Yazılar

Kadınların Kadınlara Tebliği Konusunda Değerlendirmeler ve Kadın Konusundaki Görüşlerimiz 3

Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate

Kadının sosyal hayatta yer almasına İslâm izin verir, hatta sadece izin vermekle kalmaz, kadın-erkek müslümanların görevi kabul ederken haremlik-selâmlığın dinde yeri olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haremlik-selâmlık uygulaması, Emevîlerle birlikte İslâmî hilâfetten uzaklaşılıp krallık ve saray hayatına geçişle birlikte birçok konuda olduğu gibi, komşu ülke Bizans’tan adapte edilerek alınmış bir uygulamadır. Asr-ı Saâdette kesinlikle böyle bir uygulama yoktur. Hiçbir âyet ve hadis-i şerifle de kadının sosyal hayattan kopması demek olan haremlik-selâmlık emir veya tavsiye edilmemiştir. Tam tersine; kadının sosyal hayatta erkeklerle beraber yer aldığı hususlarla ilgili yüzlerce hadis Buhârî ve Müslim’de yer almaktadır.

Seyyid Kutub, bu uygulamanın İslâm’a Osmanlı Türkleri tarafından sokulduğunu söyler. “Bir kuşku daha var: Bu da İslâm’ın ruhuna tamamen yabancı olduğu halde, sonradan ona bulaştırılmış olan harem meselesidir. Haremlik ve selâmlık kelimeleri Türkçe olup haremin İslâm’a ne zaman girdiğini açıkça gösterir… İslâm’ın tebliğcisi Hz. Muhammed’in gününde kadınlar ibâdethânelere gidiyor, alışveriş için sokaklara çıkıyor, savaşlara katılıyorlardı. Zulüm ve istibdat çağlarında kadın, ticaret malı haline getirildi… Kadınları hareme tıkmaları için erkeklere öğüt veren bir anlayış İslâm’ı temsil edemez. Böyle bir anlayış kadın ve erkeği aynı anda kurban seçmiş açık bir zulümdür… İslâm, harem ve salonda aynı şekilde ihânete uğrayan ruhu kurtaracaktır. Kadın, haremde zorbalık ve zulümle kahra uğratılmıştı, modern salonlarda ise başıboşluk ve sefillikle öldürülmektedir.” (S. Kutub, İslâm-Kapitalizm Çatışması, s. 127, 129). Seyyid Kutub’un haremlik-selâmlığın Osmanlılar tarafından İslâm’a sokulduğunu iddiâ etmesine rağmen, Emevî döneminden itibaren başta yöneticilerin saraylarında ve köşklerinde olmak üzere bunun uygulandığı, Osmanlı yönetiminde ise daha da yaygınlaşıp kurallaştığı anlaşılmaktadır.

Haremlik-selâmlık konusunun İslâm’a nasıl mal edildiğini anlamak için, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olan Hicab âyeti üzerinde kısaca durmak gerekir. Zira, bu âyete dayanılarak haremlik-selâmlık müessesesi oluşturulmuş ve bu kurum tüm ümmete şâmil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kurum değildir. Zira Yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden ayrılmalarını değil; aksine âdâb-ı muâşeret ve iffet kaidelerine uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemektedir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir/dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar.” (9/Tevbe, 71). “Velîler/dostlar” demek, birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kurân-ı Kerim, bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir. Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir zihniyetin, Kur’ân-ı Kerim’in hedeflerini kavraması beklenemez. İşte fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği sözkonusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak câhil kalması sonucunu da doğurmuştur. Câhil kalan bir annenin çocuğunun da yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.

Haremlik ve selâmlığa delil olarak getirilen âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır. “Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, hicâb/perde arkasından isteyin. Böyle davranmak, gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların kalpleri için daha temiz bir yoldur.” (33/Ahzâb, 53). Böyle bir yola başvurulup onlar hakkında bazı farklı uygulama öngörülmesinin sebebi, davranışlarının toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek istemeyişidir. Zira Hz. Âişe anamızın başından geçen bir “ifk” hâdisesinin yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır.

Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifâde ettikleri, bazılarının, bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir. İşte Yüce Allah, ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere ve düşüncelere son vermek amacıyla Hz. Peygamber’in vefatından sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiş (33/Ahzâb, 53-55); O’nun hanımlarının mü’minlerin anneleri olduğunu belirtmiştir (33/Ahzâb, 6). Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, evlerinde vakarla oturup vakitlerini ibâdetle geçirmeleridir (33/Ahzâb, 32-34).

Ancak, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira, Kur’an bu iki cinsin bir arada bulunmasını, ma’rûfu/iyiliği emredip münkerden/kötülükten alıkoymasını emretmektedir. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları gerektiğini îmâ etmek için, başlarını eğmelerini, gözlerine sahip olmalarını emretmektedir (24/Nûr, 30-31). Her nedense, tarih boyunca iffetli davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı ölçüde gereklidir (Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerim’de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 257).

İslâm’ın tesettür (33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31) ve gözleri sakınma (24/Nûr, 30) emrinin hikmeti, kadının toplum hayatında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık hayatı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte, müslüman bir âile, evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi erkek, bunun kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama, bunu İslâm’n emri olarak görüp göstermek istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir müslümanın bu hakkı yoktur.

Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile, kadın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte, ya da eş veya kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede “dişiliğiyle değil; kişiliğiyle” yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve takvâya yakın kabul edilebilir. Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini hiç tanımayacakları, ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!” demelerinin bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların birbirleriyle darılmaları, ya da müslümanların yakınlarındaki hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım derken göz çıkartılmamalıdır.

Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur’ân-ı Kerim’in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü’min erkekler ile mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Yozlaşan Geleneksel Tavır

Bilindiği gibi İslâm dininin ana kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. İkinci sırada ise Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sözleri, uygulamaları, açıklama ve takrirleri gelir. Kur’ân-ı Kerim, bizzat Hz. Peygamber’in sağlığında yazıya geçirildiği halde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri/sözleri, sonraları yazılmıştır. İşte bu yüzdendir ki, birçok söz Hz. Peygamber’e isnad edilebilmiştir. Bu itibarla Peygamberimizin hadislerinden yararlanırken çok dikkatli olmak gerekir. Şurasını hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sözleri asla Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmez. Çünkü Peygamberimizin görevi, Kur’an’a ters düşmek değil; aksine onu açıklayıp ona uygun hareket etmektir. Bu itibarla Kur’an’a ters düşen bir rivâyetle karşılaştığımızda onun uydurma olduğu husûsunda en ufak bir kuşkumuz dahi olmamalıdır. Yine iyice bilinmelidir ki çeşitli mezhep ve fırkalar tarafından kendi görüşlerini desteklemek üzere birçok hadis uydurulmuştur.

İslâm’a düşmanların İslâm’ı içten yıkmak için hadis uydurmalarının ve dinî, sosyal ve kişisel çıkar temini için bunu yapanların yanında, cehâlet ve bağnazlığın yönlendirdiği şekilde kendi anlayışlarına göre İslâm’a hizmet etmek için de hadis uydurulmuştur. Kadınlara ilişkin uydurulan sözlerin de çoğunlukla “kadınları toplumun fitnesinden, toplumu da kadınların fitnesinden koruyup gözetme” gibi amaçlara mâtuf oluşları muhtemeldir. Ancak, sebebi ne olursa olsun, hadis uydurmayı normal karşılayan kimselerin kapasitesi ve mantığınca maslahat sayılan ifâdeler, kadınları eksik ve kusurlu, fesâda ve fitneye yol açacak ve erkekleri yoldan çıkarmak için şeytana yardımcı olan ikinci sınıf insan cinsi saydıran; bu yönleriyle de İslâm’ın evrensel ve ebedî mesajını bulandıran, İslâm’a yapılan saldırılarda yoğunlukla kullanılan, din düşmanlarının eline fırsat veren ve dine iftira eden dayanaklar olmuşlardır.

Nice konularda olduğu gibi, kadın konusunda da Kur’an’la uyuşmayan hadis diye birçok söz uydurulmuş, Kur’an’a ters görüşler din adına ortaya atılmış ve kadını aşağılayıcı uygulamalar din adına ortaya konulmuştur. Kur’an’ın büyük bir devrimle kadın haklarını yerleştirmesi ve asr-ı saâdetteki kadınların hemen her konuda erkeklerle aynı haklara sahip olması gibi prensipler zamanla yozlaştırıldığı ve aslî çizgisinden saptırıldığı halde, evet bütün bunlarla birlikte, Ortaçağdaki Batıda ve tüm dünya ülkelerindeki uygulamalarla karşılaştırıldığında kadınlara en az haksızlık müslüman toplumlarda ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, kadını aşağılayıcı mâhiyette olan sözleri, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kadın haklarını topluma yerleştirmede büyük gayretler sarfetmiş Hz. Peygamber’in söylemiş olması asla mümkün değildir.

