Genel

Makale; Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam Anlayışını, Her Şartta Taviz Vermeden Sürdürmek İmanî Sorumluluktur

Yüzyıllara yayılan yozlaşma serüveninde ve günümüz dönüşüm sürecinde gerçekleşen bozulma ve değişim, zaman içinde verilen tavizlerle ya da pragmatik “maslahat” hesapları ve “çıkar” amaçlı ilkesiz davranışlarla adım adım yaşanmıştır. Her seferinde bir önceki taviz ya da ilkesiz davranış kanıksanarak daha fazlası yapılmış ve bir süre sonra da artık yaşandığı gibi inanılmaya başlanmıştır. İşte bugün “müslümanım” diyenlerle müslüman olmayanlar arasındaki temel farklılıkların yok olduğu benzeşme böyle bir dönüşüm süreci sonucunda gerçekleşmiştir.

Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam’dan Verilen Her Taviz Yeni Tavizlere ve Sonuçta da Bâtıla Benzemeye Yol Açar

Mekke müşriklerinin, Rasûlullah’a (s) yaptıkları uzlaşma teklifleri şu anlama geliyordu; “Egemenlerden bir egemen olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk edelim. Hayatımızın bazı alanlarında O’nun isteklerini de yerine getirelim. Ama hayatımızın öteki alanlarında öteki tanrılarımızı da dinlemek, onları da razı etmek zorundayız. Yâni biraz sen bize taviz ver biraz da biz sana taviz verelim.” İsra Suresi 73-75. âyetlerin nüzul sebepleri arasında sayılan bu tür tekliflerden bazıları da şunlardı: “Sen bizim ve atalarımızın bağlı bulundukları ilahları eleştirme, biz de senin ilahına kulluk yapalım.” “Allah nasıl Kâbe’yi kutsal saymışsa, sen de bizim yurdumuzu kutsal sayarsan sana uyarız.”

Suyûtî olaya karışanları zikredip olayı daha müşahhas hale getirir ve İbn Abbâs’tan rivayetle şöyle anlatır: “Ümeyye ibn Halef, Ebu Cehl ibn Hişâm ve Kureyş’ten diğer bazıları Rasûlullah (sa)’a gelerek:’Ey Muhammed, gel, bizim tanrılarımızı bir kerecik meshediver (saygı göster, tazimde bulun) ki biz de seninle birlikte senin dinine girelim.’ dediler. Hz. Peygamber (s), kavminin İslâm’a girmelerini çok istiyordu. Onların İslâmına sebep olacağı için neredeyse bu isteklerine meyletmek üzereydi ki Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.” (Suyûtî, Lübâbu’n-Nukm, 1,232.) İbn Abbâs’tan rivayetle Atâ der ki: “Bu ayetler Sakîflilerden gelen heyet hakkında nazil oldu. Bu heyet haddi aşan isteklerde bulundular ve: ‘Bir sene Lât’a tapınmamıza izin ver. Mekke’yi haram kıldığın gibi bizim vadimizi de ağacıyla, kuşuyla vahşi hayvanlarıyla haram kıl.’ dediler. Rasûlullah (s), onlara, istediklerini vermeye niyetlenmişti ki Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.” (el-vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, Beyrut 1985, sh. 204) (Esbab-ı Nüzul, Bedreddin Çetiner, Çağrı Yayınları).

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber’e gelip ilâhî vahyin dışında onu değiştirecek nitelikte din adına görüş beyan edip insanlara söylemesini veya kendi ilahlarına da tazimde bulunmasını istemiş, o takdirde uzlaşıp kendisini dost edineceklerini söylemişlerdi. Rabbimiz İsra Suresi 73-75. âyetlerde bu konuyu haber vermekte ve Rasûlulah üzerinden tüm kullarına uyarıda bulunmaktadır: “Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.”

