini yediğine inanılan mekan var. Biz önce Hz. İsâ’nın son yemeğini yediği yere gittik. Osmanlı döneminde Yahudi ve Hıristiyanlar arasındaki çekişmeden dolayı burası kilise olmaktan çıkartılmış ve mescit haline getirilmiş. Figürler kapatılmış ve kıble tarafında bir mihrap yerleştirilmiş. Bunun haricinde yapıya çok fazla müdahale edilmemiş. Siyonistler Kudüs’ü işgal ettiklerinde burayı mescit olmakta çıkararak müze haline getirmişler. Buraya bir zeytin ağacı silueti koymuşlar. Bu ağacın yanında bir sürü küçük kağıtlara yazılmış notlar gördük. Muhtemelen dilek ağacı haline getirilmiş.

Buradan hemen yanındaki Dâvut (a.s.) kabrinin bulunduğu yere gittik. Yahudilerin yoğun olarak bulunduğu yere normalde başı kapatmadan girmek yasakmış. Lakın biz girdik ve kabri gördük. Burada şuna şahitlik ettik. Özelikle Osmanlı döneminde yaklaşık  yarım dönümlük yerde, hem Müslümanlara ait mescit, hem Yahudilerin havrası, hem de Hıristiyanlara ait bir kilise var. Kudüs’ün geneli içinde aynı durum olduğu gibi, sion tepesinde küçücük bir yerde de aynı durum söz konusu olduğunu gördük. Burada bulunan kilisenin tepesinde haçın bulunduğu yerde bir de horuz silueti vardı. Bunun sebebinin Hz. İsâ (a.s.) Romalı askerler tarafından yakalamadan önce, “kendisini horozların öttüğü bir zamanda” yakalayacaklarını haber vermesinden geldiğini rehberlik yapan arkadaştan öğrenmiş olduk. Daha sonra Kudüs’e veda ederek otobüslere bindik ve el-Halil kentine gitmek için hareket ettik. Geride Siyonist teröristlerin tahakkümü altında bir Kudüs ve Mescid-i Aksâ bırakarak oradan ayrıldık. Oralarda özgürce ve izzet içerisinde tekrar buluşmak dua ve temennileri ile vedalaştık.

Filistin için en fazla korktuğumuz şey, insanları süreç içerisinde işgali kanıksayarak mücadeleyi bırakmaları ve İsrailin kendilerine sunmuş olduğu dünya rahatına aldanmalarıdır. Sokaklarda çok fazla yüksek ve pahalı model araçlar vardı. Ticari taksiler bile çoğunlukla Mercedes arabalardan oluşuyor. Dolayısıyla dünyevileşme oradaki Müslümanlar için de büyük bir imtihan olacak gibi. Ayrıca, Mescid-i Aksâ’nın içinin güvenliği ve harcamaları Ürdün devletine ait olan bir vakfın bünyesinde. İmamların maaşları, güvenlik görevlilerinin maaşları ve yapılan harcamaların tamamı bu vakıf tarafından karşılanıyor.