Bazı dinî eserlerde yer alan, halk arasında da sahih hadismiş gibi kabul edilen rivâyetlerin en meşhur olanlarını gözler önüne sermenin (bazı küçük sakıncalarına rağmen), faydasının daha büyük olduğu kanaatiyle bunlardan yola çıkarak kadın hakkında yanlış değerlendirme yapılmasın diye belirtelim. Bunlardan bir kısmı, mevzû/uydurma, bir kısmı zayıf (uydurma olma ihtimali büyük), bir kısmı da anlamı ve üslûbu yönüyle şüphe uyandıran, eğer sahih iseler Kur’an bütünlüğü içinde te’vil edilmesi veya mecâzî olarak yorumlanması gereken sözlerdir:

“Şâyet ben, bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”

“Eğer kocanın tepesinden ayağına kadar bütün bedeni irinler içinde kalıp hanımı o irinleri diliyle silerse, yine de ona karşı teşekkür etmek vazifesini edâ etmiş sayılmaz.”

“Uğursuzluk üç şeydedir: At, kadın ve evde.”

“Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.”

“Kadınlara itaat, pişmanlıktır.”

“Kadınlara danışın, fakat onların dediklerinin tersini yapın.”

“Kadınları Allah Teâlâ geride bıraktığı gibi siz de geride bırakın.”

“Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne fesat olarak hiçbir şey bırakmadım”

“Kadınların akılları şehvetlerindedir.”

“Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.”

“Havvâ olmasaydı, hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.”

“Cennet sâkinlerinin en azı kadınlardır.”

“Kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan kadınlardan başkasını görmedim.”

“Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişi kocasıdır; erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimse ise annesidir.”

“Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olarak vefat ederse, cennete girer.”

“Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinize silerdiniz.”

“…Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.”

“Şüphesiz kadın, karşınıza bir şeytan sûretinde gelir ve bir şeytan sûretinde gider.”

“Kadın avrettir, dışarı çıktımı şeytan ona istişrâf eder/muttalî olur.”

“Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.”

“Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir.”

“Kadınlara danışmayın, onlara muhâlefet edin. Kadınlara muhâlefet edin, zira kadınlara muhâlefet berekettir.”

“Kadınları önünüze geçirmeyin, onların üç adım önünden yürüyün.”

“Kadınları yüksek yerde oturtmayın.”

“Kadınlar için kabir daha hayırlıdır.”

“Kadınların hayırlı işi, yün eğirmektir.”

“Kadın, kocasından izinsiz evden çıkarsa, her şey onu lânetler.”

“Kadınları aç ve çıplak bırakın.”

“…Kadın bir eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır…”

“Kadınlar (muhâlefette ve istediklerini yapmada erkeklerden) baskındırlar.”

“(Namaz kılanın önünden geçen) kadın, köpek ve eşek (ve domuz), namazı keser.”

“…Cehennem ehlinin çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm. ‘Neden ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sordular. (Cevâben:) “küfürlerinden dolayı” buyurdu. ‘Allah’ı mı inkâr ediyorlar?’ (diye tekrar) sordular. “Kocalarına karşı nankörlük ederler; iyiliğe karşı nankörlük ederler. İçlerinden birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra, senden bir şey görse, (hemen) ‘senden asla hiçbir hayır görmedim ki!’ der.”

Amr bin el-Âs’dan diyor ki: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir dağ yolunda bulunurken, ansızın şöyle dedi: “Bakın! Bir şey görüyor musunuz?” Biz dedik ki: ‘Kargaları görüyoruz. İçlerinde, gagası ve ayakları kızıl renkli, alaca bir karga var.’ Rasûlullah şöyle buyurdu: “Kadınlardan cennete girebilecek olanlar, ancak şu (siyah) kargalar içindeki alaca karga gibi olanlardır.”

Genellikle bu tür sözler (hadis rivâyetleri) ilim sahipleri ve araştırmacılar tarafından eleştirilmiş veya Kur’an’a uygun şekilde te’vil edilip yorumlanmış ise de; bu eleştiri ve yorumlar, kadını horlayan bu sözleri din gibi, mutlak hakikat olarak ve sahih hadis kabul ederek benimseyen geniş kitlelere ulaşamamıştır. Örneğin İbn Hazm, “İnsanın insana secde etmesi câiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim” mealindeki hadisi, râvîsi Şerik bin Abdillah, müdellistir, münker hadisleri zayıf râvîlerden alır, onların adını gizleyerek güvenilir râvîlere nisbet eder” diyerek cerhetmiştir. İbn Hazm, Hz. Âişe’den nakledilen, “Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişinin kocası, erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimsenin ise annesi olduğu”na dâir hadis rivâyetini reddederken de şöyle der: Ebû Utbe (hadisi rivâyet eden şahıs), meçhuldür, onun kim olduğu bilinmiyor. Üstelik Kur’an ve sahih hadis, böyle bir hükmü geçersiz kılmaktadır.” (Bkz. İbn Hazm’ın Kütüb-i Sitte’ye Bakışı, Selman Başaran, İslâmî Araştırmalar, c. 2, sayı 19-20, s. 6)

Bu rivâyetlerden yola çıkılarak kadının küfre yakın nankörlüğüyle birlikte, âile reisi erkeğin kutsallığı(!) ile ilgili Kur’an ve Sünnet çizgisinden nasıl uzaklaşılıp yozlaşıldığı konuda yüzlerce örnekten birini, ibret olsun diye verelim. “…Onlardan (kadınlardan) birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra senden bir şey görse (hemen) ‘senden asla hiçbir iyilik görmedim ki!’ der.” Bu rivâyette tarif edilen “katıksız nankörlük” durumunu izah sadedinde İbn Hacer’in haber ile ilgili yorumları, Buhârî’nin İman bölümü içinde -sözkonusu rivâyete dayanarak- bir alt başlığın adını: “Kocaya Karşı Nankörlük ve Küfür Olmaksızın Küfür” şeklinde belirleyerek verir. İbn Hacer’in Kadı Ebû Bekir b. El-Arabî’den naklettiği görüşler, bu rivâyetin içine yerleştirildiği bağlamı ortaya koyması açısından oldukça ilginç ve önemlidir. Buhârî’nin meşhur şerhi Fethu’l-Bârî’den iktibas edelim:

“Kadı Ebû Bekir bin el-Arabî, bu (bab başlığının) şerhi sadedinde, şunları söylemiştir: ‘Musannıfın bundan murâdı, itaatin iman olarak isimlendirildiği gibi, meâsînin (günahların) de küfür olarak isimlendirilebileceğini beyan etmektir. Fakat kadına küfrün atfedildiği yerlerde kastedilen, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Birçok günah çeşidi arasında, kocaya karşı nankörlüğün özel olarak seçilmesi (Rasûlullah’ın şu sözüne atfen), hoş bir inceliktir. Hadis şöyledir: ‘Eğer birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.’ Buna göre, kocanın hakkı, Allah’ın hakkı ile eş düzeyde mütâlea edilmiştir. Kocanın karısı üzerindeki hakkı bu dereceye ulaşmışken, kadın kocasına karşı nankörlük ederse, bu onun, Allah’ın hakkını küçük gördüğüne dâir bir delil olur. Bu sebeple ona küfür ıtlak edilir; ancak bu dinden çıkarmayan bir küfürdür.” (Fethu’l-Bârî, 1/105; Umdetu’l-Kari, 1/203)

“Uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” şeklindeki Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği meşhur hadis rivâyetine ise, Hz. Âişe, duyduğu zaman itiraz ederek şunları söylemiştir: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasûl (s.a.s.) ancak şunu dedi: “Câhiliyye ehli şöyle derlerdi: ‘Uğursuzluk; binek kadın ve evdedir.”

Bu bağlamda bir hadis rivâyetinin eleştirisine, Mısır’lı mütefekkir Muhammed Gazzâli, şöyle yer veriyor: Buhârî’nin isnâdıyla rivâyet ettiği hadisin metni şöyle: “Havvâ olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.” Muhammed Gazzâli, bu rivâyete ilişkin olarak şunları söylüyor: “Âdem’e ihânet eden Havvâ, nasıl ve kiminle ihânet etmiştir? Bu söz, tamâmen Hıristiyan akîdesine benziyor. Kâ’bu’l-Ahbar’ın söylediği bu sözü, Kur’an reddetmiştir. Bilakis Kur’an, Âdem’i cennetten çıkaranın Havvâ değil; şeytan olduğunu belirtmiştir. Havvâ’nın Âdem’e ihâneti kesinlikle İslâmî bir anlayış değildir. Ahd-i Atîk’ten kalma bir sözdür. Etin bozulup bozulmaması ise, tamâmen tabiî bir kanundur. Bekletilen et bozulur. Bu rivâyetin akla ve mantığa ters düştüğü âşikârdır. Kabulü mümkün değildir. (Bkz. Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açıkoturum, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı 2, s. 100-118)

Uydurma veya Peygamber (s.a.s.)’in konuşmalarından yanlış aktarılan hadislerin yanında; mantık ve anlam itibarıyla çirkin ve zorlayıcı, Kur’an ahkâmına ve sahih sünnete aykırı da olsa halk içinde dinî bir hassâsiyetle ve teslimiyetle kabul görerek yaptırım gücüne sahip olan kıssalar da, kadına uğursuzluk ve aşağılama atfeden anlayışları besleyip desteklemiştir. Bu kıssalarda genellikle kadının zihinsel yetersizliği ve akılsızlığı, irâdesizliği ve güvenilmezliği, nankörlüğü ve kadirbilmezliği, cinsel açıdan zaaf içinde ve dirençsiz oluşu, gösteriş düşkünlüğü yüzünden denetlenmesinin gerekliliği, okuyup yazmasının sakıncaları gibi konuların; zaman zaman edebe aykırı, müstehcenliğe varan bir üslûpla işlendiği görülmektedir. Bu tür kıssa ve menkıbelerin müslümanlar nezdinde yüzyıllardır mûteber olan âlimlerin/yazarların kitaplarında kayıtsız yer edişleri ise ayrı bir problem teşkil etmektedir (Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, s. 245).