Nüzul sebebiyle ilgili rivayetlerle birlikte ayetleri okuduğumuzda Rasûlullah’ın (s), kavminin İslam’ı kabul etmesini sağlamak “maslahatı”nı temin amacıyla ya da Sakif gibi binlerce kişilik silahlı gücü olan büyük bir kabilenin müslümanların safında yer alabilmesini önemseyerek yahut da bugünkülerin ifadesiyle bu gelişmelerin İslam ve müslümanlar için önemli bir “kazanım” olacağını düşünerek, istenen bazı tavizleri vermeye biraz da olsa meylettiği anlaşılıyor. Ancak Allah’ın (c), onu sağlamlaştırıp bu eğilimden koruduğu ve ondan sonra da eğer bunu yapsaydın “Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.” diyerek böyle bir tavizi verecek bütün ümmeti Rasûlün üzerinden çok ağır bir hitapla tehdit etiğini anlıyoruz.

Müşriklerin bu tür teklifleri nasıl yaptıklarını ve nasıl ifade ettiklerini Yûnus Suresi 15. âyetteki haber açıklamaktadır: “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir! dediler.” Müşrikleri Kur’ân’ın en çok ra­hatsız eden ilkesi, onların putlarını itibarsızlaştırarak bir kenara atıp tevhid inancını getir­miş olmasıdır. Yukarıda nakledilenlerle birlikte İbn Abbâs’ın naklettiği bir habere göre; “Hz. Peygamber’ den, Lât, Menât ve Uzzâ gibi tanrılarına tapınmaları için müsaade etmesini ve bu doğrultuda görüş beyan edip halka ilan etmesini” istiyorlardı. Kur’ân’da olmayanı, Allah’ın vahyinin dışında bir fetvayı verip ya da vahye aykırı bir söylem ve uygulama gerçekleştirip Allah’ın muradının da bu olduğunu, bu bâtıl söz ya da uygulamanın İslam’a uygun olduğunu söylemek Allah’a iftiradır. İşte Yüce Allah konunun önemini Hz. Peygamber’i örnek vererek anlatmakta ve ne kadar kötü bir şey olduğuna dikkat çekmektedir. Müşrikler, Kur’ân’dan olmayanı söyletip Allah’a iftira ettirince, Hz. Peygamber’i dost edineceklerini söylüyorlardı. Bu durum günümüz­de de çok daha ileri boyutuyla devam etmektedir. Peki, Yüce Allah’ın koruması, Rasûlullah’ın hangi sözleriyle belli oldu veya Yüce Allah ondan ne demesini istedi? Sorunun cevabını vere­bilmek için yine Yûnus Suresi 15. âyete bakmamız gerekiyor:“De ki: Onu kendili­ğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabb’ime isyan edersem, el­bette büyük günün azabından korkarım.” Yüce Allah, Hz. Peygamber’e bunu söyleterek, onu sağlam tut­muş, onu korumuştur. Buradan hareketle şunun altını çizmeliyiz ki, bütün âlimler ve din hakkında konuşup yazanlar ve topluma önderlik yapan herkes, Allah’ın vahyine uymak zorunda olduklarını, aksi takdirde Allah’a isyan etmiş olacaklarını bilmelidirler. Bilinmelidir ki, dinde olmayanı dindenmiş ya da dine uygunmuş gibi göstermek hem Allah’a iftira hem de O’na isyandır. (İzzet Derveze Tefsiri).

Nitekim böyle davrananlara yönelik olarak, Hakka Suresi 44-46. âyetlerde Allah’ın (c), Rasûlullah (s) üzerinden çok ağır bir tehdidi söz konusudur: “Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle (kıskıvrak) yakalar (güç ve kuvvetini alır)dık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.” Ancak maalesef, bu ağır tehditlere rağmen günümüzde şeyhler, hocalar, ilahiyatçılar, cemaat ve siyaset önderleri, yazarlar, aydınlar ve âlimlerden birçokları, İslam’dan olmayanı İslami gibi gösterebilmekte, bâtılı Hak diye takdim edebilmekte, Hak ile bâtılı kolayca karıştırıp Hak olarak sunabilmektedirler.

