Yazılar

Makale; TÜRKİYE ULUS DEVLETİNDE, ESKİ VE YENİ STATÜKOLARIN DİN ALGISI VE MÜSLÜMANLAR

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur

Saltanat sürecini müteakip, Türkiye’de Cumhuriyet adı altında kurulan yeni sistem ve statüko, İslam şeriatını tehdit ve düşman konumuna oturtup ümmet bilincini dışlayarak ve hilafeti kaldırarak, laik Batıcı Kemalizmi, Türk ulusalcılığını, pozitivizmi ve sekülerizmi içeren resmi ideolojiyi dinleştirip bütün topluma dayatınca; başlangıçta İslami kimlik, İslam hukuku/şeriatı, ümmet bilinci ve Müslüman halk ötekileştirilip düşmanlaştırıldı. Tehdit ve düşman algısında birinci sıraya oturtuldu. Hilafet’in kaldırılmasını müteakip İslami eğitim yasaklandı, medreseler kapatıldı ve laik, seküler öğütüm sisteminde fıtratları bozan, ruhları kirleten resmi ideoloji dayatıldı. İslam şeriatı ile hükmetmeye son verilip, Avrupa’nın faşist yasaları, seküler hukuku ithal edilip zorbalıkla uygulamaya konuldu.

Ancak, halkın İslami duyarlılıkları dikkate alınarak, yeni statükonun razı olacağı ulusalcı laik Kemalizme uyumlu bir resmi din algısı oluşturmak da ihmal edilmedi. Çünkü yaşanan itirazlar, tepkiler, isyanlar sebebiyle, dine açık düşmanlıkla ve cepheden din karşıtlığı yaparak halkı kazanıp sisteme eklemlemenin mümkün olmadığını kısa sürede anlamışlardı. Bu sebeple, laiklik ilkesine uygun faaliyet yapmak, laik devletin politikalarını, “Allah ile aldatarak” halka benimsetmek, yani statükoyu destekleyecek resmi din algısı oluşturmak için cami, vaaz ve hutbeleri kullanmak üzere Diyanet teşkilatı oluşturuldu. Üstelik İslam’ı ve Müslümanları Laik devlet adına denetlemek ve halkı resmi din anlayışına yönlendirmek amacını güden Diyanet, rejimin en önemli teminatı olarak görevlendirilen Genelkurmay Başkanlığı ile aynı yasa içinde yer verilerek kuruldu.

Halkın nasıl bir dine ve ne kadar inanması gerektiği bile laik devlet tarafından belirlenip, üstelik dini ve dindarı kontrol ve denetim altında tutmak ve laik devlete itaatkâr kılmayı temin etmek üzere, laik devlete bağımlı laik kuruluşlar olarak Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri kullanılmıştır. Ve bu kurumlar aracılığı ile halkın laik devletin istediği gibi bir dine bağlanmaları sağlanmıştır. Bu özellik eski statükoyu değiştiren her yeni statükoda da sürdürülmüştür. Her sistemi yenileme ve değişim süreçlerinde, halktaki dini duyarlılıkların artması ve taleplerin yükselmesi sebebiyle “statüko dini”nin muhtevasındaki kimi İslamî motiflere giderek daha fazla yer açılmış, Kur’an Kursları, İmam Hatip Liseleri vb. bu ihtiyaç sebebiyle açılmış ve zamanla arttırılmış olsa da, halkın dinini en tepeden laik devletin ve siyasi yöneticilerinin belirlemesi ve kontrol altında tutması özelliği ve alışkanlığı bugüne kadar süregelmiştir. Bu resmi din çerçevesinde ve bu laik kurumlarda, kafalar karıştırılmış, laik devletin zulüm politikalarını meşrulaştırma çabalarıyla halkın muhalefeti din kullanılarak engellenmeye, dinin “ulul-emre itaat” ilkesi saptırılarak, zalim, fasık, şirk yönetimlerine itaat, “Allah’la aldatarak” temin edilmeye çalışılmıştır.

Halkın kendisine ve dinine savaş açmış olanlara “Allah zeval vermesin” diye dua etmesine, Peygamber’in şeriatına karşı savaş açan kurumlara “Peygamber Ocağı” demesine yol açacak derecede kafalar karıştırılmış, tam bir bilinç bulanıklığı sağlanmıştır. Böylece, bir yandan Kur’an merkezli Rasulün (s) örneklediği dinin, her türlü zulme, sömürüye ve adaletsizliğe karşı, adaleti ikame etme mücadelesini öneren uyarıcı, zalimlere ve sömürüye karşı harekete geçirici muhteşem ilkelerinin, halkın zihnine yerleşmesi engellenmiş, diğer yandan da, resmi dinin, halktaki direniş ve adalet arayışı eğilimlerini iğdiş edici, zulme rıza ile zalime itaati telkin eden zelil kılıcı tavrının, Allah’ın dini adına halka yutturulması sağlanmıştır. Üstelik Allah’ın dininin temel esaslarına bağlı kalarak bu saptırmaya ve zalimlere karşı, hak, özgürlük, adalet ve tevhid mücadelesi veren gerçek Müslümanlar ise, terörist muamelesi yapılarak hem yok edilmeye, hem de halka gerçek İslam’ın mesajını ulaştırarak, halkı, özgürlük ve adalet mücadelesinin muhalif saflarına katmaları engellenmeye çalışılmıştır.

Gerçek kimliği zorbalıkla ve dayatmalarla yok edilmiş halklar, uyduruk, sapkın suni kimliklerle oyalanmaya ve toplum mühendislerince bu tür kimliklerin çevresinde öbeklenip oyalanmaya ve sistemle uyumlu olmaya yönlendirilmektedir. (Bu amaçla, futbol takımları, şehir kulüpleri, hayvan sever dernekleri, mesleki dayanışmayı esas alan kuruluşlar vb. yani ya ideolojiden arındırılmış, ya da resmi ideolojiye tahsis edilmiş ortamlar kullanılagelmiştir.). Halkın, ulusalcı tahriklerle, stadyumlarda ya da bir maç sonrası sokaklarda ulusal marş, bayrak vb. ulusal motifler eşliğinde zalimleri ile kol kola girip kendilerinden geçecek kadar sarhoş olmaları, sistemin teşvik ettiği bu saptırıcı aidiyet ve kimliklerin yol açtığı kafa karışıklığının sonucunda halkın ne hale getirildiğini ortaya koymaktadır. Sisteme ve zalimlere yönelme, zulüm, sömürü ve baskıları sorgulama potansiyelini taşıyan kesimlerin bu potansiyel enerji ve tepkileri, stadyumlarda ya da sistemce tahrik ve teşvik edilen “paganizm”in, futbol, pornografi ve müzik“ilah”larının peşinde yanlış ve saptırılmış mecralarda deşarj edilerek, muhtemel muhalefetin havası alınmakta, dikkatler, öfkeler ve tepkiler yanlış mecralara yönlendirilerek, potansiyel muhalif enerjinin toprağa verilmesi temin edilmiştir.

Anlaşıldığı üzere, başlangıçta İslam’ın bütününe savaş açılmış, ancak İslam’ı yok etmenin mümkün olmadığı, yer altına çekilerek de olsa devam edeceğinin fark edilmesi üzerine, statükonun dini haline dönüştürülen “Resmi İslam” oluşturulmuş, Tevhid dini İslam’ı ve Müslümanları resmi bir kuruluşla laik devletin denetimi altında tutmaya karar verilmiştir. Böylece statükonun dinini oluşturmak suretiyle “dine karşı din” stratejisi gereğince, laik devletin belirleyiciliğinde Diyanet tarafından şekillendirilen laiklikle uyumlu “Resmi Din”i öne çıkararak Allah’ın “Tevhid Dini”yle mücadele etmek hedeflenmiştir.

Diyanet teşkilatı, bizzat kendi yönetimi tarafından demokraside “görev bölüşümü” olarak nitelenerek, yasa yapmayı, hükûmet etmeyi (yönetmeyi) ve yargıyı, laik parlamento-hükûmet-yargı üçlüsüne bırakıp dinin karışmayacağı bir alan oluşturup bu alana karışmayan, sadece “uhrevi din” ve bireysel ibâdetler alanıyla ilgilenen bir konuma oturtulmuştur. Daraltılmış ibadet algısı içinde bireysel ibâdetlerle ilgili görüş açıklayan, dini mekanları yönetmeye yönelik faaliyet gösteren,ancak hutbeleri, vaazları, camileri de laik devletin politikalarını topluma kabul ettirmek için kullanan Diyanet teşkilatıyla, bir “Resmi Din” kurumu ve “statüko dini” oluşturulmuştur.

