Yazılar

Makale; La Diyememek -5

Yasin süresindeki “lâ” diyememiş azgın kavme,  3 Resul gönderilmişti. Uyarılara kulak asmayan bu azgın kavmi, kendilerinden olan ama İmanın zirvesini yakalamış Habibi Neccar adında ki bir mümin şahsiyet, şehrin uzak yerinden koşarak gelip Resullere destek vermişti. Ancak azgın kavim bu desteği içine sindiremedi ve onu linç etti. Ölmek üzere iken bile “keşke” kavmim bilseydi demişti o müstesna şahsiyet. Ve beklenen oldu. Azgın kavim korkunç sesle helak edildi.

Evet, koşmamız gerekiyorsa koşmamız lazım.

Sonra geç olabilir, Habibi Neccar hem koşmuştu, hem de hak yolda Resullere destek olmuştu. Ve sonunda Allah’ın rahmetiyle cennete uçtu. Mümin şahsiyetin güzel bir örneği.

Yasin süresi ölülere değil! Dirilere. O kadar çok söyleyecek söz var ki! Diriler hak yolda olsa, iman ile ölenler rahmet sahibi olur.

(Kavmini uyardığı için öldürülen kişiye:) “Gir cennete” denildi. O da: “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve ikram edilenlerden kıldığını bilseydi” dedi.  (Yasin Suresi 26-27)

Biz, o adamdan sonra, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik. Zaten indireceklerde değildik.

O, sadece bir çığlıktı. Hemen sönüp gittiler. (Yasin Suresi 28-29)

İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden İshak (as) ile başlayıp İsa (as) ile son bulan peygamberlik dönemi, yaklaşık 600 yıllık fetret döneminden sonra İsmail (as) soyundan gelen Hz. Muhammed (sav) ile son buldu.

Maalesef Yahudiler, Musa (as)’ın şeriatından fersah fersah uzaklaştılar ve Tevrat’ı da tahrif ettiler. Bugünde aynı şaşkınlıklarını devam ettiriyorlar.

Hz. İsa’dan sonra, Hristiyanlar, Bizans ve kilise papazları, dini kendilerine uydurdular ve avama da Hz. İsa’yı ilah gibi gösterip taptırdılar.

Niye! Zalim iktidarları sürsün diye. Yahudi ve Hristiyan, kitap ehli olmaktan çoktan çıktı. Müşrik safında yer alıyorlar. Tahripleri büyük oldu ve akletmekten uzak bir toplum oluşturdular. Bunla da kalmayıp kendi halklarını İslam’a düşman ettiler ve İslam’ı da bozmaya uğraşıyorlar. Allah’ın korumasında olan kitabımızı değiştirmeye çalışıyorlar ancak değiştirmeye güçleri yetmiyor. Değiştirmeye güçleri yetmeyince de İslam’ın içeriğini uydurulmuş hadislerle ve tasavvuf gibi yalan yanlış bilgilerle doldurmaya çalışıyorlar.

Fetret döneminde salih insanlar da vardı. Unutulmayacak güzel ameller işliyorlardı. Bunlardan biri ide Ashab-ı Kehf’tir. İsa (as)’ın dinine mensup salih müminlerdi. Zamanın roma putperest imparatorluğu, İsa (as)’ın dinine mensup olan İsevi müminleri ağır işkence ile yok etme uğraşındaydılar.

Bu zulme sessiz kalmayan bu bir avuç Müslüman, kralın yanında makam ve mevkileri olan bu asil kişiler; kendini ilah zanneden zalim roma kralına Tevhidi yüzlerine haykırmışlardı.

Bir insanda “lâ” bilinci olunca, sarayları terk ederek “illallah” sarayı olan ve tüm şirk pisliğinden korunmuş mağaraya sığınmış olur. Ve Allah’ın sonsuz merhameti, o kişiyi çepeçevre kuşatmış olur. Küfrün sarayından iman sarayına, sırtını dayadığın Allah olunca taştan yataklar, kuş tüyü yatak olur ve oradan da ebedi cennet saraylarına.