Dava Bir Bütündür ve Hiçbir Parçası Hiçbir Maslahatla Taviz Olarak Feda edilemez

Mü’min ve müslimler için, Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam anlayışı, hiçbir şartta ve hiçbir maslahatla, hiçbir unsuru feda edilemeyecek bütüncül bir davadır. Davanın hiçbir kısmından vazgeçilemez, taviz olarak verilemez. Bu tavizsizlik imanî bir sorumluluktur. Davasının bir kısmını dünyevi bir takım maslahatlar ya da kazanımlar için feda edenler, davanın bütününden vazgeçmişçesine büyük bir zarara yol açarlar. Başlangıçta küçük gibi görünen tavizlerle meydana gelen ve küçük gibi görünen Hak’tan sapma açısı, zamanla artık kapanması zor olan çok daha büyük sapmalara doğru yol alır.

Aziz şehidimiz Seyyid Kutup, İsra 73-75. âyetlerin bu konudaki mesajını şöyle açıklamaktadır: “Âyetler, Yüce Allah’ın, Rasûlünü Hak üzerinde sağlamlaştırması ve onu saptırmalardan koruması ile O’na nedenli büyük bir lütufta bulunduğunu hatırlatıyor. Eğer Allah’ın desteği ve koruması olmasaydı onlara biraz meylederdi. Onlar da kendisini dost edinirlerdi. Sonuçta müşriklerin tekliflerini kabul ettiği için cezaya çarptırılırdı. Bu ceza hem hayatta hem de ölümden sonra katlanılacak olan bir cezadır. Bu durumda onların hiçbiri kendisine yardım edemez ve onu Allah’ın cezasından koruyamazdı. Yüce Allah’ın peygamberini etkisinden kurtardığı bu girişimler, her zaman iktidar sahiplerinin dava adamlarını, yoldan çıkarmak için başvuracağı girişimlerdir. Bazı dava sahipleri bu tekliflere kanabilirler. Zira bunun çok basit bir ödün olduğunu düşünürler. Zaten egemenler, dava adamlarının davalarını bütünü ile bırakmasını istemezler. Tüm istedikleri, ‘ufak tefek gibi görünen veya böyle sunulan birtakım değişikliklerdir’. Böyle tekliflerle, Hak ile bâtıldan oluşan iki tarafın yolun ortasında buluşmasını ve uzlaşmasını isterler.

Bugün ise, müslümanlara iktidar sahipleri bir takım tekliflerle gelmemekte, tam tersine müslümanlar kendiliğinden bir takım beklentilere girip bazı “maslahatlar”a ulaşmak amacı güderek ya da bazı kazanımlar umarak pragmatik hesaplarla iktidar sahiplerinin peşine takılmaktadırlar. Seyyid Kutub’a göre bunun sebebi şudur: “Şeytan, dava sahiplerine bu kanaldan sokularak davanın istikbali ve maslahatı için birtakım ödünler, tavizler verme karşılığında önemli kazanımlar elde edecekleri telkiniyle onları yönlendirir. Hâlbuki, yolun başında ufak bir ödün, küçük bir sapma yolun sonuna varıncaya kadar köklü, büyük bir sapmaya yol açar. Küçük de olsa davanın bir parçasından vazgeçmeyi, basit de olsa davanın bir tarafını gözden çıkarmayı kabul edebilen bir dava adamı daha önce vermiş olduğu bu ödünü durdurma imkânını kaçırmış olur. Zira bir adım geri çekildikçe teslim olma eğilimi daha da artar. Ne kadar küçük de olsa, davanın bir parçasından vazgeçebilen, ne kadar önemsiz de olsa davanın bir tarafını gözden çıkarabilen bir kişinin davasına gerçek anlamda iman ettiği söylenemez. Dava her yönü ile birbirini tamamlayan bir bütündür. Bir parçasını yitirdiğinde tüm özelliklerini yitirmiş olur. Basit ve değersiz gibi görünse de davanın herhangi bir tarafını, iktidar sahiplerini kendi safına çekmek ya da kimi kazanım ve maslahatlar elde etmek amacı ile gözden çıkarmak davanın zafere ulaşmasında iktidar sahiplerine dayanma ihtiyacı duymak ruhsal (psikolojik) bir bozgundur/yıkılıştır. Bir kere yıkılış/mağlûbiyet gönüllerin derinliklerine kadar indi mi, artık bu yıkılış asla zafere dönüştürülemez!” (Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân).