İlahlaştırılan “kutsal ulus devlet”, her şeyin ve herkesin sahibi ve maliki olarak her şeyi belirleme yetkisine sahip kılınmıştır. Bu ilahın kulları olarak tasarlanan vatandaşlar ise, ilah devlete vergi vermek, zorunlu askerlik yaparak bu ilah ve onun dini uğrunda ölmek yükümlülüğü ve resmi ideolojiye sadık, itaatkâr olma zorunluluğu olan, resmi törenlerde/ayinlerde bu dinin kutsallarına ibadetle/itaatle sorumlu olan, fakat hiçbir hak ve özgürlüğü de bulunmayan köleler olarak kabul edilmişlerdir.

Üstelik vatandaşlar, kendilerine zorla dayatılan bu dinin ayakta kalması için gerekli olan bütün finansmanı da sağlamak, resmi törenlerin, inanmadıkları resmi dinin dayatıldığı seküler tapınak konumuna getirilmiş okulların, kışlaların ve seküler rahip konumundaki öğretmenlerin, bürokratların bütün masraflarını da karşılamak zorunda tutulmuşlardır. Bizim vergilerimizle yapılan bu laik okullara bile kendi din ve inancımızı koruyarak, İslami kimliğimizle girmemiz yasaklanmıştır.

İşte bu süreçte öncelikle laik devlet adına dini ve dindarı sürekli denetim altında tutan bir konumda Diyanet İşler Başkanlığı kurulmuş ve kullanılmıştır. Sonra da daha önce bahsettiğimiz iki sebeple, yani korku ve çıkar eksenli olarak sivil alandaki dindarlar, önderler, cemaatler, statükoya sığınarak var olabilmek için, kendiliklerinden statükoya uyumlu din anlayışı üretmeye yönelmişlerdir.

İlk dönemden itibaren statükonun zorlaması ya da karşıtına sığınarak var olmak için, sistemin zararını defetmek, devletten kaynaklanan zulümlerden korunmak, korkuları aşmak ya da imkânlara kavuşmak adına, din algılarındaki statükoyu rahatsız edecek unsurları ayıklamaya ya da geri plana çekmeye, statükoyu memnun edeceğine inandıkları unsurları ise dine katmaya ve öne çıkarmaya çalışmışlardır. Özellikle de, İslam’ın statükoyu en fazla rahatsız edecek, toplumsal, siyasal, hukuki, ekonomik hükümlerini gündemlerine almayarak, zamanla da yaşadıkları gibi inanmaya başlayıp bireysel ibâdetler, ahlak ve arınmayla sınırlı bir din algısını içselleştirmişlerdir. Diğer yandan da, yerel ve küresel statükoyu razı etmek üzere, var olan diğer bâtıl dinlerle uzlaşmayı, eşit şartlarda çoğulcu bir vasatta topluma birlikte yön vermeyi, birbirine saygı duyarak eşdeğer konumda olmayı kabullenmeyi, dini çoğulculuğu (plûralizmi), post modern din algısını, hakikatin çokluğunu kabullenmeye ve zamanla içselleştirmeye başlamışlardır.

Sistem İçi Taleplerle Sınırlı, “İslamcı” Siyasi Söylem, Savrulmaya ve Statükoya Eklemlenmeye Yol Açıyor

Cumhuriyet döneminde, İslami rengi giderek daha fazla artan yeni statükolara doğru dönüşüm yaşanmıştır. Statüko, toplumdaki dini duyarlılığın seviyesi yükseldikçe kendi din algısında yenilemelere giderek, toplumun razı olacağı yeni unsurları eski statüko dinine katarak kendini yenilemekte ve böylece kitleleri razı ederek yeni statükoya eklemlenmelerine zemin hazırlamakta ve sonuçta kendini yeniden üreterek ömrünü uzatmaktadır.  Bu sebeple, Cumhuriyet döneminde İslami bir uyanışın seyri ilerledikçe ve bilinç yükseldikçe, İslami tonu daha yüksek statükolara doğru değişim yaşanmış ve her yeni statüko daha duyarlı İslami kesimleri dönüştürüp statükoya eklemleme işlevi görmüştür.

Menderes, Özal, AKP-Gülen Koalisyonu ve AKP dönemi iktidarları bu istikametteki değişimin evreleridir. Bu dönemler, Batıcı sistemin ray değiştirerek, tepkili kitlelere görece bir ferahlık, özgürleşme ve zenginleşme imkânı sağlayarak kendisini yeniden ürettiği dönemlerdir. Ama TC treni, aynı laik, ulusalcı, seküler ve kapitalist kodlar korunarak ve bu doğrultuda geliştirilip yenilenerek, belki yeni konsepte uygun biçimde Kemalist sistem yeniden üretilerek yolculuğuna devam etmektedir. Bu ray değişikliği ile sağlanan görece özgürlük dönemlerinin, İslam ve Müslüman halklara bir miktar özgürlük getirerek, oligarşinin tekelindeki iktidar ve ranttan bir miktar Anadolu insanı da istifade ettirilerek ve bu şekilde Müslüman halkı bir miktar zenginleştirerek, dünyevileştirme, sekülerleştirme ve küresel kapitalizme ve onun bir parçası kılınan yerli kapitalist laik batıcı sisteme eklemleme riski, tehdit ve tehlikesi söz konusudur ki, bunu ifşa edip Müslümanları uyarmak ve bu oyunu bozmaya çalışmak da bizim görevimizdir.

Nasıl ki, aşırı rehavet, zenginlik ve rahatlık ortamı dünyevileşmeye yol açıp, bu imkânları temin eden güce râm olmaya yöneltme riski taşıyorsa, aşırı baskı ortamı da insanların fıtratlarını bozarak yozlaşmaya, çürümeye, zalimleşmeye yol açarak ve baskıcı sistemin oluşturduğu korku krallığı da davetin muhataplarını korkutup ürküterek, davetçileri zulümleriyle etkisizleştirip engelleyerek tevhîdî dönüşümün önünü kesmektedir. Bu sebeple biz her şartta (ki görece özgürleşme dönemi, taşıdığı riske rağmen akıllı, bilinçli, ferasetli ve ilkeli davrananlar için daha elverişli olabilir) sorumluluklarımızı kuşanarak, zaten bizim olan ve gasp edilmiş bulunan haklarımızın kısmen iadesi sebebiyle bunu sağlayanlara meyletmeden, Rabbimize hamd ederek ve bu suretle sağlanan görece özgürlük imkânlarını da kullanarak tevhîdî davet ve şahidlik sorumluluğumuzu sürdürmeliyiz. Yeni statüko sahiplerinin de, söz konusu İslami kimliği dönüştürme, toplumun İslam anlayışını tahrif etme tehlikelerini ve sekülerleştirme, kapitalizme eklemleyip dönüştürme hedef ve politikalarını ifşa ederek, halkımızı uyarmaya, kendi çevrelerimizin de ayaklarını sırat-ı müstakımde sabit tutmaya çalışmalıyız. Neticede bütün şartlarda imtihan olmakta olduğumuzu unutmamalıyız.

Eskiye nazaran görece olumlulukları olan bu tür statükoların ve iktidarların, mevcut daha faşist statükoda değişiklik yaparak daha özgürlükçü bir dönem sağladıkları, görece bir rahatlamaya yol açtıkları doğrudur. Ancak bunların, İslam düşmanı faşist laikliği reforme ederek, İslam’a daha saygılı, ama yine İslam dışı fakat görece din özgürlüğü getiren ve demokratik laiklik denilen “ılımlı laik” bir yapı oluşturdukları ve yeni yöneticilerin İslam’a dost imajı vermeleri ve bireysel hayatlarında kimi İslami ibâdetleri yerine getiriyor olmaları sebebiyle, yöneldikleri seküler istikamete doğru Müslümanları da dönüştürme riskleri çok daha yüksek olmaktadır. Aslında bu risk de, çoğu Müslümanlarda İslami kimliğin köklü, ilkeli ve nitelikli bir boyut kazanamamasından, yerel ve küresel projelerin de bilinmiyor olmasından, bazıları bakımından da (kendilerinden menkul) “maslahat” eksenli duygusal etkilenmelerle meyletmekten, yani çok yönlü bir bilgisizlik, bilinçsizlik ve ilkesizlikten kaynaklanmaktadır.