Onlar (zalim hükümdarın karşısına) dikilip şöyle dediklerinde, biz onların kalplerini pekiştirmiştik: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâh, asla çağırmayız. Yemin olsun ki biz o takdirde haktan çok uzak bir şey söylemiş oluruz.”   (Kehf Suresi 14)

Yaklaşık 309 yıl, o mağarada Rabbimiz tarafından uyutulmuşlardı. Allah’ın korumasında olan bu yiğit gençler, dışarıdan hiç bir tehlike yaşamamışlardı. Uyanıp daha sonra o büyük mucizeyi gördüklerinde dünyada artık kalmak istemediklerini ve bizlerin bilemeyeceği güzel bir yerde Rableri tarafından rızıklanmışlardır. Selâm olsun o yiğitlere.

Hikmet verilen Lokman (as) da, evladına güzel öğütlerle örnek şahsiyet olup bir çocuk nasıl yetiştirilir noktasında kıyamete kadar gelecek tüm müminlere rol model olmuştur.

Bir insanda hikmet olunca güzel düşünür, güzel söyler, şefkat ve merhametle öğüt verir. Lokman (as), evladına ilk önce “lâ” bilincini verdi. “İllallah” kelimesini de sonra öğretti. Şirkin büyük zulüm olduğunu anlattıktan sonra, İbadet bilinci ve ahlak bilinci ile devam etti.

 “Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret, kötülüğe mani ol, başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar, kesinlikle emredilen hususlardır.”

“Kibirlenerek insanlardan yüz çevirme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah, her böbürleneni ve övüneni sevmez.” ( Lokman Suresi 17-18)

Üzeyir (as) yok olmuş bir şehirden geçerken, ölümü ve ölümden sonra ki hayatı düşünürken, nasıl dirileceğiz derken, Allah (cc) onu orda 100 yıl ölü olarak bıraktı.

Veya duvarları çatıları üstüne çökmüş (bomboş) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O “Burayı ölümünden sonra Allah nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah, o kimseyi öldürüp yüz yıl ölü olarak bıraktı. Sonra onu diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günün bir bölümü kadar” dedi. Allah da: “Hayır, sen yüz sene kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak. Hiç değişmemiş. Bir de eşeğine bak. Biz seni, insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl bir araya getirip sonra et giydiriyoruz?” dedi. Kendisine bu belli olunca “Artık Allah’ın her şeye kâdir olduğunu çok iyi bildim” dedi. (Bakara Suresi 259)

100 yıl ölü kalan salih kul, yıkık şehre inince tefekkür etti. Yahudi kavmi ise anlamaktan uzak, Üzeyir (as)’ı ilahlaştırdılar. Hâlbuki onlar da tefekkür etselerdi ahireti, doğru yolu bulurlardı. Allah-u âlem. Bu topluma şeytanlaşmış insan lazımdı. Bu da Yahudilerden oldu. Şeytanı aşacak konumda, sürekli itiraz, isyan ve şükürsüzlük, bunların hayat şiarı. Resulleri hiç sevmediler. Birçoğu kendilerini sürekli üstün ‘seçilmiş ırk’ olarak gördüler.

Zülkarneyn (as) da laf dinlemeyen azgın kavmin azgınlığını engelledi. Demir kütlelerin üzerine eritilmiş bakır dökerek set çekti ve o dağı aşamadılar. Zulkarneyn’e ücret vermek istediler, fakat Zülkarneyn onlara, “Allah’tan olan ücret sizin vereceğiniz ücretten daha hayırlıdır” dedi.

Allah (cc) ona ilim ve bilim ile akletme yeteneğini vermiştir. Zülkarneyn aynı diğer resuller gibi ücretini sadece Allah’tan bekleyen salih bir kul oldu.

Sonra Zülkarneyn yine sebebe tabi oldu.