Bir sonraki durağımız el-Halil şehriydi. Hz. İbrahim (a.s.)’ın yaşadığı ve onun ve çocuklarının kabirlerinin bulunduğu kabul edilen bir şehir. Eski şehrin bulunduğu yerin büyük bir kısmı harabe gibi duruyor. Mescidin bulunduğu yerlerde tadilat yapılmış. Buraya otobüslerimiz yanaştığında içeriye girmek için İsrail’in kontrolünden geçerek girebiliyorsunuz. Bu mescitte 1994 yılında Müslümanlar sabah namazını kılarken Siyonist bir Yahudi otomatik silahla mescide girerek Müslümanları taramış, 29 Müslümanı inşaAllah şehit olmuş ve 100 üzerinde Müslüman da yaralanmıştı. Saldırgan Müslümanlar tarafından linç edilerek gebertilmişti. Bu olayın üzerinden Siyonist devlet, mescidi 6 ay kadar kapatmış ve bundan sonra güvenliğin kendisinin sağlayacağını söyleyerek el koymuş ve mescidi iki kısma ayırarak %60’lık kısmını Yahudilere, %40 kısmını da Müslümanlara bırakmıştı. Kontrol noktasından geçtikten sonra ileride yine Siyonist askerler bekliyor ve Yahudileri Müslümanların girdiği yere bırakmıyor, Müslümanları da Yahudilerin girdiği yere bırakmıyorlar. Bu mescidin yanında birde aş evi var. Küçük çocuklar bu aş evinden yemekler kovalarına doldurarak evlerine taşıyorlardı. Bu mescitte Hz. İbrahim (a.s.)’ın, Hz. İshak (a.s.)’ın Hz. İshak (a.s.)’ın eşinin kabirleri bulunuyor. Ayrıca Yusuf ve Yakup (a.s.)’ların kabirleri de Yahudilere ait olan kısımda bulunduğu rehber arkadaş tarafından söylendi. Bu mescitte de, mescit namazımızı kıldıktan sonra peygamberlerin hayat mücadelelerini gözümüzün önüne getirip onları yad edip ve onlara rahmet okuyarak oradan da ayrıldık. Daha sonra otobüslerimize binerek siyonist Yahudi’nin baskısı altında bir şehir ve el-Halil Mescidi geride bırakmanın getirdiği hüznü yaşayarak oradan ayrılıyoruz.

Bir sonraki durağımız çölün ortasında bulunan Musâ (a.s.)’a ait olduğu söylenen kabri ziyaret etmek oldu. Etrafında herhangi bir yerleşim yeri yok. Burada bir mescit, kabrin bulunduğu yer ve birde etrafta mezarlıklar var. Tabi Hz. Musâ’nın kabrinin burada olduğu tam kesin değildir. Kafile olarak buraya uğradık ve burada öğlen ve ikindi namazlarını cem ederek kıldık. Ürdün’e döneceğimiz için ikindi namazını vaktinden kılamama durumumuz söz konusu idi. Namazı kıldıktan ve kabri gezdikten, bir müddet burada bekledikten sonra otobüslere binerek buradan da ayrıldık. Salat ve selam Musâ (a.s.)’ın üzerine olsun. Kabrinin bulunduğu yerde bir tane Siyonist asker yoktu. Hatta Yahudi bile göremedik. Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi; burayı Musâ (a.s.)’ın kabrinin bulunduğu yer olarak kabul etmiyorlar, ikinci olarak da, Musâ (a.s.) hayattayken de onu çok önemsememiş, en fazla zulmü Yahudiler kendisine yapmışlardı. Yani önemsemediklerinden kaynaklanıyor olabilir. Yahudiler Dâvut (a.s.)’ın kabrini daha fazla önemsiyorlar.

Yolculuğumuzun bir sonraki durağı Ürdün sınırına yakın olan ve yeryüzündeki en eski şehirlerden birisi olarak kabul edilen Eriha şehri oldu. Bu şehrin yaklaşık olarak M.Ö. 6800 yıllarına dayandığı kabul ediliyor. Şehrin tam karşı tarafından bulunan bir dağın kayalıklarının içine yapıtlar yapmışlar. Bu yapılan insanoğlunun yaptığı ilk yapıtlar olarak kabul ediliyor. Bazı Hıristiyanlar Hz. Meryem’ın annemizin İsâ (a.s.)’ı burada doğurduğunu kabul ediliyorlar. Lakın çok doğru olmasa gerekir. Çünkü burası Kudüs’e çok uzak bir yer. İnsanlar teleferiklere binerek o yapıtların bulunduğu yere gidiyorlardı. Bu şehirde güvenliği Filistin polisi sağlıyordu. Kısa bir duraklama ve kabiledeki bazı arkadaşların Türkiye’ye getirmek için hurma almaları ile birlikte tekrar otobüslere binerek Filistin’e vade ettik. Sınır kapısına gelen kadar, Ürdün Vadisi’nin Filistin kısmından kilometrelerce yol kat ettik. Çok büyük hurma bahçeleri ve tarım alanlarından geçtik. Bu vadi çok bereketli toprakların olduğu bir yer. Bunun içindir ki, Siyonist İsrail’in iştahını kabartıyor. İnşaAllah bu vadi, onların Müslümanlar tarafından yok edildikleri bir vadi olur!