Belli bir statükonun işleyişi ve zulmü devam ederken, sistem içi taleplerle sınırlı hedeflere yönelmiş “İslami” muhalefetin itiraz ve mücadelelerinin seviyesi yükselip sistem bir tıkanma yaşadığında, statükoyu sistem içinde kalarak yenileme amaçlı bir siyasi söylem ortaya çıkmaktadır. Bu işlevi görmek üzere bir siyasi kadro, söz konusu muhalif kitlelerin desteğini ardına alarak, bu kitlelerin sistem içi taleplerine de cevap verecek, İslami tonu da biraz daha arttırılmış yeni bir statüko oluşturmakta, kitlelerin yükselen sistem içi taleplerini de önemli ölçüde karşılayıp onları razı ederek sisteme eklemlemekte ve sistemi yeniden üretmektedir.

Yaklaşık yüz yıldır gözlemlendiği üzere, sistem içi taleplerle sınırlı siyasi söylem, zamanla bunlarda görece bir iyileşme yapılırsa bununla yetinmekte ve bu tür görece kazanımlar üzerinden sisteme eklemlenme, sistem içi değişime aktif destek verip o kulvarda rol üstlenmeye başlama zaafına sürüklemektedir. Hâlbuki sistemi aşarak, onu kökten değiştirmeye yönelik tevhidi stratejik yürüyüşünü her şartta sürdüren ya da sistemin vereceğinin hayal bile edilemeyeceği köklü talepleriyle kendi gündemini oluşturup diğerlerini bu tartışmalara çekenlerin konumu başkadır. İşte onlar, bu temel strateji istikametinde ilkeli bir mücadeleyi sürdürürken sistem içi değişimle birtakım haklar verildiğinde de, bundan fazla etkilenmeden, köklü değişim talepleri istikametinde devam ederler. Bu tür ikılâpçı kesimleri sistem verdiği tavizlerle kendi alanına çekme imkânını yakalayamaz, çünkü talepler köklü ve tamamının verilmesi sistemin kökten değişimini gerektirecek taleplerdir.

Mesela Müslümanlar, sürekli şirk sisteminin şirke dayalı okullarına başörtülü girmeyi gündem yapmışlardır. Hem de 5-6 yıl süreklilik arz eden eylemlerle. Hâlbuki Batı standartlarında bile en temel hakları olan İslami eğitim hakkını bu kadar sürekli gündemleştirselerdi çok şey değişebilirdi. Böyle yapsalardı, hem istikameti korumuş sistem içine savrulmamış, hem de hiç değilse başörtülü okuma hakları bu kadar gecikmeden çoktan verilmiş, hatta belki de İslami eğitimle ilgili en temel hak alanında da ciddi bir mesafe alınmış olurdu.

Aynı şey İmam Hatip Liseleri için söz konusu olmuştur. Ona razı olup ısrarla onu talep eden gündemler oluşturarak asıl temel hakkı ihmal eden ve İslami eğitim hakkını gündem yapmayanlar, sonuçta İmam Hatip Liselerinin orta kısmını ve bu bağlamda var olan diğer bazı haklarını bile ellerinden kaçırmışlardır. Şimdi de sistem gasp ettiklerinden bir kısmını geri verip (İmam Hatipleri tekrar açarak ve başörtüsünü serbest bırakarak) bu kesimleri mutlu etmiş ve bir daha muhalefeti yandaşlığa dönüştürmeyi başarmıştır. Aynı şey laik parlamentoya şirkle hükmetmek ve şirke bağlılık yemini yapmak üzere başörtülü girmenin gündem yapılıp da, şirke bağlılık yemini ile şirk hükümleriyle hükmetmenin tartışmaya açılmamasında da söz konusudur.

Bir ara medyada ve İslami kesimde neredeyse bütün tartışma, başörtülünün Allah’ın hükmüyle hükmetmeyeceği ve küfre bağlı kalacağına dair yemin edeceği meclise girmesini sağlamaya yönelik bir eksende cereyan ediyordu. O süreçte, başörtüsü Allah’ın emri olduğu için, başlarını açmak istemeyenler, örtülü olarak milletvekili olup şirk sisteminin kurallarıyla hükmetmeye ve şirk ilkelerine bağlılık yemini etmeye talip oluyorlar. Hâlbuki tıpkı başı örtmek gibi, Allah’ın hükmüyle hükmetmek de, küfür sözünü söylememek ve küfre bağlılık yemini yapmamak da Allah’ın emri. Böyle olduğu halde, peki, bu konulardaki dayatmalara, yasaklara, baskılara neden tavır koymuyor ve tartışmaya açmıyorlar? Üstelik örtünmenin Allah’ın emri olduğuna dair imanını korumak kaydıyla, herhangi bir zaruretle başını açmak günah iken, Allah’ın hükmüyle hükmetmemek ve ikrah olmaksızın küfür sözünü söylemek, küfre bağlılık sözü vermek küfre götüren bir ameli oluşturmaktadır. Bütün yapılan ve yapılmak istenen, başörtülü ya da Müslüman bireyi şirk sistemine eklemleme çabasıydı. Neticede bu hedeflerine ulaştılar ve mücadeleleri de sona erdi.

Sonuçta bu dönemde sistem, onlara bu hakkı da vermiş ve başörtülüler artık şirkle hükmetmeye ve şirk ilkelerine bağlılık yemini yapmaya dair cahiliye amellerini başörtüleriyle gerçekleştirme, anıtkabiri ziyaret edip başörtülü tâzimde bulunma imkânını elde ederek rahatlamışlardır. Hatta o kadar rahatlamış ve sevinmişlerdir ki, kendilerine yaklaşık bir asırdır zulmeden, İslami kimlik ve kıyafetleriyle savaşan laik kemalist sistemin ilahı Mustafa Kemal’in kabrini ziyaret edip tâzimde bulunup teşekkürlerini arz edecek kadar zelil bir tutuma sürüklenmişlerdir.

“Yeni Türkiye” adı verilen “Yeni Statüko”nun liderinin ve kadrolarının yıllardır yapa geldiği propagandaya ilaveten birçok öncü, âlim ve hocanın da saptırıcı açıklamalarıyla “İslam ile bağdaştığına” ikna oldukları laiklik ve demokrasi kavramlarının zihinlerini işgal ettiği başörtülüler ve “dindar” kesimler yaygın biçimde seküler bir dönüşüme uğradılar. Şimdi artık başörtüsü serbest kaldı, ama tesettür ve tesettür bilinci yok oldu. “Başörtülü çıplaklık”, başörtülü kemalistlik ve “takva elbisesi yırtıklığı” modası yaygınlaştı.

Sonuçta, sürekli sistem içi görece hak ve özgürlük taleplerine dayalı siyasi söylem ve eylemlerle oyalananlar giderek sistem içi düşünmeye ve artık ehven-i şerri bile kabul etmeye, demokrasiyi ödünç ve geçici olarak ya da despotizme alternatif olarak kabul etmenin faydasını ve gereğini gündem yapmaya başlamışlardır.

Halbuki kendilerini Müslüman olarak tanımlayan bu muhalif gruplar, hedef ve talep çıtasını Rasûlüllah’ın (s) örnekliğinde olduğu gibi, sistemin köklü Kur’ânî bir değişim ve inkılâp geçirmeden asla veremeyeceği noktaya koysalardı, “yaratmanın da emretmenin de sadece Allah’a ait olduğu” (A’raf: 7/54), “Allah’ın emrinden oluşan şeriatına uymak” sorumluluğu (Casiye: 43/18), “Allah’ın hükümleriyle hükmetmek” (Yusuf: 12/40, Maide: 5/44) yükümlülüğü belirleyici kılınsaydı, devlet başkanlığı dâhil egemenlerin verecekleri hiçbir taviz, ya da Müslümanların diğer tüm taleplerini karşılamaları bile, onları razı edip sisteme eklemleme işlevi göremezdi.