Geleneksel bakış açısında müslümanların, kadını bu derece aşağılayan ve Kur’an’a tamamen ters söylemleri Rasûlullah (s.a.s.)’ın ağzına nasıl yakıştırdıklarını doğrusu anlamak mümkün değildir. Kadını ikinci sınıf varlık gören, erkeği dünyada ve âhirette üstün sayan, bunun sebebini de savaş gücünün olmasında, Cuma namazına iştirâk edebilmesinde, sakallı ve sarıklı olmasında bulan bir düşünce ile; üstünlüğü takvâda gören Kur’anî bir anlayış elbette bağdaşamaz. Geleneksel değerlendirmeler, maalesef bize, üstünlüğün takvâda olduğunu vurgulayan İslâm değerleri yerine, kadını hor gören, ikinci sınıf varlık sayan câhiliyye düşüncelerini hatırlatmaktadır.

Bu bakış neticesinde, kadının erkeğe kayıtsız şartsız itaati, onun her alanda kendisinden üstün olduğunu bilmesi, iki adım gerisinden yürümesi, fitne çıkarmamak için mescidlere gitmemesi, namazını evinin en ücrâ köşesi olan yatak odasında kılması, sesini erkeklere hiçbir şekilde duyurmaması, buna rağmen cehennemin çoğunluğunu kendi cinsinin oluşturacağına inanması, kemikleşmiş gelenek içinde kadına “takvâ” başlığı altında sunulmuş, toplumdan soyutlanıp evine kapanabildiği ve bunları uygulayabildiği ölçüde takvâda ileri gideceği düşüncesi yerleştirilmiştir. Bugün de, bu düşüncelerin hâkim olduğu kitle çoğunluktadır. Kadınların kendilerine biçilen bu konumu kabul edip benimsemeleri, bu anlayışın “din” adı altında sunulmuş olması ve kadınların ilmî birikimlerinin az olmasından kaynaklanmıştır. Çünkü Kur’an’da bu şekilde bir cinsin toplumda pasifize edilmesi sözkonusu olmadığı gibi Rasûlullah (s.a.s.) döneminde de bu şekilde yaşanmamıştır. Hz. Peygamberle istişâre eden, savaşlara katılan, şehid olan, mescidleri kullanıp Cuma ve vakit namazlarını ikame eden, ilim öğrenen ve öğreten, vahyî sorumluluklarını gerçekleştirmek için çaba sarfeden son derece aktif kadınların olduğunu biliyoruz. Hz. Âişe’nin bir ordu komutanı olarak savaşa katılması, muhâlefet lideri olması da önemli bir veridir. Savaştaki tarafı konusunda eleştiri almış olsa da kadın olmasından dolayı herhangi bir tenkit ve itirazla karşılaşmamıştır. Bu da bize ilk dönemlerde kadının toplumda sahip olduğu aktif rolü ve kadına bakış açısının bugünkünden ne kadar farklı olduğunu göstermektedir.

Daha sonraki dönemlerde başlayan yozlaşma ve câhilî düşüncelerin İslâm adı altında canlanması konusunda, sorumluluk sadece müslümanlara âittir. Çünkü İslâm, insan olma, sorumluluğu yerine getirme noktasında ayrım gözetmemiş, getirdiği prensiplerle kadın ve erkeğin fıtrî yönlerine uygun bir şekilde hayatı tanzim etmelerini istemiştir. İslâm, kadın ve erkeğin birbirini tamamlar mâhiyetteki yönlerini hiçbir zaman birinin üstünlüğü ve avantajı, diğerinin eksikliği, noksanlığı olarak görmemiş ve böyle görülmesini eleştirmiştir. Kadının hor ve aşağılık görülmesi, erkeğin emrinde ve onun hizmeti için yaratılmış olduğu düşüncesi câhiliyye Arapları tarafında da söylense, bozulma sürecindeki müslümanlar tarafından da söylense “câhilî düşünceler”dir. Ve Kur’an bu sapma hallerinin ıslahı için gelmiştir.

Bugün müslüman kadının düşünmesi gereken, kendisinin yeryüzünün imarı için yaratılmış bir halife olduğu, yeryüzünde İslâm’ı hâkim kılma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve fitneyi kaldırma gibi çok büyük bir “emânet”i yüklendiğidir. Ve herkes Allah huzurunda hesap verirken “yalnız” olacaktır. Kimse cinsiyetini mâzeret göstererek bu sorumluluktan kaçamayacaktır. Müslüman kadının bu asil ve öncelikli görevlerini bir kenara itip ayrıntılarla uğraşmasının zamanı geçmiştir. Çünkü şu anda yeryüzünde büyük bir fitne, şirk ve fesat hâkimdir. Bunun sebebi ise tevhidî bilinci yitirmemiz ve sorumluluklarımızı unutmamızdır. O halde, kadın-erkek hepimize düşen, vahyî doğruları anlamaya ve hayata hâkim kılmaya çalışmak olacaktır.

Bu veriler ışığında kadın konusunda üç temel yaklaşımın varlığından söz edilebilir:

Bir: Vahyi tamamen gözardı ederek akıl ve nefislerini ilâh edinenlerin oluşturduğu dünkü ve bugünkü câhilî düşüncede kadın.

İki: Vahyin belirlediği modele, tarih içinde şekillenen bazı câhilî etkileri eklemleyen geleneksel yaklaşımda kadın.

Üç: Kur’an’ın şekillendirdiği anlayışta kadın. Hepimizin özlediği ve gerçekleştirme için çaba sarfetmesi gerektiği yaklaşım, elbette üçüncüsüdür. Ve bu yaklaşım, sadece kadın konusunda değil; hayatı anlama ve değiştirmede ihtiyaç duyduğumuz ve her konuda başvuracağımız temel dinamiğimiz olmalıdır (H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s. 28-29).

Yozlaşan geleneksel tavırla Kur’an’ın bakış açısı arasındaki farkın anlaşılmasına yönelik geniş bilgi almak isteyenler şu kitaplara bakabilirler: 1- İslâm Kadın Ansiklopedisi -Tahrîru’l-Mer’e- 1-4, Abdülhalim Ebu Şakka, Denge Y., 2- Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Hidayet Şefkatli Tuksal, Kitâbiyat Y., 3- Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, Ali Osman Ateş, Beyan Y., 4- Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y., 4- Hatalı Atasözleriyle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

Kadınların Okuma Yazma ve İlim Öğrenmeleri

Kadının Okumasının Câiz Görülmeyişi

İslâm’a yapılan saldırılarda, bu dinin kadınların okumasını uygun bulmadığı iddiâsı sıklıkla kullanılır. Bunun için de Hz. Âişe’ye atfedilen şu hadis rivâyetine sıklıkla başvurulur: “Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.” (Râmûzu’l-Ehâdîs, c. 2, s 480). Kadınlara okuma yazma öğretilmemesi, onların yanlış şeyler okuyup yazabileceği, yazı vâsıtasıyla yabancılarla temas kurabileceği, mektuplaşabileceği gibi gerekçelere dayandırılmıştır. Oysa, ilim öğrenmenin hem erkeğe hem kadına farz olduğu bilinir/bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, bilenlerle bilmeyenler hiçbir zaman bir tutulmazlar (39/Zümer, 9). Ve Rasûl-i Ekrem, ilim için bir yola giren kimseye Allah’ın cennet yolunu kolaylaştıracağını (Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17) belirtmiştir.

Dindarlık adına veya dindarlığı öne sürerek kadınlara ilim yolunu kapatmak isteyenler ise, İslâm’a saldıran yarı aydınlara ve müşteşriklere hizmet etme yolundan, dine iftira atmak ve kadınların cehâletinin vebaline ortak olmaktan öte gidememişlerdir.