Nihayet iki settin arasına ulaşınca onların arkasında söyleneni neredeyse anlamayan bir kavim buldu.  (Kehf Suresi 92- 93)

Zülkarneyn de onlara şöyle dedi:“Rabbimin bana vermiş olduğu imkân daha hayırlıdır. Siz bana güçle yardım edin, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” (Kehf Suresi 95)

Ebrehe, Yemende Kâbe’ye alternatif şaşalı bir kilise yaptırdı. Kâbe’ye alternatif yapılan kilise kundaklanınca Kâbe’yi yıkmak için fillerle donatılmış büyük bir ordu kurdu ve Mekke’ye doğru yola çıktı. Mekke yakınlarında karargâh kurdu. Orada bulunan Abdulmuttalib’e ait develeri gasp etti.

Kâbe’yi savunan vardı ise de çoğu dağlara çekilmişlerdi. Çünkü Ebrehe’nin ordusu fillerle donatılmıştı ve fiziksel olarak çok güçlüydü. Ancak unuttuğu bir şey vardı; Allahın görünen ve görünmeyen orduları.

Mekke’nin lideri ve peygamberimizin dedesi olan Abdulmuttalib, develerini istemek için Ebrehe’nin çadırına girdi. Ebrehe Kâbe’yi yıkmaması için kendisine yalvaracağını sandı. Abdulmuttalib develerini isteyince Ebrehe, Abdulmuttalib’in Kâbe’nin yerine develerinin derdine düşmesine şaşırdı ve onu aşağıladı.

Abdulmuttalib ise, “. Ben develerin sahibiyim, Kâbe ise Allah’ın evidir. O evini korur” diyerek Ebrehe’ye, “değil fil ordusu, hangi ordu ile gelirsen gel, yine de Allahın evini yıkamazsın, senin gücün buna yetmez. Allah evinin korur” babında subliminal mesaj verdi. Ancak Ebrehe, o kadar azgınlaşmıştı ki, ne direkt ne de endirekt mesajdan anlayacak durumda değildi.

Ey iman edenler! Eğer Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar. (Muhammed Suresi 7)

Ebrehe, “lâ” bilincinden uzak ordusuyla Kâbe’ye saldırınca, Allah’ın orduları devreye girdi ve ebabil kuşlarının attığı küçük taşlarla helâk oldular.

Rabbin onların üzerine balçıktan pişirilmiş kızgın taşlar atan Ebabil kuşları gönderdi. Nihâyet onları (haşereler tarafından) yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı. (Fil Suresi 3-4-5)

Bu olaya yakından şahitlik eden Mekkeliler, Kâbe’yi koruma noktasında putların hiç bir varlık gösteremediğini anladılar ve Allah’ın ordularından ebabil mucizesini görünce bir dönem Kâbe’den putları çıkardılar. Ancak daha sonraları putları tekrar Kâbe’ye doldurdular. Anlamayan, anlamak istemeyen bu topluluklar tarih boyunca hep oldu ve olacak. İman edenler de olacak. Hak batıl savaşı, vahyin eğittiği aklı kullananlar sonunda kazanacak.

Mekke toplumu yakın yaşadığı fil olayını çabuk unuttular. Putları aracı kılmaya ve Kâbe’nin içini 360 putla doldurdular. Batıl atalar dini hâkimdi. İstedikleri gibi günah, fısk ve fucur, zenginin fakiri ezmesi, diri diri kız çocuklarını gömmeleri, kadınları hor ve hakir görmeleri ve kölelik zihniyeti gibi birçok sapkınlıkları vardı.

Azda olsa hanifler vardı, onlar da ellerinde fazla bilgi olmadığı için sessiz kalıyorlardı.

Bir de, tüm pisliklere ve olumsuzluklara karşı sessiz kalmayan, putlara tapmayan, pis işlerden uzak duran Abdullah oğlu Muhammed vardı. Kitaptan bilgisi olmadığı için müdahale edemiyordu. Halktan uzak Hira mağarasına gidip orda tefekkür ediyordu. Toplumu arındıracak, bu gidişe dur diyecek bir oluşum yaşanıyordu Hira’da.

Vahiy meleği “OKU” diyordu! “OKU”! KENDİNE OKU! VE TOPLUMA OKU! Diye vahyediyordu.

Rahmet sahibi peygamber oluşuyordu Hira’da.

İlgili Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Sign up
Lost your password? Please enter your username or email address. You will receive a link to create a new password via email.
Change
Close