Bu sebeple Rasûlüllah’ın (s) önderliğindeki ilk Kur’an neslinin örnekliğinde de ortaya konduğu üzere, sistem dışı bir söylem ve strateji çerçevesinde talepler çıtasını hep en temel ve köklü Kur’ânî değişim ve sistemin vermesinin kolay kolay düşünülemeyeceği “Allah’ın emri, hükmü ve şeriatı ile hükmetmek” noktasında tutan bir mücadele tutarlılığı gözetilmelidir. Sistem içi değişimle verilebilecek talepler, kimi zulümlere, baskılara ve yasaklara karşı gösterilecek tepkiler gündeme getirilirken bile, her seferinde bu en temel talep ve tevhîdî istikamet korunmalı ve hep gündemde tutulmalıdır. Bu bağlamda, Kur’an’ın hükümlerinin hâkim olduğu İslami bir yönetim talebi başta olmak üzere, bireysel ve toplumsal hayatımıza İslam şeriatıyla hükmedilmesine dair hak ve sorumluluklarımız ve hayatın bütün alanlarının vahiyle düzenlenmesine dair bütüncül İslami hedefimize vurgu da tevhîdî bilincin gereği olarak mutlaka ve sürekli biçimde gündemde tutulmalıdır.

İşte Cumhuriyet döneminde Menderes, Özal  ve nihayet AKP-Gülen koalisyonu sürecinde, hep sistem içi değişimle bazı talepler karşılanarak sistemi yeniden üretme serüveni tekrarlanıp durdu. Toplumun dindarlık seviyesi ve talepleri yükseldikçe, sistem hep bu duruma uygun yeni bir statüko oluşturup buna uygun bir din algısını da yeni statükonun dini olarak kurgulayıp, her seferinde muhalif yeni kitleleri sisteme eklemleyerek kendini yeniden üretti ve böylece hayatiyetini sürdürdü. Sistem içi değişimdeki statüko yenilenmelerinde, Menderes, Özal ve Erdoğan’ın öncülük yaptıkları her merhale sistem içi yeni bir statüko oluşturmuş, zulümat içinde kalan ve koyu tonlardan gri tonlara doğru değişimi ifade eden her yeni statüko, halkta yükselen itiraz ve sistem içi talepleri belli ölçüde karşılayarak, sisteme eklemlenmelerine yol açmış, o zamana kadar oluşan muhalif kimlikler de yandaş kimliğine dönüştürülmüştür.

Laik Cumhuriyet dönemi süresince kullanılan sopa ve havuç politikaları ile halk, Batı kültürüne uydurulmaya, Kemalizme göre terbiye edilmeye çalışılmıştır. Sopa dönemleri (sistemin ömrünün yarıdan fazlası), tek parti dönemi, CHP-DYP-ANAP koalisyon iktidarları, fiili darbe dönemleri, olağanüstü hal dönemleri ve sıkıyönetimli dönemlerdir. Bu dönemler, zora, baskıya, şiddete ve toplum mühendisliğine dayalı zorba modernleştirme, sekülerleştirme süreçleri olmuştur. Sekülerleşmenin en başarılı olduğu, en fazla sonuç aldığı dönemler ise, hep havuç dönemleri, halka yakın duran ve halkın dini taleplerine görece daha saygılı olan siyasi iktidarlar dönemleri olmuştur. Bunlar, sırasıyla Menderes dönemi, Demirel’in kısmen ilk dönemi, en belirgin olarak Özal dönemi ve bugün artık zirve yapan gönüllü sekülerleşme dönemi olarak AKP dönemidir.

Her sopa dönemini müteakip, yaptığı zulümlerle, baskı ve yasaklarla, adaletsizliklerle yozlaşan, çürüyen ve çökmeye yüz tutan sistemi, halkta biriktirdiği öfkenin patlamasıyla yaşanacak isyandan ve yıkılmaktan kurtaracak bir havuç dönemi gelmektedir. Böylece, sisteme karşı öfke birikimi oluşan kitleler, bu görece özgürlükçü ve halka daha yakın politikalar uygulayan hükümetler üzerinden sisteme eklemlenmekte ve sistem her seferinde öfkeli halkın (Arapça Ezan, Kur’an Kursu, İmam Hatip, Başörtüsü, kimi baskı ve yasakların kaldırılması vb.) bazı taleplerini karşılayarak kendini yenilemektedir.

– Menderes döneminde, CHP’nin tek parti zulmünü müteakip görece olarak zulmün azaltılması, 20 yıla yakın uzun bir süre zorbalıkla Türkçe okutulan Ezan’ın tekrar Arapça okunmaya başlanması ve “dindar” halka görece daha fazla değer verilip yüzlerine gülünmesi,

– Demirel döneminde, geleneksel dindar kesimlerin dini duyarlılıklarının istismar edilip liderlerine itibar gösterilerek siyasette yer açılması,

– Özal döneminde, bunlara ilaveten binlerce dindar insanın ceza aldığı TCK 163. maddenin kaldırılması ve Başörtüsü serbestisi için yasa çıkarma çabası gösterilmesi vb. görece iyileştirme çabaları gösterilmesi benzeri değişimlerle daha çok geleneksel kesimler sisteme entegre olmuşlardır. Sistemin ömrünü uzatan bütün bu statüko yenilenme süreçlerinde sağlanan imkânların, görece olumlulukların, kazanımların etkisi ve duygusallığıyla ve bunların kaybedilmesi korkusuyla, geleneksel Müslüman kesimler (geleneksel de olsa var olan İslami kimlik ve ilkelerinden tavizler verip) karşıtına sığınarak var olmaya çalışmışlardır.

– Erdoğan döneminde ise, artık tevhîdî uyanış süreci öbekleri, görece iyileştirmeye yönelik kimi baskı ve yasakları kaldırma politikaları daha fazla olan, üstelik İslamî motif ve söylemleri en çok kullanan AKP üzerinden aynı serüveni yaşamaktadırlar.

Ancak geleneksel kesimlerde, sadece en tepedeki bir kısım kadro sistem içi siyaset ve siyasi kadrolarla ilişki kurmakta, taban ise tamamen cemaatin gelenekleri ve hizmet alanları içinde kalarak siyasi mücadelenin dışında durduğundan, cemaatler verdikleri tavizlere rağmen var olan geleneksel yapılarını belli ölçüde koruyarak yol alıyorlardı. Bu son dönemde ise, tevhîdî öbeklerin büyük kısmı, zaten bir avuç olan tabanlarıyla bir bütün halinde sistem içi politikanın içine sürüklendiler. Böylece, tabanlarıyla birlikte sürekli meydanlarda ve tamamen sistem içi değişime endeksli siyasi söylem, eylem ve sloganlarla haşir neşir olunca, ilkeli ve bağımsız duruşlarını da kaybettiler. Tevhidî uyanış süreci gibi önemli bir hattan bu konuma sürüklendikleri için kirlenmeleri de, çözülmeleri de daha belirgin ve daha yaygın biçimde gerçekleşti. Bu kesimler büyük çoğunluk halinde sistem içi siyasi mücadeleye indirgenen bir zihnî değişim de geçirmek suretiyle, köklü talep ve Kur’ânî değişim eksenli mücadeleden koparak kısa vadeli sistem içi arayışların ve pragmatik “maslahat”çı (belki menfaatçi demek daha doğru olur) yaklaşımların kuşatması altına girdiler.

Topluma vahyin şahidliğini yapmak ve tevhidî daveti ulaştırmakla görevli kesimler bu değişimi yaşayıp edilgenleşince, “dindar” olduklarını söyleyen kesimlerde daha büyük bir laikleşme ve sekülerleşmenin yaşanmasının da müsebbibi oldular. Çünkü statüko dininin lider kadrosu tarafından her gün “laiklikle, demokrasiyle İslam’ın bağdaştığı” propagandasının en tepeden ve yaygın medya ağı üzerinden gerçekleştirilmesine ve “statüko dini”nin ihtiyacı için sürekli İslam’ı tahrif eden açıklamalar yapılmasına rağmen bunlara karşı sessiz kaldılar. Üstelik bu açık tahrifatı yapanlara destek de sürdürülünce, sonuç olarak “statüko dini”ni besleyen ve “meşrulaşmasına” yol açan bir konuma sürüklendiler. Böyle olunca da kendisini İslam’a nispet eden kesimlerdeki sekülerleşmenin daha da yaygınlaşmasına ve tevhidî uyanış sürecinden gelenlerin de bu dönüşümden etkilenmesine sebep oldular.