Örneğin, müsteşrik Goldziher, yukarıdaki hadis rivâyetini öne sürerek İslâm tarihinde kadınlara yazı öğretme işine aralarında ahlâksızlığa yol açacağı gerekçesiyle kısıtlama getirildiğini, kadınlara yazı öğretilmemesi konusunda resmî düzeyde tâlimatlar yayınlandığını savunmuştur. Her ne kadar Goldziher bu görüş ve tutumların İslâm’ın temel öğretilerine uygun prensipler olamayacağını ve zâten kadınlara yazı öğretilmesine karşı yaygın olan görüşün Şam’ın birçok bilgin kadını tarafından çürütüldüğünü kaydetse de; bu konudaki incelemesinde “kadınların işi ip eğirmektir, bunun için ilme gerek yoktur” ve “yazı öğretilen kadın zehirli yılan gibidir” tarzındaki halk arasında yaygınlıkla kullanıldığını belirttiği deyişlere, atasözlerine itibar etmekten geri durmamıştır.

Kadınları fitne ve fesat kaynağı telâkki eden, onlara okuma ve benzeri hakları çok gören yukarıda örneklerini verdiğimiz sözlerin önyargılı bir yazar için nasıl kolay ve uygun malzeme teşkil ettiğinin somut ve ibret verici örneklerinden biri, İlhan Arsel’dir. Şeriat ve Kadın adlı bilimsel olmaktan uzak kitabında yazar, her türlü kitaptan rastgele derlediği deyişlere hiçbir kayıt koymadan dayanarak ve bazen de açıklamakta yetersiz kaldığı hadis ve âyet-i kerimeleri keyfince yorumlamak sûretiyle İslâm’ın temel kaynaklarına ilişkin güvenleri sarsmak gibi bir amaç taşıyor görünmektedir.

Kur’anî ruhla uyuşmayan, çakışmayan tarihsel ve geleneksel bir anlayış; müslüman kadını hurâfelerin belirlediği gibi yeniden câhiliyyenin karanlıklarında tanımlamak istiyordu. Tebaaya hilâfet vesâyeti adına yaklaşan saltanat geleneği, âile içine de erkeğin kadına vesâyeti adına, dayatmacı ve buyurgan bir hiyerarşi anlayışını meşrûlaştırmıştı. Sonuç olarak Hz. Peygamber’in risâletiyle yeniden câhil ve unutkan insanlığa hatırlatılan kadının insanî hak ve ödevleri, bir kez daha “istismar ve fitne ihtimali” öne sürülerek sınırlandırılmış; böylece kadının Kur’an’la ilişkisinin yok olmaya gittiği; âile içinde Kur’anî istişare anlayışı yerine tek taraflı vesâyetin hâkimiyet kazandığı, eşlerin birbirine “dost, arkadaş ve yardımcı” olacak yerde “efendi-kul” oldukları bir sürece girilmişti (C. Aktaş, Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, s. 246).

Yüce Allah, ilk emrini “Oku!” olarak indirirken, kadın-erkek ayrımı yapmamıştır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/Zümer, 9) derken de cinsiyet ayrımı yok. “Allah’tan ancak âlim kulları hakkıyla korkar” (35/Fâtır, 28) âyetinde Allah “kulları” kelimesini kullanıyor; bu kelime de kadın ve erkeği içine alıyor. Kur’an âyetlerini tefsir eden, hadis rivâyet eden, hukukî konularda görüşüne mürâcaat edilen kadınlarımızın sayısı az değildir. Halife Hz. Ömer’in halka konuşurken yaptığı hukukî bir hatayı düzelten kadın sahâbeyi hemen hepimiz biliriz. “İlim, her müslüman erkek ve kadına farzdır.” Hükmüne dayanarak İslâmî bir devlette zarûrât-ı dîniyye dediğimiz ilimlerin beşikten mezara kadar her ferde öğretilmesini zorunlu kılmıştır. Günümüzde hiçbir devlet on sekiz yaşına kadar öğretimden kaçmayı başarmış birine bu yaştan sonra okumayı ve eğitimi zorlayamaz. Ama İslâm devleti, her imkânını kullanarak ölüm ânına kadar dinin gerekli bilgilerini insana ulaştırmak mecbûriyetindedir.

Nitekim Asr-ı Seâdet’te de Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, kadınların okuma-yazma ve âile hizmetlerine dâir bilgileri öğrenmelerini daima teşvik ve emr ederlerdi. Hz. Ömer (r.a.)’ın yakın akrabasından olan ve Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in dünyâya teşriflerinde Hz. Âmine vâlidemize ebelik yapan Şifâ Hatun, çok iyi okuma ve yazma bilirlerdi. Daha sonra sahâbiye olma şerefine nâil olan Şifâ Hatun, Hz. Ömer (r.a.)’ın kızı ve Hz Peygamber (s.a.s.)’in zevce-i muhteremesi Hz. Hafsa’ya (r. anha) okuma-yazma öğretmiştir. (et-Tebrizî, Mişkâtu’l Mesâbih, c. II, s: 517)

Medîne-i Münevvere’de kadınlar toplanıp Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimiz’e gelmişler ve: “Erkekler her zaman yanınıza gelip sizden ilim öğrenirler, bilmediklerine vâkıf olurlar. Biz ise, onlardan fırsat bulup yanınıza gelemiyoruz. Bize kendiliğinizden müstakil bir gün tahsis edin, gelip sizi dinleyelim ve bilmediklerimizi öğrenelim” demişler, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz de, onlara bu istekleri üzerine bir gün tahsis etmişti. O gün kadınlara va’z eder, emirler verirdi. (Buhârî, c. I, s: 34)

Medîneli müslüman hanımlar, bütün müşkillerini Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’den sorup öğrenirlerdi. Bu sebeple Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir: “Ensar kadınları, ne iyi kadınlardır, sıkılganlıkları dînlerini öğrenmelerine mânî olmamıştır.” (Buhârî, c. I, s: 41)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz devrinde ilme ehemmiyet veren kadınlardan biri de, Hz. Âişe (r. anha) vâlidemizdi. Hz. Âişe (r. anha) vâlidemiz, devamlı ilimle meşgul olur, bilmediği bir şey duyduğu zaman, onu iyice belleyinceye kadar, tekrar tekrar sorar ve iyice anlamaya çalışırdı. (Buhârî, c. I, s: 34)

Hz. Âişe vâlidemiz, bilhassa fıkıh ilminde ihtisas kesbetmiş ve daha sonraları en âlim kimseler tarafından bile, kendisine bir hukukçu olarak, kanâatini almak üzere mürâcaat olunmuştur.

Ashâb-ı kirâmdan Ebû Mûsâ (r.a.) der ki: “Rasûlullâh (s.a.s.)’in ashâbı olan bizlere müşkil gelen hiçbir mesele yoktur ki, Hz. Âişe (r. anha)’nın nezdinde ona dâir bir ilim bulunmasın!..” (H. ez-Zirikli, el-A’lâm, c. IV, s: 5)

Hz. Âişe (r. anha)’nın Hz. Peygamber (s.a.s.)’den 2210 hadîs-i şerîf rivâyet etmiş olması da, O’nun ilimdeki kudretini göstermektedir.

Ayrıca Hz. Fâtımâ (r. anha) vâlidemiz, Hz. Ebûbekir (r. a.)’ın kızı Hz. Esmâ (r. anhâ) ve Ümmi’d-Derdâ (r. anha), fetvâ vermekle şöhret bulmuşlardı.

Erkeklerin Sakalı Bitmemiş Erkeğe Bakmaları

Erkeğin Erkeğe Bakması

Mesele, avret konusunu ve kadın konusunu bile aşmış; erkeklerin avreti göbeği ile diz kapağı arası olmasına rağmen bazı İslâm âlimleri şöyle buyurmuşlardır:

“Şehvetle bakıp bakmayacağı husûsunda emin olsun veya olmasın, kadına bakmak gibi güzel yüzlü, tüyü bitmemiş oğlanlara bakmak da haramdır. Zira vasfedilen genç oğlan, kadın gibi güzeldir, kadına arzu duyulduğu gibi ona da arzu duyulur. Kaldı ki kadına ulaşmak imkânından daha çok genç oğlanla bir araya gelme imkânı vardır.”

Bir Hadis Kitabından Şârih Nevevî’nin Açıklamasından Alıntı

Şâfiîlere göre bu meseleleri Nevevî şöyle anlatmaktadır:

“(…) Şâfiîlere göre ecnebi erkeklerin birbirlerine nisbetle avretleri, göbekle diz arasıdır. Kadınların birbirlerine nisbetle hükümleri dahi budur. Ancak göbekle dizlerin avret sayılıp sayılmayacağı hususunda Şâfiiyye ulemasının üç kavli vardır. ..