Netice de, Ürdün’e geçiş yapacağımız İsrail’in kontrolündeki sınır kapısına geldik. Pasaport kontrolleri sırasında Ahmed Kalkan hocayı yeniden ayırdılar. Bu defa herkesin işi bittikten sonra 10-15 dakika sonra onunda pasaportunu verdiler ve otobüslere binerek oradan ayrıldık ve Ürdün sınır kapısına geldik. Burada da pasaport kontrolleri yapıldı ve beklemeden kontrollerden geçtik ve orada bulunan mescitte akşam ve yatsı namazlarımızı cemaatle kıldık. Daha sonra da Amman’a doğru yola çıktık. Amman’a gelirken yolda “ümmetin emini” künyesini üzerinde bulunduran sahabî Ebû Übeyde b. el-Cerrah’ın kabrini ziyaret etmek istedik lakin, saatin geç olmasında dolayı kapalı olduğunu söylediler ve bizde yolumuza devam ettik. Cumartesi akşamı geç saatte Amman’da kalacağımız otele ulaştık. Bir sonraki gün Mûte savaşının yapıldığı yere gidecektik.

Sabahın erken saatlerinde bizleri bekleyen otobüslere binerek otelden ayrıldık ve Mûte savaşının yapıldığı yerin yolunu tuttuk. Savaşın yapıldığı yer Ürdün’nün güneyinde Amman’a 130 km. uzaklıkta bir yer. Yaklaşık 2 saate varan bir yolculuktan sonra Mûte savaşının kahraman komutanları Zeyd b. Hârise ve Cafer b. Ebî Talib’in kabrinin bulunduğu yere vardık. Burada büyükçe bir mescit var. Bu mescidin içinde Zehd b. Hârise ve Cafer b. Ebî Talib’in kabirleri var. Abdullah b. Ravaha’nın kabri ise biraz daha ileride başka bir mekanda. Savaşın yapıldığı yer ise birkaç yüz metre kabirlere uzakta. Savaşın yapıldığı yere Osmanlı döneminde bir mescit yapılmış. O mescitten şu an kalıntılar hala duruyor. Lakin mescit yıkılmış onun yakınına başka bir mescit yapılmış. Buralar bizi alıp Mûte savaşının yapıldığı ortama götürüyor. Efendimizin elçisini Şürahbîl b. Amr’ın şehit etmesi, Efendimizin şehit edilen Müslümanın intikamını almak için ordu göndermek istemesi, hiçbir savaşta yapmadığı halde Zeyd b. Hârise, Cafer b. Ebî Talib ve Abdulah b. Ravaha’yı peşi sıra komutan tayın etmesi, yolda gelirken Müslüman ordunun düşmanın sayısını öğrenince Abdullah b. Ravaha’nın yapığı konuşmayı, Halid b. Velid’in savaş taktiğiyle 200,000 civarında olduğu söylenen düşmanın elinden 3000 civarındaki Müslümanın hangi taktikleri kullanarak geri çektiğini hatırlıyoruz. Ve Mûte’nin üç kahraman şehidini hatırlıyoruz. Rabbim onlara gani gani rahmet etsin. Razı olduğu kulları arasına katsın. Bütün bu güzel duygular ve buruk bir hüzünle Mûte savaşının yapıldığı yerden ayrılarak Amman’ın yolunu tutuyoruz.