İslami bir dönüşüm yaşanmadan, Dinin mevcut seküler kamusal ve siyasal hayattaki görünürlüğü arttıkça, paradoksal bir şekilde dindarlık azalıyor, kaçınılmaz olarak bu gayri İslami alanda rol alan İslami kimlikleri yozlaştırıp dönüştürüyor. Çünkü size ait olmayan, İslami ölçülere göre düzenlenmeyen bu alanda, var olana uyum sağlayarak var olmak ve ele geçirilen bu alandaki siyasal iktidar ve nimetlerine sahip olmak hâli, bu imkânların getirdiği rehavet ya da kazanımları, imkânları kaybetmemek için verilen tavizler, Müslümanları dönüştürmeye başlıyor, hassasiyetler zayıflıyor, ölçüler aşınıyor ve kimliklerde dejenerasyon başlıyor. Çünkü Kur’ani bir inkılâpla, İslami toplumsal dönüşümle önce bu alanları değiştirme, dönüştürme iradesini üretmeden, bu alanları size ait kılacak bir hâkimiyeti tesis etmeden, var olan seküler kuşatma altındaki bu alanlara aceleci, hazırlıksız ve ilkesiz, ölçüsüz biçimde çıkıldığında, dönüştürmediğiniz bu alanlar sizi dönüştürmeye başlıyor. Özellikle son dönemde AKP’nin MHP’lileşmesinin de etkisiyle çok daha belirgin biçimde ortaya konan “yerli, milli” sloganları altında “devlet-i ebed müddet” biçiminde formüle edilen kutsal ulus devlet anlayışının giderek Müslümanları da kuşattığı, “seküler dindar”laşmanın yaygınlaştığı, kendisini İslam’a nispet eden kesimlerin İslam algısının tekrar Türkçü tezlerlerle bütünleştirilmeye, seküler bir ideoloji olan “Türk-İslam Sentezi”yle formüle edilen “milli statüko dini” çerçevesinde şekillendirilmeye çalışıldığı açıkça ve tehlikeli boyutta ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu dönüşüm konusunu Atasoy Müftüoğlu da şöyle ifade etmektedir: “Bugün Türkiye’de de yaşadığımız üzere, toplum da İslam da maalesef millileştiriliyor. Toplumun ve dinin millileştirilmesi büyük ölçüde seküler bir proje olduğu halde, İslami düşünce/kültür/ilahiyat vb. çevrelerinde bu konuda çok derin bir sessizlik yaşanıyor. Toplumların ve dinin millileştirilmesiyle birlikte halklar etnik aidiyetle özdeşleştirilirken, bir diğer yandan da ulus-devlet kültürel homojenlik üretimini hızlandırıyor. Ulus-devlet’ler güvenlik sorunları sebebiyle milliyetçiliklere mahkûm edildikleri için, bu mahkûmiyetten kurtulmaları görülebilir bir gelecekte mümkün görünmüyor. Modernlik projesi, modern zamanları ve sistemleri insaniliğe yabancılaştırdığı için bütün toplumlar, çıkarlar ve ideolojik değerler çatışmasına sürüklendiler. Bugün, İslam toplumlarında da içerisinde yaşadığımız toplumda da ilkesel tercihlerin yerini araçsal tercihler aldığı için, derin ahlaki inançlar yerini ahlaki duyarsızlıklara terk ediyor. Ahlaki duyarsızlıklar yoğunlaştığı için hakikatin peşinde koşmak yerine, rahatlık-ikbal-iktidar-güç-çıkar peşinde koşuyoruz. Bu durum, İslami bünye içerisinde çok ciddi, çok açık, büyük bir karakter bunalımı/krizi yaşandığını gösteriyor. Karakter bunalımına maruz kalanlar, nihai değerler adına mücadele edemeyecek ölçüde ahlaki bir parçalanma/yozlaşma/bayağılaşma yaşadıkları için, araçsal değerler peşinde sürükleniyor, savruluyor. Ahlaki mükemmelliğin, bütünlüğün bozulmasıyla birlikte, ahlaki adaletsizlikler toplumsallaşıyor, sahiciliklerin yerini sahtelikler alıyor.”[1]

Vahyî Sosyalleştirme Sorumluluklarını Yerine Getirmeden Sürüklenilen Aşırı Siyasallaşma Savrulmaya Yol Açıyor

Gelinen noktada, tevhidî uyanış süreci bakiyesi gruplar ya da bireylerin çok önemli bir kısmı, yeterli bir vahyi sosyalleştirme çabası göstermeden, açık İslamî kimlik ve tevhidî ilkeleriyle bağımsız ve kuşatıcı bir İslamî yapıyla vahyin sosyalleşmesi istikametinde ciddi hiçbir şey yapmadan, bâtıl sistem içi siyasal alana ilkesizce dalmışlar ya da bâtıl siyasete aktif destekçi konumunu tercih etmişlerdir. Bu büyük yanlışı yapanların nasıl savrulduklarını ve tevhidî mücadeleye ne kadar büyük zararlar verdiklerini ibret ve üzüntüyle gözlemlemiş bulunuyoruz. Bir inancın, toplumda tesirli olabilmesi ve toplumu dönüştürücü bir etki yapabilmesi için, o inancın ahlakını kuşanmış, her şartta ilke ve ölçülerine sadakatten ve tavizsiz bir duruştan vazgeçmeyen, o inancın fert ve cemaat planında güzel örnekliğini yapan davetçilerin, toplum içinde sürekli biçimde hâl (yaşantı ve davranışları) ve kâl (söz ve yazıları) ile tevhidi daveti yaygınlaştırmaya adanmış olmaları ve sürekli bu daveti gündemde tutmaları ve bunda ısrar etmeleri şarttır. Bu sebeple, önce tevhidî inancın ahlakını kuşanıp vahyi sosyalleştirmeden, sistemden ve tüm sistem partilerinden bağımsız İslami kimlikli özgün ve kuşatıcı bir yapı oluşturmadan ve tevhidî davetin sürekliliğini, özgünlüğünü güvence altına alan tedbirleri almadan sistem içi siyasetle ilgili bu kadar ileri derecede bir meşguliyet, kaçınılmaz olarak kirlenme ve savrulmayla sonuçlanır.

Ancak maalesef, tevhidî uyanış sürecinden gelen, ama önce fert ve cemaat planında ahlaklı örnekler oluşturmayı ve vahyi sosyalleştirmeyi gerçekleştiremeyen çoğunluk, bu dikkati göstermeden pragmatik hesaplarla, bâtıl sistem içi laik partilerden birinin tarafı olacak kadar ileri gittiler. Sonuçta da, kendilerini Kur’anî olmayan, tam tersine indirilmiş Kur’anî “Müslim” kavramı yerine uydurulan/üretilmiş “İslamcı” kavramı ile tanımlamalarının da etkisiyle slogancı siyasal söylem ve eylemlerin zihnî zindanına sürüklendiler. Zaten “İslamcılık”, bütüncül İslam algısını siyasal ideolojiye indirgeyerek, köklü ve bütüncül bir İslamî mücadelenin ikamesini engelleyip saptırma etkisi yapmaktadır.

İşte böyle süreçler, zamanla, tevhidî sosyalleşmeyi ihmal eden aşırı bir siyasallaşmanın etkisiyle sistem içi siyasete eklemlenmiş bir siyasal algı zindanı oluşturmakta ve bu zindan zihinleri kuşatıp sistem içine monte etmektedir. Ondan sonra da bu sistem içi siyasal algıyla kuşatılmış zihnî zindanlarda, gardiyanlardan gardiyan beğenmenin ve daha az kötüsünü tercih etmenin gereğine inanmaya başlamaktadırlar. Bu kardeşlerimiz bilmelidirler ki, “ne yapalım açık cezaevi şartlarında yaşıyoruz ve bize sadece gardiyanımızı seçme imkânı tanınıyor. Başka çaremiz yok. O halde en iyi gardiyanı seçme imkânını kullanmalıyız” diyerek, ufkunu zindan duvarlarını yıkıp “cezaevi” dışına çıkmaya kilitlemek yerine “cezaevi” içi “ehven-i şer” gardiyanı seçmeyle sınırlayanlar, böyle bir ufuksuzlukla zindandan asla çıkamazlar. Sürekli daha iyi gardiyanı seçmekle oyalanıp dururlar.