Rasûlullah (s) ve ilk Kur’an neslinin, çok az sayıdaki mü’minler olarak büyük baskı ve işkenceler altında oldukları, şehidler verdikleri bir süreçte bile tavize yanaşmayıp uzlaşma ve Kur’an’ı kısmen değiştirme tekliflerine karşı, vahyin yönlendirmesiyle bütün ümmete örneklik teşkil edecek red cevabını vermelerine rağmen, günümüzde bu konularda çok büyük tavizler, hem de utanç verici bir rahatlıkla verilebilmektedir.

Kur’an ve Sünnetteki Açık Uyarılara Rağmen İslam Adına İslam’ın Mesajını Tahrif Edenler Çıkmıştır

Son yıllarda modern cahiliyenin etkisi aldındaki “tarihselciler”, Kur’an’ın siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik hayatı düzenleyen muhkem hükümlerinin bile tarihsel olduğunu iddia ederek bugün değiştirilebileceklerini iftira edip isyan ediyorlar. Böyle yaparak Kur’an’ın hükümlerini tarihe gömmeye çalışanların yanında, bir de Kur’an’ın mesajını, herkese farklı şeyler söylediği iddiasıyla izafileştirerek işlevsizleştirmeye çalışanlar çıkmış bulunmaktadır. Herkese farklı şeyler söyleyen bir kitap hiç kimseye bir şey söylemiyor demektir. Böyle bir anlayışta Kitaba iman edenler arasında ortak bir kitap anlayışı ve dolayısıyla ortak bir hayat tarzı, amel birlikteliği ve birlikte hareket etme imkânı kalmaz. Buna rağmen “Rölativistler” de, post modern bir sapmayla Kur’an’ın hükümlerinin izâfî olduğunu ve bu sebeple herkese farklı şeyler söyleyebileceğini, herkesin Kur’an algı ve anlayışının farklı olabileceğini iddia ve iftira ederek, mü’minlerin ortak tek bir kitap etrafında toplanmasını, tek bir ümmet olmasını engellemeye matuf fitneler çıkarıyorlar. Tarihselciler “laikliğin müslümanlar için tek kurtuluş yolu olduğunu” bile söyleyebilecek hâle gelmişlerdir.

Rasûlullah (s), “Kur’an’da hiçbir değişiklik yapma yetkisinin olmadığını, sadece kendisine vahyolunana uymakla mükellef olduğunu, aksi takdirde Allah’ın azabından korktuğunu” söylemekteydi. Ancak bugün “1400 yıl önce gelen hükümleri güncellemek gerekir” diyerek Kur’an’da değişiklik yapmaya, ya da Kur’an’ı herkese farklı şeyler söyleyen işlevsiz bir kitap hâline dönüştürmeye kalkışanlar, Allah’ın azabından korkmadıkları için olsa gerek bu kadar cüretkârca davranabilmektedirler.

Bugün gelinen noktada, içi geleneksel bid’at ve hurafelerle doldurulmuş geleneksel cahiliyeye veya modern hurafeleri dine katan modern cahiliyeye doğru savrulmuş, İslam algı ve anlayışını bu şekilde bâtıla bulaştırıp bozmuş olan şeyhler, hocalar, üstadlar, tarikatlar, cemaatler, İlahiyatlar, ilahiyatçı akademisyenler, mollalar, Diyanet, bazı siyasi partiler, liderler, iktidarlar, hükümetler hepsi “İslam” adına konuşmakta ve bir sürü hurafeyi “İslam” adına topluma yaymaktadırlar. Maalesef onlara meyyit gibi teslim olmuş müridler ile Hak dinden ve tevhidden habersiz oldukları halde müslüman olduklarını zanneden kitleler ise, “müslümanım” diyenlerin neredeyse tamamını içine alacak kadar yaygınlaşmış bulunmaktadır. Toplumun, Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam anlayışı ile buluşmasının önünde en büyük engeli teşkil edenler, işte bu geleneksel ya da modern hurafeci şeyhler, hocalar, üstadlar, tarikatlar, cemaatler, ilahiyatlar, ilahiyatçı akademisyenler, mollalar ile statüko dininin sahibi laik demokratik siyasi partiler, siyasi liderler, laik iktidarlar/hükümetler ve onların emrindeki Diyanettir.