Erkeğin güzel ve yalabık gençlerin yüzüne bakması şâfiîlerce haramdır. Bu hususta şehvetle veya şehvetsiz bakmanın bir farkı olmadığı gibi, fitneden emin olup olmamanın da bir tesiri yoktur. Hz. Şâfiî’nin nassan beyan ettiği mezhebi budur. Delili “Böyle bir gencin kadın hükmünde olmasıdır. Çünkü güzellikçe kadına benzediği gibi şer husussuna böyleleri kadınlardan daha yakındırlar. Binâenaleyh onlara bakmak evleviyetle haramdır. Ancak şer’î bir ihtiyaç dolayısıyla meselâ alışverişde, doktor muâyenesinde ve mahkeme huzurunda şehâdet ederken bakmak câizse de o halde şehvetle bakmak yine de haramdır. Zira bakmak ihtiyaç için tecviz edilmiştir. Şehvete ihtiyaç yoktur.” (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 2, s. 1080 -568-)

Bir Tefsirden Alıntı:

Emred: Sakalı Henüz Çıkmamış Tüysüz Oğlan Hakkında

Emred: Sakalı henüz çıkmamış tüysüz oğlan, demektir. Baliğ olmamış (ergenlik çağına gelmemiş), sakalı çıkmamış parlak genç, demektir. Emredî erden uzak durmak lazım.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (k.s.) hazretleri, İmam Muhammed (r.h.) hazretlerine ders okuttu. İmam Muhammed okumaya yeni geldiğinde sakalsız ve emred idi. İmâm-ı Azam hazretleri onu ders halkasında karşısına değil, yüzüne bakmamak için arka tarafına oturttu. Yıllar geçti, imam Muhammed’in sakalı çıktı. Bir gün hayırseverin biri İmâm-ı Âzam hazretlerine, talebelerine dağıtması için tarak getirdi, İmâm-ı Azam onları talebelerine dağıttı. İmam Muhammed hazretleri, kendisine tarak verilmediğini söyledi, İmâm-ı Azam hazretleri onun yüzüne bakmadan, senin tarağa ihtiyacın olmadığı için sana vermedim, dedi. İmam Muhammed “efendim artık benim sakalım var. Ben emred değilim” dedi. Ondan sonra İmâm-ı Âzam hazretleri onun yüzüne baktı, ona tarak verdi ve derste oturma yerini değiştirdi.

İmam Muhammed, bir gün hamama gitti. Bir oğlan çocuk gelip hamamda oturdu. İmam Muhammed onun kim olduğunu sordu. Kendisine “Tellâk” olduğunu söylediler. Talebelerini azarladı ve genç tellâkı dışarıya çıkarttı. Sebebini soranlara şöyle buyurdu:

“Erkeklerden kadın şehveti aynıdır; fakat güzel emred (tüysüz oğlanın) şehveti on dokuz (19) kattır!” buyurdular. Emrede şehvetsiz olarak bakmak bile haramdır. Zira şehvetle bakmaya yol açar. Elle dokunmak ise şehvetten daha büyük bir günahtır.

Mâlik bin Dinar buyurdular: “Her kim emred (güzel yüzlü oğlanlara) bakarsa, o haram şeyden tevbe etmediği müddetçe kalbi kararmaya devam eder.” Emredler, kadın hükmündedirler.”

İmam Nevevî (r.h.) hazretleri buyurdular: “…Ancak kendisine bakılan kişi, güzel suret ve yüzlü emred olursa müstesna… Muhakkak ki emredin yüzüne ve diğer bedenine bakmak haramdır. Bu bakış ister şehvetli olsun ve isterse şehvetsiz olsun fark etmez. Ancak, ticâret, aliş-veriş, tedavi ve ta’lim, terbiye ve tahsil gibi zarurî haller hariç…” Emred’in imâm olması, âlim olsa bile mekruhtur (dînen uygun değildir). Çünkü fitneye sebeb olur. Parlak olmayan köse (sakalsız) arkasında kılmak mekruh değildir. İşi emredlerle olan zevatın buna çok dikkat etmeleri lazım. (İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, 4/552-553)

Bir Başka Alıntı

Yüzünde henüz tüy bitmemiş erkek çocuk, şayet kız çocuğu gibi güzel olursa bunun hükmü de kadınların hükmü gibidir yani başından aşağıya avrettir. Bu haldeki Erkek çocuğuna şehvetle bakmak kesinlikle haramdır. Ancak onunla halvette yani aynı ortamda olmak ve şehvet siz olarak bakmakta herhangi bir beis yoktur.

Bu sebebe binaen kadınlar gibi örtünmesi emredilmez. Böyle bıyıkları yeni terleyip çıkmaya başlamış, sakalı ise henüz çıkmamış genç erkek çocuğa emred denilir ki, O çocuğa şehvet duyarak bakmanın zarar ve günahı normal bir kadına şehvetle bakmaktan daha şiddetli ve kötüdür. Çünkü o erkek çocuğuyla şehvetini tatmin etmek ebedi olarak caiz değil haramdır. Her bir kadınla beraber iki şeytan vardır. Hâlbuki emred denilen erkek çocuğuyla beraber on sekiz şeytan bulunur.

Bazı İslâm âlimlerinin Görüşleri

İbn Âbidin’den Bir Alıntı

“el-Mültekat nam kitapta şöyle deniliyor: Oğlan erkeklik çağına varır da yüzü güzel olmazsa erkek hükmünde, yüzü güzel olursa kadın hükmündedir. Ve başından ayağına kadar avrettir.  Ben derim ki: Güzel yüzlü olmaktan murad, yüzüne bakan kimsenin tabiatına göre güzel olmaktır. Velev ki rengi siyah olsun. Çünkü güzellik, tabiata göre değişir. Kadının yüzünü emredin yüzüne benzetmesinden anlaşılıyor ki, emredin yüzüne şehvetle bakmak, daha büyük günahtır. Onun içindir ki selef ulemâ, emredlerden nefret ettirmek hususunda büyük çaba göstermiş; emredlere “kokuşmuşlar” adını vermişlerdir. Çünkü insanlar şer’an bunlardan tiksinirler.

İbn Kattan şöyle demiştir: “Sakalsız bir kimseye lezzet duymak ve güzelliklerinden gözünü faydalandırmak maksadıyla bakmanın haram olduğuna ulemâ ittifak etmişlerdir. Bakan kimse fitneden emin olmak şartıyla lezzet duymak ve kasdı bulunmaksızın bakmanın da câiz olduğuna ittifak etmişlerdir.” (İbn-i Âbidîn Tercüme ve Şerhi, Şamil Y., c. 2, s. 114-115)

“Şehvetle bakıp bakmayacağı husûsunda emin olsun veya olmasın, kadına bakmak gibi güzel yüzlü tüyü bitmemiş oğlanlara bakmak da haramdır. Zira vasfedilen genç oğlan, kadın gibi güzeldir, kadına arzu duyulduğu gibi ona da arzu duyulur. Kaldı ki kadına ulaşmak imkânından daha çok genç oğlanla bir araya gelmek imkânı vardır.”

Tüysüz (yani henüz sakalı çıkmamış genç)e şehvetle bakmak, icma ile haramdır. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. C. 4, Sf: 369; Muslim Ter. ve Şerhi 2/1080)

Güzel ve tüysüz delikanlılara dokununca Mâlikîlere göre abdest bozulur. Diğer üç mezhebe göre abdest bozulmaz. Yalnız, Şâfiîler, bunu yapanın abdest almasının sünnet olacağı kaydını koymuşlardır.

Bir Haber Sitesinden Alıntı

İlahiyatçı Hayrettin Karaman Yenişafak’taki yazısında; eski zamanlarda bazı müslümanlar (bunların aralarında bazı fıkıhçılar da var), erkek müslümanları günaha girmekten korumak için “kadınların, hatta yakışıklı, tüysüz genç erkeklerin zaruret olmadıkça sokağa çıkmalarının, bunlarla karşılaşan kimselerin de onların yüzlerine bakmalarının caiz olmadığını” söylemişlerdir demektedir…

Kadınların Yüzleri Haram Diyenler, Câriyelerin Üstsüz Gezmelerine Fetvâ Veriyor!

Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: “Örtünmelerini Din Yasaklıyor!” Aslında Yasaklayan Tabii ki Din Değil; Ulemâ!

Ulemâ ve fukahâ, özellikle selefîlerin iddiasına göre; bir taraftan kadının yüzünü gözünü bile fitne sayarak başka erkeklere gösterilmesini câiz görmüyor; diğer taraftan câriyelerin göğüsleri dışarıda, üstsüz dolaşmalarını câiz görüyor. Tesettürün fitneden uzaklaşma ve zinaya yaklaşmama amacıyla bu hükümler arasında bir izah getirin getirebilirseniz! Birbiriyle taban tabana zıt bu fetva ve hükümlerin, ifrat ve tefrite en uygun bir örnek olarak ve her iki yönden aşırılıklar içerip bu iki bakış tarzının makasın iki ucunu nasıl açtığını ibretle görmek gerekiyor.