Rasulullah (s) ve ilk Kur’an nesli çok daha zor şartlar altında oldukları halde “cezaevi içi”nde daha iyi gardiyanı seçmekle oyalanmayıp ufuklarını cezaevinin dışına çevirdikleri ve cezaevinin olmadığı hür bir hayatı hedef belirledikleri için 13 yılda Medine’ye (ki Medine İslam’ın hürriyetini ve iktidarını temsil eder) ulaştılar. Çünkü onlar, câhiliyeye ait bütün kavram, ölçü ve modellerden arınmış hür zihinleri ve Allah’a teslim olmuş imanlarıyla cezaevi dışına odaklandılar. Bâtılın zindan duvarlarını ve şirk kültürünü aşan hür bir zihinle tevhid eksenli inandılar, düşündüler, yaşadılar ve sonuçta Allah’ın hükümleriyle hükmedilen bir toplumu inşa etmeye kilitlendiler. Cezaevinde bulunmayı kanıksayıp çaresizlik psikolojisiyle gardiyanlardan gardiyan beğenmekle oyalananlar ise, yaklaşık yarım asırdır cezaevinde görece özgürlük getireceğine inandıkları gardiyanı seçmekle meşgul olmaya ve zindan içinde oyalanmaya devam ediyorlar. Çünkü zindan duvarlarını aşamayan ufuksuzluklarıyla ürettikleri çaresizlik psikolojisi içinde istikameti korumakta zorlanıyorlar. Hâlbuki bedenleri cezaevinde kuşatma altında olsa bile, aziz şehidimiz Seyyid Kutub gibi Allah ile rabıtasını kurmuş olup zihinleri özgür olanlar, yani ödünç kavramlarla değil özgün kavram, değer ve ölçülerle özgürce düşünebilenler böyle bir çıkmaza asla sürüklenmezler. Müslümanların zihni, bâtılın ideolojik ve kültürel işgali ve kuşatması altında değilse, bâtıl kavram ve modellerden bağımsız özgür ve özgün düşünceler ve özgün projeler üretip cezaevi duvarlarını aşarak özgün bir gelecek tasavvuru inşa edebilirler.

Cezaevi şartlarında çözüm arayan ve işgal edilmiş zihinlerle sistem içi düşünmeye şartlanmış yaklaşım ve anlayışlarla fıkıhlarını belirleyen Müslümanlar, kendilerini kuşatma altında hissetmeyi o kadar abartmaktadırlar ki, doğru bir fıkıh üretme imkânını da bulamamaktadırlar. Bu sebeple, adı bile İslamî olmayan, hiç değilse kendi içlerindeki tüm ilişkileri ve cemaat planında tasavvurları vahiyle belirlenmemiş zayıf parça bölük birlikteliklerin zemininde yeni fıkıh geliştirme adı altında ürettikleri düşünce ve pratikler, modern paradigmanın hudutlarını aşamaz oldu. Kimisi aynı paradigma içinde liberalizmle İslam arasında bağlar kurup o tarafa meylederken, kimileri de sosyalizmle bağlar keşfedip sosyalist jargonlara hapsolmuş bir İslamî söylem geliştirmeye meylediyorlar. Bazıları da, madem kendi projemiz, modelimiz yok, o halde başka modelleri ve bu bağlamda “demokrasi”yi model olarak ödünç alabilir, “daha az kötü” olarak demokrasiyi tercih edebiliriz söylemlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Üstelik hepsi de bu yaptıklarını İslam’a tasdik ettirmek için, birçok vahyî kavramı, ayeti, ölçüyü ve tarihî vakıayı bağlamından saptırarak, olmadığı konumda göstermekten bile çekinmiyorlar.

Sistem İçi Partilere Endeksli Arayış ve Beklentiler Süreklilik Arz Ediyor ve Her Seferinde Oluşan Birikimi Yutup Eritiyor

On yıllardır aynı serüven tekrar edilmekte ve kendilerini İslam’a nispet eden kesimler, hep iktidar partilerine yaslanarak, sisteme eklemlenme ve hep iktidarlardan birtakım taleplerde bulunarak ve verdikleri ile yetinerek, karşılanmayan talepleri için ise, “ne yapsınlar güçleri yetmiyor, bu kadar yapabiliyorlar, daha fazla destek verelim inşaAllah o zaman yaparlar” diye mazeretler üretip umutlarını ileriye yönelik beklentilere erteliyorlar. Bu sebeple, bir türlü kendi gündemini oluşturup sistemi, iktidarları ve toplumu bu gündemler üzerinden düşündürmeyi, tartıştırmayı başaramayan bir edilgenlikle sistemin kimi partilerinin ardınca sürüklenen Müslümanlar yaygınlaştı. “İslami kuruluşlar” adı altında birlikte hareket edenlerin büyük çoğunluğu, tıpkı referandumlarda yaptıkları gibi otak bildiriler yayınlayıp davetin muhatabı kitleleri ve kendi tabanlarını şirk sisteminin anayasasına oy vermeye, sistemin kimi partilerine destek olmaya çağırıyorlar. Bu grupları temsil eden birçok kişi, sistemin (Özellikle AKP, SP, Has Parti gibi, hatta bir kısmı da CHP ve HDP gibi) partilerinde yer almakta, İslami kimlik ve ilkeleri açısından bir aykırılık görmüyorlar.

Üstelik tevhîdî kesim diye nitelenen ve artık büyük kısmının geleneksel olandan farkı kalmayan gruplardan pek çok “İslamcı aydın, yazar” Kur’an’ı gündemleştirmek ve şirk sistemini, hükmettiği şirk hukukuyla, laik anayasasıyla, başta İslami kimliğe, İslami hayat tarzına, İslami eğitime yönelik olmak üzere bütün baskı ve yasaklarıyla tartışmaya açmak ve bu tartışma üzerinden bütün insanlara adalet vaadeden Kur’anî mesajı gündeme oturtmak yerine, bu sistemdeki yerimizi ve imkânlarımızı nasıl genişletiriz derdine düşmüş görünüyorlar. Sistem içi değişim yerine, Kur’an’la önce toplumu, sonra da sistemi kökten değiştirmeyi hedeflemesi gereken inkılâbî ruhu kaybedip mevcud sistemi görece değiştirerek, kimi imkânlarını arttırma, iktidar ve ranttan bir an önce ve daha fazla pay kapma yarışı böyle bir edilgenliği kaçınılmaz kılmış bulunuyor. Bu kesimler, şirk sistemini ve cahiliye toplumunu veri kabul ederek, her seferinde, kimi İslami görünürlüklerimizden taviz vermeden şirk sisteminin parlamentosunda küfre bağlılık yemini nasıl ederiz, şirk hükümleriyle hükmetme makamlarında nasıl yer alırız, nasıl zengin olur ve refahtan payımızı nasıl arttırırız, kapitalist kazanç tarzına ve tüketim kültürüne uyum sağlayıp konforumuzu nasıl arttırırız hesabının peşine düşüyorlar.

İşte “İslamcı”lığın kaçınılmaz sonu budur. İslam’ın ve İslami mücadelenin bütüncüllüğünü, ubudiyetin bütünlüğünü, kapsamlılığını, vahyin sosyalleşmesi ve ahlaklaşması konusunu ihmal ettiriyor. Daha ziyade bu bütünlükten koparılmış siyasal söylemi öne çıkararak, İslam’ı siyasal bir ideoloji boyutlarında ele alan “İslamcılık”, öncelikle sosyalleşmeyle toplumsal, sosyal dönüşümü gerçekleştirmek hedefinden uzaklaştırıyor. Sonuçta “İslamcılar”, siyasal sistemin de değişimine yol açacak vasatı oluşturmaya yönelik kulluk ve ahiret eksenli bir mücadele yerine verili şartlarda iktidar eksenli ya da sistem içi kazanımlar eksenli seküler bir haklar ve özgürlükler mücadelesini öne çıkardıkları için, bu savrulma kaçınılmaz olmaktadır.

Önce geleneksellerle başlayıp sonra tevhîdî kesimi de kuşatan, sistem içi geçici rahatlamaları, kazanımları, görece imkânları hedefleyen eklemlenmeler, sistem içi iktidarlara bağlanan umutlar, bir partiden diğerine sürüp gidiyor. Büyük vaatler ya da beklentilerle biri iktidara geliyor, o bir kısım kazanımlara vesile oluyor, onunla yetiniliyor ve vahyin belirlediği hedefleri gündem yapmaktan uzaklaşılarak sistem içinde erime sürecine giriliyor. Sonra bir diğerine geçiliyor, böylece sürüklenip gidiliyor. Sonuçta inkılâp ruhu sürekli ve her dönem biraz daha eritilmiş, yozlaştırılmış ve sisteme eklemlenip bitirilmiş oluyor. Daha sonra tekrar baştan başlanıyor ve yeni bir ruh oluşuyor, vahiyle yeniden diriliş sonucu yeni bir birikim meydana geliyor, aynı zaaf sebebiyle sonra o da aynı akıbete düşmekten kurtulamıyor.