Yolda gelirken Sultan Abdulhamit’in yaptırmayı düşündüğü Hicaz demiryolunun kalıntılarının bulunduğu bir yerde durarak o büyük projenin çok azda olsa bir kalıntısını görüyoruz. Daha sonra satılmış paşalar tarafından İngilizlere peşkeş çekilen bu demir yolunun raylarının dağıldığı gibi ümmetinde dağılarak birbirinden ayrılmış ve ümmetten geriye bu demiryolundan kaldığı gibi çok küçük bir parça kalmıştı. Bu demir yolu raylarının üzerinde hala Osmanlı turası işlemeleri duruyor. Birinci dünya savaşının başlamasıyla birlikte demir yolu durduruluyor. Sebebi ise, düşman demir yolunu kullanarak askeri sevkiyat yapamasın. Lakin Osmanlının dağılmasıyla birlikte bu demir yolunun rayları sökülerek satılıyor. O koca projeden geriye sadede küçük bir kısım raylar ve tren kalmış. Bu ziyaretimizde de ümmetin izzetli günlerden zilletli günlere nasıl evrildiğini görerek kahroluyoruz. Eskiden tüm ümmete ait olan toprak parçalarına şimdi pasaport ile ancak girmenin getirdiği zilleti hep beraber yaşıyoruz. Aynı zamanda Allah’ın sünnetlerinden birisi olan, her toplumun bir ecelinin olduğu, yeri ve zamanı geldiğinde çok büyük toplumların bile tarih sahnesinden nasıl silindiğini görmüş oluyoruz. Bütün bu tefekkürlerimizle birlikte buradan da ayrılarak Amman’a geri dönüyoruz.  Bu günüde bu şekilde değerlendirdikten sonra bir sonraki gün Amman’ı gezmeye karar veriyoruz.

Bir sonraki ve Ürdün’deki son günümüz olan Pazartesi günü, sabah erken saatte bazı arkadaşlarımızla birlikte Eski Amman şehrini gezmek için otelden ayrılıyoruz. Amman da eski ve yeni olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Eski Amman tarihi kalıntıların olduğu bir şehir iken, yeni Amman ise daha çok zenginlerin oturduğu ve yeni yapıların olduğu bir şehir. Biz eski Amman’ı gezmek istiyoruz. İlk durağımız antik amfi tiyatro oluyor. Roma döneminden kalma bu tiyatro eski Amman’ın merkezi bir yerinde. Büyük amfi tiyatronun bulunduğu yere girmek parayla. Amman’da da Türkiye’de olduğu gibi tarihi yerleri gezmek için turistlerden kendi halkından aldıkları paranın birkaç katı fazla ücret alıyorlar. Biz küçük amfiyi gezdik ve zaten büyük amfi de hemen hemen tamamı dışarıdan görünüyor. Bu amfilerde gladyatörler savaştırılıyor, aslanlarla insanların kıyasıya müsabakaları oluyordu. Bu amfilerde yüzlerce, binlerce insana toplanıyor yapılan o alçakça mücadeleleri seyrediyorlardı. Şimdiki stadyumların bir benzeri işlevini görüyordu bu amfiler. Zalimler halkı avutmak için bu tür hususları hep kullanmışlardır.

Bir sonraki durağımız ise Amman kalesinin bulunduğu yer oluyor. Burası Amman şehrinin tam ortasında ve yüksekçe bir tepede bulunuyor. Tepenin yamaçlarında evler, en tepesi ise muhtemelen Amman’ın ilk kurulduğu yer. Buraya giriş yabancılar için 3 dinar. Yaklaşık 5 dolar. Kalenin içinde sağlan sadece bir tane bina var. O da “hamam” olarak kullanılan kubbeli bir yapı. Bunun haricindeki yapıların tamamı yıkılmış tarihi kalıntıları ancak kalmış. Ayrıca yine burada çokça büyük bir su kuyusu yapılmış. Muhtemelen yağmur sularını burada biriktirerek daha sonra kullanıyorlardı. Bu alanın için bir de arkeoloji müzesi var. Tarihi değeri olan birçok parça burada sergilenmektedir. Çanak çömlekten tutunda, resimlere, takılara, heykellere, fosillere, çeşitli dönemlere ait para birimlerine gibi yüzlere eser burada sergileniyor. Amman kalesi, Amman’ın en fazla ziyaretçi olan yerlerinden birisi. Müzenin önünde çok eski dönemlere ait taş mezarlar vardı. Yine birçok farklı zamanlara ve medeniyetlere ait mezar taşı da söz konusuydu. Buradaki gezimizi de tamamladıktan sonra, çarşının bulunduğu yere gittik ve küçük çaplı alış veriş yaparak otele geri döndük. Otele vardığımızda, hemen valizlerimizi hazırlayarak İstanbul’a dönmek için bizi hava limanına getirerek otobüslere binerek Amman Havalimanına hareket ettik.