Câriyeler konusundaki tartışmalardan biri de, câriyelerin hür kadınlar gibi örtünmesinin yasak olduğu inancıdır. Bu konuda açık bir âyet ve hadis bulunmamaktadır. Hz. Ömer’in, rivâyetlere göre, başörtülü bir câriye gördüğünde (Y.Ö.K. gibi) onu kamçıladığı ve “Ey kokmuş câriye! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” dediği iddiâ edilmiştir. Bu rivâyet üzerine binâ edilen fıkhî hükümler, dinin nasıl yozlaştırıldığının önemli verilerindendir. (Kur’an’ın örtünme ile, fitne ve fuhşa giden yolların tıkanmasıyla, genel ahlâkla, câriyelerin normal kadın statüsüne çıkarılması ve câriyeliğin kaldırılmasına giden yolla… ilgili tüm hükümleri gözardı edilmiş, bu konulardaki âyetler görmezden gelinmiş, Rasûl’ün sünnetinden de aksine hiç delil bulunmamış olmasına rağmen bir sahâbeden gelen rivâyetin sıhhati de değerlendirilmemiş, sözgelimi, Kütüb-i Sitte gibi sahih kabul edilen hadis kitaplarında da olmamasına rağmen sahih kabul edilmiş ve de sahih olsa bile Kur’an ve Sünnet çerçevesinde te’vil ve yorumu yapılması gerektiği halde bu rivâyet, Kur’an ve Sünnetteki konuyla ilgili hükümleri iptal edecek şekilde tek başına hüküm kaynağı olmuştur.) Meselâ Hanefî mezhebine göre câriyenin başörtüsüz namaz kılması gerekir. Her ne kadar Peygamberimiz şöyle buyursa da: “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160)

Dört mezhebe ve özellikle Mâlikî mezhebine göre, kadınların örtünmesi ile ilgili Kur’an âyetleri, sadece hür kadınlara mahsustur ve câriyenin avreti, erkek gibi diz kapağı ile göbeğinin arasıdır. Ayrıca câriyelerin satışında tanınmasını temin edecek kadar yerlerine bakılabilir, hatta göğüslerine ve benzeri yerlerine dokunulabilir, etinin yumuşaklığı-sertliği kontrol edilebilir şeklindeki fetvâlarla zihinlerimizde savaş esirlerinin satıldığı pazarlar canlanıyor ki, bu pazarlarda câriyelerin satılışında ahlâk kuralları da bir tarafa itiliyor ve iffetli olmak isteyen müslüman olmuş câriyeler emîru’l-mü’minîn tarafından kırbaçlanıyor. Oluşturulan bu tablo, Kur’an’ın insana verdiği değer ve Rasûlullah’ın kölelikle mücâdelesine karşı yapılmış bir ihânettir. Bir yandan İslâm’ın köleliği kaldırdığından övgüyle bahsedilirken öte yandan İslâm topraklarında köle pazarları düşünmek nasıl bağdaşabilir? Atalarının köle pazarları ve harem dairelerini meşrûlaştırma çabasıyla oluşturulan bu çarpık inancın Kur’anî ve mantıkî hiçbir temeli olamaz.

Câriyenin avret yeri konusunda, onların hür kadınlardan farklı ve bütün vücutlarını örtmelerinin istenmediğini gösteren, vücudunun yarısını açıkta bırakabileceği gibi bir özel ölçü tâyin eden bir âyet olmadığı gibi, sahih bir hadis de yoktur.

Zâhirîlerin dışında cumhûrun görüşü, câriyenin avret yerinin erkeğinki gibi olduğudur. Fakat Zâhirîlerin dışında, bu görüşe katılmayan az da olsa âlimler vardır. Meselâ, el-Hasenu’l-Basrî’ye göre, evlenen veya kişinin kendi için edindiği câriyenin başını örtmesi gerekir. Atâ’ya göre câriyenin namazda başını örtmesi müstahaptır.

Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde, câriyenin avreti ile erkeğin avreti arasında ayrım yapılmamaktadır. Zâhirîlere göre ise câriye, bu konuda hür kadınlar gibidir. Hanefîlere göre câriyenin avreti, erkeğin avreti gibidir. (Erkeğin avretine ek olarak karnı ve sırtı ile iki yanı da avret sayılır.) Çünkü Hz. Ömer, bir câriyeye şöyle demiştir: “Ey Deffâr! Başörtüsünü at, yoksa hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” (Zeylaî bu hadis rivâyeti hakkında “gariptir” demiştir. Kütüb-i Sitte’de bulunmayan bu mânâdaki bir hadis rivâyetini -ehl-i sünnete göre sahâbenin sözü de hadis kabul edilmiştir- Abdürrazzak Hz. Ömer’den rivâyet etmiştir. Beyhakî de bu hadisi rivâyet etmiştir.) Aynı zamanda câriyeler, efendilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için âdet olarak iş elbiseleri ile dışarı çıkarlar, dolayısıyla güçlükleri gidermek için yabancılar, mahremleri gibi kabul edilmiştir. Mâlikî mezhebine göre, câriyeler avret konusunda aynen erkekler gibidir. Câriyenin namazda avret yeri, uyluklar ile birlikte iki müstehcen uzuvdur. Bu uzuvlardan bir kısmı açıldığı zaman, yahut kişi uyluğunun tamamını veya bir kısmını açtığı zaman, vakit içinde namazını kesin olarak iâde etmelidir. Şâfiîlere göre câriyenin avret yeri erkeğin avret yeri gibidir. Çünkü her ikisinin başı avret olmamak bakımından birbirine benzemektedirler. Baş ile kollarının açılmasına ihtiyaç vardır. Hanbelî mezhebine göre, câriyenin avret yeri erkeğinki gibi olup diz kapağı ile göbeği arasıdır.

Görüldüğü gibi, bir kimsenin evindeki câriye, misafirlere tümüyle üstsüz olarak, meselâ dansöz kıyafetiyle onları karşılayabilir, o şekilde ikramlarda bulunabilir. Çünkü Peygamberimiz’e dayandırılmasa da hadis kabul edilen bir rivâyet ve oradaki ifadelerin yanlış anlaşılması, Kur’an’a, dinin tesettür anlayışına tümüyle ters ve fitne sebebi olan konuda temel delil olabilmiş. Meşhur bir fıkıh kitabından alıntılayalım: Amr bin Şuayb’tan rivâyet edilen merfû hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizden biri erkek kölesini, câriyesi veya hizmetçisi ile evlendirirse, bu câriye yahut hizmetçinin avret yerine hiç bakmasın. Çünkü göbeği ile diz kapağı arası avret yeridir.” (Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Y., c. 1, s. 458)

Bir fıkhî fetvâdan daha alıntı yapalım: “Kişi, kendi câriyesiyle istifraş edebilir, onu yatak hizmetlerinde nikâhsız olarak kullanabilir. Başkalarının câriyeleri de, mahrem olan kadınlar gibidir. Erkekler, mahrem (nikâhları kendilerine haram olan, birinci derecede yakın akrabalar) kadınların bakabilecekleri ziynet yerleri gibi, başkalarının câriyelerinin ziynet yerlerine de bakabilir ve dokunabilirler. Ama mahrem kadınlarında olduğu gibi göbekle diz kapağı arasına bakmaz ve dokunmazlar. Bu konuda kanıt, şu olaydır: Hz. Ömer, örtülü bir câriye görmüş, çubukla örtüsüne dokunup: “Şu başörtünü at, ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” demiş. Bu da câriyenin başına, saçına, kulağına… bakmanın helâl olduğunu gösterir. Yine Ömer (r.a.) satılmakta olan bir câriyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve: “Haydi, alın!” dedi. Eğer câriyenin göğsü haram olsaydı, elbette Ömer ona dokunmazdı. Kaldı ki insanlar, câriyenin alım-satımı esnâsında kadının derisinin yumuşaklık ve sertliğini öğrenmek isterler. Çünkü buna göre kadının fiyatı değişir. Bundan dolayı câriyenin avreti de diğer mahrem kadınların avreti gibi sayılmıştır. Bunlarla yalnız başına bulunmak, beraber yola gitmek câizdir. Hem bakıp hem dokunduğu zaman şehvetinin uyanacağından korkan kimse, yalnız bakmakla yetinir. Fakat satın almak istediği câriyeye istek (şehvet) duysa da, yine bakabilir; hatta Ebû Hanife’ye göre (şehvetle) dokunabilir de (El-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyî fî Tertîbi’ş-Şerâyi’, c. 6, s. 2956). Bu anlayış sonucu, müslüman bir câriyenin namaz kılarken bile başını örtmesine müsâade edilmemiş; bu zulüm, kitaplarda müslümanlara İslâm adına tavsiye edilebilmiştir.

Bu fıkhî görüşlere rağmen, Kur’an ve Sünnet ekseninde olayı değerlendirdiğimizde, erkekleri fitneye düşürecek her türlü kıyafet ve açıklığın yasaklandığını, kadın ve kızların örtünmelerinin dinin şiarlarından olduğunu belirtmeliyiz. Kur’an, toplumu âdî şehvet duygularından korumak, güzel ahlâkı korumak için normal bir giyim emretmiştir. Kadının erkeklerin şehvet nazarlarını üzerine çekmeyecek biçimde sokağa çıkmasına müsaade edilmiştir. Müslüman câriyeler için tesettürün erkeklerinkiyle aynı olması, Kur’an ve Sünnetten değil; tarihin yanlış örfünden kaynaklandığı kanısındayız.