Üstelik tevhidî uyanış süreci bakiyesi kesimlerin büyük ekseriyetinin ortak bildiriler yayınlayarak, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, makaleler yazarak, televizyonlarda konuşmalar yaparak 2010 ve 2017 yılında gerçekleştirilen laik anayasadaki deşiklik referandumlarında, Müslümanları, “şirk ameli” işleyerek şirki vasfı devam eden bir anayasaya oy vermeye (hem de farz ve ibadet olduğunu da iddia ederek) çağırırken güttükleri “maslahat”lar bile geri tepti. Bu kesimlerin her iki anayasa değişikliğinden bekledikleri en büyük “maslahat” vesayetin ve koalisyonların sona erdirileceği umuduydu. Tam tersine birinci anayasa değişikliğinde, Gülen grubunun başta HSYK ve Anayasa mahkemesi olmak üzere yargıyı tamamen ele geçirmesinin zeminini inşa ettiler ve Gülenist vesayetin devleti tamamen ele geçirmesi suretiyle 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe teşebbüslerinin zeminini bizzat bu oylarıyla kendileri hazırlamış oldular. İkincisi olan 15 Temmuz sonrası referandumda AKP’ye ve yeni anayasa değişikliğine verdikleri tarafgir destekle de, koalisyonlar olmasın “maslahat”ı gütmelerine rağmen tam tersi bir sonuç doğmuş ve MHP’li koalisyonun sürekliliğini, MHP’nin devleti ele geçirmesinin vasatını bizzat bu desteği verenler sağlamış oldular.

Ayrıca MHP’lilerin ve ulusalcı kemalistlerin, hem Gülenistlerden boşalan hem de (tıpkı Gülencilerin kendi kadrolarının önünü açmak için, öyle olmadıkları halde Ergenekoncu damgası vurup suçsuz sivil ve asker kadroları da attıkları gibi) FETÖ’cü olarak damgalayıp saf dışı ettikleri “dindar” kimlikli bürokratlardan boşaltılan yargı, asker ve sivil bürokratik kadroları kendi adamlarıyla doldurup devleti bu sefer de bunların ele geçirmeleriyle yeni bir vesayet oluşturmaları söz konusu olmuştur. Bu sonucu da, söz konusu “maslahat”larla AKP’ye ve anayasa değişikliğine destek veren “İslamcılar”(!) bizzat kendi destekleri ve oylarıyla sağlamışlardır. Ey “İslamcılar”! İşte bu örnekler de açıkça göstermektedir ki, ilkeleri dışlayarak, istikamet krizine girerek sistem içi laik alternatifleri desteklemek suretiyle güttüğünüz sözde “maslahat”lar bile sonuç vermemiş ve tam aksi sonuçlar tecelli etmiştir. Ama bu beklentiler ve umutlar uğruna tevhidî uyanış süreci kesintiye uğramış, sistem içinde çözülüp çürümeye yüz tutmuştur. Üstelik davetin muhataplarına gerçek İslami mesajı sunması gerekenlerin, yıllardır ve ısrarla “laiklik ve İslam bağdaşır” propagandası yaparak İslam’ı tahrif çabası gösterenlere, onları bu tahrifatlarından vazgeçirme çabası göstermeden ya da ciddi bir itiraz yükseltmeden verilen destek sebebiyle toplumdaki yozlaşmanın, sekülerleşmenin yaygınlaşmasına katkı sunarak büyük bir vebalin de altına girmişlerdir. Hâlâ akledilmeyecek ve bu büyük yanlışta direnilecek midir?

Toplumu Değiştirme Zorluğu, Müslümanları, Verili ŞartlardaBirlikte Yaşama Projelerine Yöneltiyor ve Bu da Statüko Dinini Besliyor

İçinde yaşanılan cahiliye toplumu şartlarını değiştirme ve toplumu tevhîdî istikamette dönüştürme mücadelesinin zorlu ve uzun soluklu bir süreç olması nedeniyle, her şeye rağmen tevhîdî ilkelere bağlılığı sürdürmekte ısrar yerine, kolayca ve hemen sonuca ulaştıracak, kısa vadede birtakım kazanımlar sağlayacak olana eğilim yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple, toplumu dönüştürme iddiasıyla uzun soluklu bir yola çıkanlar, zorlu tevhîdî mücadelede azmedip direnmek yerine, yılgınlığa düşerek cahiliye toplumunun değerleriyle sentez arayışları içine girmektedirler. Böylece iktidar ve ranttan bir an önce pay kapma ve görece özgürlüklerle yetinme eğilimi içine girilmekte, sonuçta da bu pragmatizmin çürütücü ve çözücü etkisi altında, Mü’minler olarak bizi biz yapan, bizim varlığımızı anlamlı ve değerli kılan tevhîdî temel ilkeler bile (bazen tevil edilerek, çoğu kez buna bile gerek duymadan) kolayca terk edilebilmektedir.

Tebliğ sorumluluğunu taşıyan mü’minler şirk sistemiyle ve onu ayakta tutan cahiliye toplumuyla uzlaşma ve ilkesiz biçimde yakınlaşma hesapları yaparak, sonuçta sisteme eklemlenmeye yol açacak zilleti tercih ederek ve halkın cahilî değerlerini yeniden keşfederek onları Hakk’a çağırma fonksiyonu göremezler.

Allah Rasûlü’nün ve ilk Kur’an neslinin yolunu ve yöntemini terk edip temel ilkelere ve sabitelere aykırı olarak belirlenen yeni yöntem ve stratejiler, Hak’tan uzaklaştırarak ancak hüsrana yol açar. Allah yolunda fedakârlık ve bedel ödemeyi göze alan ilkeli, ihlaslı, istikrarlı ve ısrarlı bir mücadele stratejisi ve azmi olmadan, Hakk’ın tebliği ve ilkelerin korunması sağlanamaz, şirk sistemiyle uzlaşmazlık ve tevhîdî duruşta tavizsizlik mümkün olamaz.

İslamî tebliğ, yabancı kavram ve düşüncelerle karıştırılarak değil, sadece kendi özgün kavram ve ölçüleri belirleyici kılınarak yapılmalıdır. Bugün çoğunlukla İslamî kimlik ve vahyî kavramları öne çıkarmadan insan hakları, “demokratikleşme”, özgürlük vb. çerçevesinde kalarak ya da bunlarla kamufle ederek yapılan mücadele sonuçta demokratik liberal kazanımlar ve görece bir özgürleşme sağlasa da İslami birikim ve dönüşüme sebep olmayacak ve bu tür eklektik, kamufle edilmiş bir söylemin muhatabı olan halk “bize İslam tebliğ edilmedi” dese haklı olacaktır. Bu sebeple vahyi ilke ve kavramları öne çıkaran, toplumsal, siyasal, ekonomik, hukuki hayat içinde ete kemiğe büründüren, yani bugünkü toplum ve hayat içindeki somut karşılıklarına işaret eden, tevhid-şirk ekseninden kopmayan bir tebliğ ancak İslami tebliğ hüviyeti kazanabilecektir.

Bilgiyle şımarmadan, bilgiyi önce bilince, sonra da davranışa, ahlâka dönüştürerek, sosyal hayat içinde görünür kılarak vahyin şahidliğinin yapılması, yani kâl (söz) ile davetten önce hâl ile davetin gerçekleştirilmesi gerekir. Toplum içinde güzel ve örnek ahlakıyla, insanî, ailevi, komşuluk, ticaret, siyasi duruş vb. ile mü’minler arası kardeşlik hukuku, istişare ve dayanışma ahlakı gibi ilişkilerde Kur’an’ın ilke, ölçü ve değerlerini yansıtan model İslami şahsiyetler olma sorumluluğumuz vardır.

28 Şubatla gelen baskı döneminde yaşanan, özgün İslamî kavram ve kimliğin seküler “insan hakları” ve “demokratikleşme” ile örtülmesi sürecidir. Kur’an’dan ilim elde etmenin bilgilenmeye, bilgilenmenin de entelektüelizme dönüşmesi ve bireyselliği arttırması, bilginin ahlakının kuşanılamaması kolayca terkine zemin hazırladı. Yaşanılmayan ilkeler, ölçüler değerler kolayca terk edilebildi. Liberal rüzgârlara yenik düşmenin bu süreçte kolaylaşması işte bu sebeplerden kaynaklandı. Tabii ki, ötekiyle kurulan ilkesiz ilişkiler de savrulmayı kolaylaştırıcı etki yaptı. Baskılara karşı tepki vermede tecrübesizlik, bu konuda tecrübeli olan eski solcu yeni liberallerle bütünleşmeyi getirdi.