Amman Havalimanında pasaport kontrollerimiz yapıldıktan sonra öğlen ve ikindi namazlarını Cem-i Takdim yaparak kıldık. Ürdün saatiyle 15:15, Türkiye saatiyle ise 16:15 gibi uçağa binerek yaklaşık 2.5 saat süren bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndük. Böylece 17 günlük olarak planlanan, 26 Şubat 2020 Çarşamba günü Kudüs ve akabinde de Umre yapmak için çıkmış olduğumuz yolculuğumuz yarım kalarak, 02 Mart 2020 Pazartesi günü sona ermiş oldu. Çin’de ortaya çıkan ve birçok ülkeye yayılan corona virüsü sebebiyle zalim Suud hükümetinin aldığı kararla ülkeye girişler 13 Mart 2020 tarihine kadar kapatıldığı için bizler de Umre ibadetimizi yapamadan evimize geri dönmek zorunda kalmış olduk.

Bu ziyaretimizden bize kalanlar;

1.         Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın Müslümanlar için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Mescid-i Aksâ’nın ümmetin onuru olduğunu yakinen görmüş olduk. Dolayısıyla imkanı olan Müslümanların oralarla ilişkisini kesmemesi gerektiğini anlamış olduk.

2.         İsrail’in ne kadar korkak bir toplum olduğuna tanıklık ettik. Tekbir’den korkan, 60 yaşının üzerindeki bir insandan korkan, hatta 2 defa tuvalete giden birisinden bile korkan bir toplum. Öğrenci servislerinin camları hapishane korkuluğu gibi yapacak kadar korkaklar.

3.          Arapça bilmenin önemini, bilmemenin de acziyetini öğrenmiş olduk. Ayrıca İngilizce bilmenin de o bölgeler için önemli olduğunu gördük.

4.         Beraber gittiğimizi insanların kalitelerine şahitlik ettik. İnsan tanımanın yollarında bir tanesi de yolculuk yapmaktır. Bizde bu yolculuğumuzda nice dostlar edindik.

5.      Bilmekle görmek arasındaki farkı daha iyi anlamış ve Rabbimizin şu buyruğunu daha iyi kavramış olduk; “De ki, “Yeryüzünde dolaşın da öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakın.” Çokları ortak koşanlardı.” (Rûm, 42) Yine nice güçlü toplumların tarihten silinip yok olduklarını onların yerlerine yenilerinin geldiğini tarihi kalıntılarıyla görmüş olduk.

6.      Ümmetin yeniden inşasının ne kadar önemli ve hem Müslümanlara nice kolaylıklar sağlayacağını ve hem de düşmanlara karşı da başarı getireceğini bir kez daha anlamış olduk.

7.      Ümmetin yeniden tek bir ümmet olması için Kur’an etrafında bir araya gelerek bir dirilişi sağlamasıyla ancak mümkün olduğunu anladık. İzzet ve onun Müslüman ülkeleri yöneten batını uşağı haline gelmiş yöneticilerin peşinden gitmekte değil, Kur’an ve sahih sünnetin ortaya koyduğu prensiplerde olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Sign up
Lost your password? Please enter your username or email address. You will receive a link to create a new password via email.
Change
Close