Âyet ve hadislerde kadının örtünmesi konusundaki emirlerde câriyelerin istisnâ edilmediği, emrin genel olduğu değerlendirilmelidir. “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıp göstermesinler.”  (24/Nûr, 31). Bu âyette Allah, mü’min kadınların örtünmelerini emrediyor. Mü’min câriyelerin açılmalarına izin veren herhangi bir âyet de kesinlikle yoktur. “Allah, bülûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259) ve Erkek veya kadın, avret yerlerini namaz kılarken örtmek zorundadır. “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259). “Kadın bülûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz.” (Ebû Dâvud, Libâs 31) şeklindeki hadisleri, bu konuyla ilgili de değerlendirmek zorunda olduğumuz kanaatini taşıyoruz. Namazda setr-i avret farzdır. Yoksa, çarşıda sokakta câriyelerin göbeklerinin üstü açık, yani üstsüz veya şeffaf bir giysiyle dolaştıklarını düşündüğünüzde bunun İslâm âdâbı ile ne kadar bağdaşacağını ve bunun dinin verdiği bir hak olduğunu nasıl iddiâ edersiniz?

Demek ki, “Peygamberimizin o kelimelerle, tam o şekilde söylediği zannedilen rivâyetler, Kur’an’a arzedilmez, Kur’an âlimler olmadan anlaşılmaz” deyip hadis rivâyetlerine yönlendirenler, Kur’an’ın ve hadislerin kadınların örtünmesiyle ilgili emirlerini de bypass (baypas) yapabiliyor ve âlimlerin fetvalarının merkezde olduğu, Kur’an ve Sünnet çizgisine taban tabana zıt bir dinin savunulması yapılıyor. Fitne olur diye kadınların gözlerinin gözükmesini, yakışıklı erkeklere bakmayı haram sayacaksınız, sonra câriyeler göğüslerini örtmek zorunda değil” diyecek ve câriyelerin göbekten yukarısını (grekoromen misali) câiz göreceksiniz… Güler misiniz, ağlar mısınız bu din anlayışına?!

Konu cariyelik ve kölelikten açılmışken, gelin biraz tarihe gidelim. Osmanlıların köle ve câriye konusuna nasıl yaklaştığına bir mercek tutalım:

Osmanlılarda Köle

Osmanlılarda, kuruluştan 20. yüzyılın başlarına kadar kölelik ve köle ticareti yasaldı. Devletin özellikle Avrupa’da genişlediği dönemlerde köle ihtiyacı büyük ölçüde savaş esirlerinden ve devşirme yöntemiyle karşılanıyordu. Duraklama ve gerileme dönemlerinde Afrika, Güney Rusya ve Kafkasya gibi bölgelerden köle ticareti giderek önem kazandı. Özellikle 15. yüzyılda Kafkas köle ticaretini ele geçirmeye başlayan Osmanlılar bu ticaretten gelir elde etmek için 15. yüzyılın sonunda Karadeniz bölgesinden getirilen köleler için pençik resmi (gümrük vergisi) almaya başlamış ve bu iş için mültezimler atamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı köle nüfusunun üç ana kaynaktan geldiği görülmektedir: 1- Siyahî köleler: Merkezî Afrika’dan ve Sudan’dan, 2- Etyopyalı köleler (Habeşler), 3- Çerkez ve Gürcü köleler; Kafkasya’dan. Diğer köleler arasında farklı konumu olan hadımlar (iğdişler) Mısır ve Sudan’dan getiriliyordu.

Osmanlı köle tüccarları arasında işbölümü gelişmişti. İlk iş bölümü, köle toplayıcıları ve yerel (kentli) köle tüccarları arasındaydı. Her kentsel meslekte olduğu gibi köle tüccarları da aktif köle pazarı olan kentlerde loncalar halinde örgütlenmişti. Beyaz ve siyah köle tüccarlarının loncaları farklıydı ve “esirci esnafı” ismiyle bilinen beyaz köle tüccarları saygın meslekler arasında sayılıyordu. İstanbul’daki “Köle Tüccarları Loncası” 1857’de yasal olarak kapatıldı. Fakat kölelerin yanı sıra başka malların da ticaretini yapan köle tüccarlarının loncaları yasadışı olarak faâliyetlerine devam etti.

Köleler genellikle esir pazarlarında satılırdı. Osmanlılar’ın ilk başkenti Bursa ve Edirne’de esir pazarları vardı. İstanbul’un ele geçirilmesinden sonra bugün Haseki semtinde kurulan esir pazarı, Üçüncü Murad döneminde eski ve yeni bedestenlerde merkezîleştirilmişti. 1609’da I. Ahmed’in emriyle yeni bedestenin yakınlarında altlı üstlü 300 odalı büyük bir han yaptırıldı ve esir pazarı buraya taşındı. Zenginlere satılan beyaz köleler kapalı odalarda müşterilere gösteriliyordu.

Sayılamayacak ve açıklanamayacak istismarlara müsâit olan esir ticareti ve câriye alım satımı konusunda, fuhuş ve zinânın, kitabına uydurulmuş ve fetvâsı alınmış şekilde uygulandığı da olmuyor değildi: Esir pazarına câriye satın almaya gelmiş gibi görünen bazı erkekler, esirciye bir miktar kaparo verip beğendikleri câriyeyi evlerine veya müsait bir yere götürürler; birkaç gece beraber olur, sonra “kusurlu çıktı” bahanesiyle iâde ederlerdi. Fetvâlar gereği, kusurlu kabul edilen câriyenin üç gün içinde iâde edilmesi gerektiğinden, bu süre içinde geri verilmeleri gerekmekteydi. Bir malın satın alınmasında denenebileceğine, kusuru varsa iâde edileceğine ve câriye de erkeğin malı olduğuna göre ortada fıkhî hükümler açısından bir mahzur yok gibi görünmekteydi. Zaten bir erkeğin sahip olduğu câriyeden istifadesinde sakınca olmadığından, sık sık câriye değiştiren veya câriye koleksiyonu yapan, ya da pahalı olmasına rağmen aralıklarla, hepsi bâkire yüzlerce câriye satın alan keyif ehli zenginler de oluyordu. Nikâh, dört kadınla sınırlı olduğu halde, nasıl olsa fıkhî hükümlerde câriyeler için üst sınır yoktu. Meselâ, Osmanlı tarihinin ünlü kahramanlarından biri olan Kapdân-ı Derya Kılıç Ali Paşa, câriyelere aşırı düşkünlüğüyle tanınan ve doksan yaşına gelinceye kadar, her akşam bâkire bir câriyeyle beraber olma alışkanlığından hiçbir fedâkârlıkta bulunmamış bir kişidir. III. Murad’ın tam 130 çocuğu olmuştu. Câriyelerinin yanında, tam 40 has odalığı vardı.

Bu konuda katkısı olsun diye Osmanlı Devletinde Kölelik adlı kitaptan küçük bir iktibasa yer verelim: “1534 yılında idam edilen Defterdar İskender Çelebi’nin 6-7 bin kölesi mevcuttu. 1546’da vefat eden Barbaros Hayrettin Paşa’nın mirası içinde iki bin köle bulunmaktaydı. Sadrazam Rüstem Paşa 1561 yılında vefat ettiğinde 1700 kölesi vardı. Kendisinden önce sadrazam olan Hadım Süleyman Paşa, ziynet eşyalarıyla süslenmiş bin köleye mâlikti. 1589 yılında mahallî bir ayaklanmayı bastırırken bir kaza kurşunu ile ölen Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa’nın hanımı, bu olaydan sonra İstanbul’a gitmek üzere bindiği gemiye yüklediği servetinin yanı sıra 400 köle ve 40 tane de câriyesi mevcuttu. Evliya Çelebi, 1670 yılında Mekke’ye giderken uğradığı Sakız Adası’nda 4. Murad’ın veziri Recep Paşa’nın hemşîre-zâde ve mühürdarı olan zâtın muhteşem bağına hizmet eden iki bin adet köle olduğunu yazmakta ve o civardaki halktan bir adamın 3 câriyesi olduğundan bahsetmektedir. Cezâyir’de bazı zamanlarda o kadar çok sayıda esir mevcut olmuştur ki, bir hıristiyan esirinin bir baş soğana satın alınabileceği darbımesel olmuştu. 1360-1920 yılları arasında her sene Osmanlı Devletine ortalama yedi bin köle gelmiştir. Bu da yaklaşık 4 milyon insan demektir. Fidye, mübâdele (esir değişimi) veya mükâtebe ile kölelikten kurtulanların hâricinde olduğunu zannettiğimiz 4 milyon esirin % 80’inin genç kadın ve çocuklardan ibaret olduğunu düşünürsek, kölelik sisteminin Osmanlıların nüfus artışı için ne derece önemli katkıda bulunduğu tahmin edilebilir.” (Nihat Engin, Osmanlı Devletinde Kölelik, s. 106-110)

Bazı tarihçiler, esirler arasında muhabbet tellâllığı (pezevenklik) yapanların -her türlü tedbir ve şiddete rağmen- her zaman bulunduğunu yazıyorlar.