Bunların kimisi, ellerindeki medya imkânlarıyla milyonlara ulaşan yayınlarda, Bakara Suresi 42. âyetteki “Hakka batılı karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.” açık emrine rağmen sürekli biçimde Hakk’a bâtıl karıştırıp bâtıl olanı Hak diye takdim ederek, dinde olmayan ve Kur’an’a ve sünnete açıkça aykırı olan geleneksel bid’at ve hurafeleri İslam diye anlatarak İslam’a ve müslümanlara en büyük zararı vermektedirler. Kimileri de, modern seküler sapkın Batı paradigmasının etkisinde kalmaktan kaynaklanan bir mağlubiyet psikolojisi ve aşağılık kompleksiyle modern cahiliyeye ait sapkın kavram, model ve ideolojileri İslam ile sentez etmeye cüret ederek veya İslam’ın bunlar ile uzlaştığını iddia ederek topluma tahrif edilmiş bir İslam anlayışı sunmaktadırlar. İslam’ın laiklikle, demokrasiyle, kapitalizm ya da sosyalizmle bağdaştığı iftirasını yaygınlaştırmaktadırlar. Sonuçta, hayat tazı ve ameller alanı ile yönetim ve itaat bakımından bu seküler cahiliye anlayışından farkı olmayan, buna rağmen kendilerini müslüman zanneden kitlelerin oluşmasına katkıda bulunmaktadırlar.

Allah Rasûlü ve beraberindeki mü’minlerin çok daha zor şartlar altındayken ve çok daha büyük mevkiler ve imkânlar karşılığında çok küçük gibi görünen tavizleri bile vermemelerine karşılık, günümüzün şeyhleri, hocaları, alimleri, ilahiyatçıları, cemaat, kanaat ve siyaset önderleri çok daha iyi şartlar altında çok daha büyük tavizleri kolayca verebilir hâle gelmişlerdir. Üstelik, Rasûlullah’a (s) sunulan tekliflerle mukayese bile edilemeyecek çok daha küçük bazı maslahatlar, beklentiler, imkânlar, kazanımlar ve çıkarlar adına verilen bu tavizler giderek kanıksanmış ve daha fazlası verilir olmuştur. Zamanla da artık bâtıla verilen bu tavizlerin ve yapılan bâtıl tercihlerin, Hak ile bâtılı karıştıran anlayışların, aslında İslam’a da uygun oldukları iddia ve iftira edilmeye ve savunulmaya başlanmıştır. Ayrıca bu tür şeyhler, hocalar, mollalar, ilahiyatçı akademisyenler, Diyanet vb. kesimler, kimi İslami kavram, şiar ve hükümleri, destekledikleri bâtıl siyasi iktidarı meşrulaştırmak amacıyla kullanmaktan çekinmeyip istismar etmekte ve insanları Allah ile aldatma işlevi de görmektedirler.

Böylece yüzyıllardır Hak ile bâtılı karıştıran anlayışlara, geleneksel ya da modern bid’at ve hurafelere açılan alan ve verilen tavizlerle geniş kitlelerin İslam algı ve anlayışları bozulmuştur. Son 15 yılda laik demokratik ve kapitalist siyasi iktidarın, kendisini İslam’a nispet eden ve İslam adına konuşan saptırıcı ve tahrif edici beyanları da bu savrulma ve sapmayı derinleştirmiştir. Aynı zamanda müslümanlara yönelik kimi baskı ve yasaklarda kısmî bir azalma sağlaması sebebiyle, tevhidî uyanış süreci bakiyesi grupların büyük kısmının bu tür “kazanım”ları abartarak laik siyasete destekçi konumuna gelmesi de yozlaşmanın çok daha yaygın ve kalıcı boyutlar kazanmasına yol açmıştır. Sonuçta da, yıllarca süren çabalarla oluşan İslami birikimin sistem içinde eriyip yok olmasına sebep olunmuştur. Bugün sekülerleşme ve deizmin bu kadar yaygınlaşmasının arka planında da, maalesef İslam adına ortaya konan fıtrata aykırı din anlayışı ve Hak ile bâtılı karıştırarak zulüm ve yozlaşmaya yol açan uygulama vardır.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close