Tanzimat döneminde 1847 Fermanı ile esir pazarı kapatıldıysa da zenciler Fatih, Tophane gibi yerlerde evlerde satılmaya devam etti.

Beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnen Osmanlı hükümeti, siyah köle ticareti ile ilgili farklı bir tutumdaydı. Beyaz köle ticareti siyah köle ticaretinin yasaklanmasından çok sonra, ancak 1909’da yasaklanmıştır. Osmanlı’da 20. yüzyılın başlarında çıkarılan bir yasa, oldukça çarpıcıdır: “Çerkes vesâir köle ve câriyelerin de üserâ-yı zenciye gibi men’i bey’ ü şîrâsı (Çerkez ve diğer köle ve câriyelerin de zenci esirler gibi alım satımının yasaklanması). (Hasan Kanbolat-Erol Taymaz, Kafkas Osmanlı İlişkileri ve Köle Ticareti, Tarih ve Toplum, 14/79, 1990)

Osmanlı Köle Ticareti adlı kitabın yazarı Toledano’nun bazı yazışmalar üzerinde yaptığı incelemeler okunduğunda niçin beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnildiğinin ipuçlarını yakalayabiliriz. 1891-1892 yıllarında Abdülhamit’in başkâtibi Süreyya Paşa’nın, Konya valisi Hasan Paşa ile yaptığı şifreli telgraf yazışmaları, bu dönemde saraya nasıl câriyelerin alındığını göstermektedir. Süreyya Paşa, Türk âdetlerini bilmeyen 14 yaşından büyük, tercîhen sarı saçlı mavi gözlü kızlar bulmasını istemiştir. Hilmi Paşa kendi bölgesi dışında Sivas, Ankara ve Bursa vilâyetlerinde de araştırmalar yapmış ve sonuçta birkaç kız alınarak saraya yerleştirilmiştir (E. R. Toledona, Osmanlı Köle Ticareti (1840-1890), Tarih Vakfı Yurt Y. s. 154).

Osmanlıda haremle ilgili olarak Yılmaz Öztuna’nın verdiği bilgiler de oldukça dikkat çekicidir: Haremdeki câriyeleri, başhazinedar usta denen en büyük câriye yönetir. Derecesi vezire eşittir ve vezir maaşı alır ve padişahın üç mühründen biri bu câriyededir. 18. asır sonlarında maaşı yılda 15 bin altın idi (Yılmaz Öztuna, a.g.e. c. II, s. 26).

Haremdeki câriye sayısı dönemlere göre değişiyordu. İlk câriye miktarını gösteren liste I. Mahmud dönemine âittir. Buna göre haremdeki câriye sayısı 456 idi. Bu sayı Abdülmecid döneminde 688, Abdülaziz devrinde 809’a yükselmişti (Meral Altındal, Osmanlıda Harem, Altın Kitaplar Y. İst, 1993, s. 68).

Tarih kitapları, saray câriyelerinin birbirleriyle çekişmeleri, Vâlide Sultan ile câriyeler arasındaki ilişkiler konusunda ilginç vâkıalarla doludur. Örneğin yüzden fazla çocuğu olduğu söylenen III. Murad’ın annesi Nur Banu Sultan, oğlunun Venedikli bir câriye olan Safiye’ye bağlılığını, egemenliğinin silinmesinden dolayı çekemiyordu. Bunun için Sokullu Mehmet Paşa ve babası ile anlaşarak Safiye ile boy ölçüşecek güzellikte hareme kızlar soktu. Padişahın gittikçe kendisinden uzaklaştığını gören Safiye, kocasını kıskandırmaktan vazgeçerek devlet işlerine el attı (Alphonse de Lamantine, Osmanlı Tarihi, Sabah Y. c.I, s. İst, 1991, c. 1, s. 518). Ayrıca Kösem Sultan ve Hürrem Sultan da bu anlamda tarihte önemli rol oynamışlardır.

Kolaylıkla anlaşılacağı gibi saltanat döneminde köle ve câriye ile ilgili uygulamalar, Kur’an’daki köle konusunu doğru anlamamıza en büyük engel teşkil etmektedir. Bütün imtiyazlara son verme iddiasında bulunan İslâm, Allah dışındaki bütün bağımlılıklara karşı mücâdelenin adıdır. Zaten İslâm savaşlarının hedefi de dünya halklarını Allah’ın kendilerine sunmuş olduğu özgürlüklerine kavuşturmak, kulların kulları kul edinmesini yasaklayıp tüm insanları sadece Allah’a kulluğa çağırmak değil midir? Ve nasıl olur da böyle bir din, köleliği kabul edebilir?

Allah’a rağmen ve her türlü köleci zihniyete karşı hayatını mücâdeleyle geçiren Rasûlü’ne rağmen, meşru imişçesine kölelikle ilgili hüküm geliştirenler, vahyi düşüncelerinin temeline almamaktadırlar. Vahiyle aramıza konan bu engel, doğru-yanlış demeden, savunma psikolojisiyle tarihte yapılanları kutsamak yerine; meselelere Kur’an bütünlüğünde bakmakla aşılacaktır. Aksi takdirde zihnimizi bir yığın hurâfe ile doldurduktan sonra oluşturduğumuz bakış açıları ile Kur’an’ı anlamamız mümkün değildir (H. Koç, Câriyeliğin Mantığı ve Kölelik, Haksöz, sayı 51 (Haziran 95).

İslâm, insanları her çeşit tutsaklıktan kurtarıp her bakımdan hürriyete kavuşturmak için gelmiş, Allah’a kulluğun dışındaki tüm kullukları reddetmiştir. Hz. Ömer (r.a.)’in dediği gibi, anaların hür doğurduklarını köle edinmeye kimsenin hakkı yoktur. İslâm, köleliği onaylasa idi, onu âzâd etmeyi hayırlı bir iş olarak görmez, kaynaklarını da kurutmazdı.

Kur’an’a Ters Bazı Fetvâları Var Diye Âlimleri Tümüyle Dışlayalım mı?

Ulemânın fetvalarından yola çıkarak bir taraftan bir hanım hocanın hanımlara emr-i bi’l ma’ruf ve tebliğ faaliyetini (Kur’an’ın kadınlara da görev olarak yüklediği halde) câiz ve İslâmî kabul etmemek; diğer taraftan câriyelerin göbeğinden üstünü örtmesini gerekli görmemek… Bu çelişkili görüşlerden neyi çıkarıyoruz? Şunu: Âlimleri bu tür yanlışlar yapan, güvenilmez, fetvalarıyla amel edilmez, Kur’an ve Sünnet şuurundan uzak ve insan fıtratını bilmeyen kimseler ilan etmek nasıl tefrit ise; onları yanılmaz ilan edercesine onlar ne dedilerse din odur, hele ehl-i sünnetin 4 mezhebinin de ittifak ettiği husus, dinde çok önemli bir delildir, aksi kesinlikle yanlıştır” iddiası da ifrattır, yanlıştır. Orta yol, vasat olan ise; bizim de savunduğumuz görüştür. Ulemâ da insandır. Doğru olan, emek mahsulü nice çalışmaları vardır; takdir ederiz, duâ ederiz, yararlanırız. Ama her dedikleri doğru değildir; onlar da isâbet ettikleri gibi, aynı zamanda yanılabilir. yanlışlarını Kur’an’a arzederek, Rasulullah’ın sünnetine uymadıklarını görerek, selîm akla ve ilmî esaslara, tarihî hakikatlere, insan fıtratına ters görüşlerini tespit ettiğimizde onlara uymayız; kendimizin veya günümüzde güvendiğimiz farklı bir âlimin Kur’an ve Sünnetten anladığımızla amel eder, o anlayışımızın doğruluğunu da test etmeye çalışırız. Bugünün âlimlerinin nasıl nice yanlışları, gaflet ve ihmalleri varsa, eski âlimlerimizin de nice doğruları yanında onların da yanlışları vardır. Onlar ne şeytandılar, ne de melek… Bizim gibi insan idiler. Onları yok saymak kadar onları her görüşleri ve uygulamalarıyla taklit edip yüceltmek de yanlıştır. Onlar kendi dönemlerinin problemlerini çözmeye çalıştılar; bir kısmını çözdüler, Allah onlardan razı olsun. Bir kısmını ise çözmeye yanaşmadılar bile. Meselâ Ebu Hanife dışında imamların siyasi konudaki problemlere, zâlim sultanlara hakkı bildirmek, haddini bildirmek, tavır almak gibi hususlara çözüm getirdiklerini iddia etmek bile mümkün değildir. Halkın Kur’an’dan ve tevhidî duyarlıktan uzaklaşmasına, tarikatların yayılıp insanları yalancı bir rahatlığa götürmesine, imanla bağdaşmayacak nice hurafe ve bid’atların toplum içinde yaygınlaşmasına tavır almamış veya alamamışlardır. Arapçanın gramerine gösterdikleri özenin belki onda birini, halkın dünyevî ve esas da uhrevî kurtuluşuna göstermemişlerdir. Bu konuda ölçümüz şu olmalı:

“Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.” (2/Bakara, 134)

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close