Sonuçta da artık cahiliye toplumu şartları değiştirilemez, kabullenilmesi gereken veriler olarak görülmekte, te’vil edilerek ya da sentezci, uzlaşmacı yaklaşımlarla İslami değerlerle karıştırılarak, eklektik, “ılımlı” İslam algıları oluşturulmakta ve mevcut şartlar kabullenilmek suretiyle Hak-bâtıl karışımı sistemlerde birlikte yaşama projeleri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Giderek, toplumsal hayat, sistem, “adalet” ve “rejim” konularında, vahye dayalı olma, İslam’a uygun olma şartı, itaat edilmesi gereken yöneticiler bakımından da ilahi vahye/tevhide iman etme vasfı aramayanlar artmaktadır.

İslami toplumların yönetim sistemlerinin, rejimlerinin İslami olmayabileceğini ve yöneticilerinin gayrimüslim de olabileceğini iddia edenler çoğalmakta ve bu süreçte seslerini daha fazla çıkarmaktadırlar. Böylece vahyi esas almadan, hatta vahyi hasım gibi ötekileştirip düşmanlaştırarak, dışlayarak, heva ve zannı ilahlaştırarak üretilen laiklik, demokrasi, liberalizm, sosyalizm vb. modellerin, insanlığın ortak tecrübesi olduğunu ve bu sebeple İslam toplumlarınca da benimsenebileceğini ifade eden eklektik anlayışlar yaygınlaşmaktadır.

Bir yandan laiklik ve demokrasiyle İslam’ı uzlaştırma çabaları yaygınlaşarak sürdürülürken, diğer yandan dinsel çoğulculuk eksenli, Hak-bâtıl ayrımını yok eden anlayışlar yeniden keşfediliyor. Eskiden beri cılız iddialar halinde ifade edile gelen, ancak bu konjonktürde yeniden ısıtılıp gündem yapılmaya çalışılan bir başka konu ise; adaletin de, cennetin de Müslümanların tekelinde olmadığı, Hristiyan ve Yahudilerin de, Hristiyan ve Yahudi kalarak, hem âdil sistemler kurabilecekleri, hem de cennete gidebilecekleri iddialarıdır.

Hak-bâtıl ayrımı yapmadan, bütün dinlerin ortak değerler etrafında uzlaşmalarına dayalı, farklı din ve ideolojilerin ortak yönetimiyle hayatı daha yaşanabilir kılmanın mümkünlüğü ifade edilmekte, hatta barış ve adalet içinde yaşamanın ancak böylece mümkün olabileceği gündemleştirilmektedir. Yani tevhidten sapma sonucu ortaya atılan dini çoğulculuk anlayışıyla, hakikatin bütün dinlerde temsil edildiği iddia edilerek, ancak hepsini kuşatan uzlaşmacı bir yaklaşımla ve ortak bir yönetimle barış içinde birlikte yaşamın mümkün olabileceğini iddia edenler tevhîdî uyanış süreci öbekleri arasında da çoğalmaktadır.

Özellikle 2010 referandum sürecinden itibaren aynı zeminde yaşananlar, bu konuda oldukça ayrıştırıcı olmuş ve bu sistem içi değişim sürecine, farklı saikler ve “maslahat”larla da olsa yeni katılımlar gerçekleşmiştir. Bu süreçte, bu tür anlayışları kolay kabul ettirebilmek için de, özellikle evrensel ölçüler vazeden ilahi vahyi günün şartlarına uydurmaya yönelen, aklı vahye egemen kılmaya kalkışan aşırı yorumcu “İslam rasyonalizmi”nin meşrulaştırılmaya, Kur’an’ın herkese farklı şeyler söylediğini iddia ederek, ümmet olmayı sağlayacak ortak paydayı yok eden “rölativist”/göreceli, postmodern din algısının yaygınlaştırılmaya çalışıldığını görmekteyiz.

Tağuti sistemin bâtıl niteliklerini koruyan ve vahye karşıtlığını aynı ölçülerde sürdüren ve kimi tağuti kurumları, aynı laik hükümlerle hükmetmek işlevini değiştirmeden yeniden yapılandıran şirk anayasası değişikliğine, abartılı çağrılarla aktif destek verilmesi, söz konusu dönüşüm ve sekülerleşme sürecine yeni ivmeler ve hız kazandırmıştır. Maalesef, tevhîdî uyanış sürecinden gelen kesimlerden “evet” oyu vererek destekleyenlerin önemli bir kısmı bu yaptıklarını, “farz, ibadet, Allah’a teslimiyet, devrim, cihad” gibi kavramlarla İslamileştirmeye çalışmışlardır. Kimi İslami kavram, şiar ve argümanları, şirk sisteminin anayasasına destek amellerini meşrulaştırmak için kullananlar, aslında bu değişim sonucunda kurulmaya çalışılan demokratik yeni statükoya ve yeni statükonun Hak-bâtıl karışımı şirk dinine “meşruiyet” sağlama konumuna düştüklerinin nasıl farkında olmazlar?

Bu tür sorunlu düşünce ve yaklaşımların çoğu da, tıkanmışlıklara, çözümsüzlüklere cevap aramak ve sorunlara çözüm getirmek amaçlı projeler üretmek ve çağımıza hitap eden fıkıh geliştirmek amaçlı ve iyi niyetli ama zaaflı çabalar olarak ortaya çıkmaktadır. Birçok Müslüman, Kur’an’da siyasi, ekonomik ve hukuki toplumsal alanları kuşatacak mütekâmil bir proje, model ya da sistem önerisi göremeyince, bu boşluğu bu tür arayışlarla, dünyada var olan seküler modellerle İslam’ı sentez ederek doldurmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki Rabbimiz Kur’an’da, siyasi, ekonomik ve hukuki kamusal, özel, toplumsal ve bireysel tüm hayat alanlarını kuşatacak temel çerçeve hükümleri vazedip bu alanları düzenleyecek projeleri, modelleri, bu temel çerçeveyi ve nassları aşmadan üretmeyi mü’min kullarının şûra’larına bırakarak büyük bir lütufta bulunmuştur.Kendilerine bırakılan bu sorumluluğu yerine getirmek konusunda atalet ve acze düşerek yükümlülüklerini yerine getirmeyenler, “İslam’ın kavramı, modeli yok” iftirasıyla kolayı tercih edip seküler kültür ve sapkın modern paradigmanın ürettiği kavram, proje ve modellerin peşine takılmakta ya da onları “ödünç” almaktadırlar. Bunun yanında bir kısmı da, pragmatizmin, uzun soluklu inkılâbî yoldan umudu kesmenin, bir an önce iktidar ve ranttan pay alma telaşının, korku, endişe, yılgınlık, fikrî değişim ve dönüşümün ve birçok dünyevi hesapların etkisiyle böyle tutum ve tercihlere yönelebilmektedirler.

Neredeyse bütün Müslümanları içine alan bu zaaflı düşünce ve tutumlar sebebiyle, yerel ve küresel statükoların devam etmesine katkı sunulmuş olmaktadır. Çünkü yerel ve küresel statükoların işgal ve esaretinden kurtulup bağımsız düşünemeyenler ya da pragmatik hesaplarla seküler siyasete eklemlenenler, sistem içi bâtıl politikaya aktif destek için seferber olanlar, bu etki altında ürettikleri eklektik düşünce ve davranışlarla egemen statükoya hizmet etmekten kurtulamamaktadırlar. Bu yüzden Müslüman zihin, işgal ve esaretten kurtulup vahye teslim olarak sadece Kur’an ve Rasûlün güzel örnekliğiyle dünyaya ve hayata bakmayı başarmak mecburiyetindedir. Bütün yabancı etkilerden arınarak, yabancı kavram ve modelleri taklit etmek ya da ödünç almak yerine, sadece özgün değerlerine ve İslami ölçülere, ilkelere sadakatte ısrar ederek özgün düşünce ve modeller üreterek insanlığa vahyin şahidliğini yapmayı başarmak zorundadır. Bunu başarmadıkça ve bağımsızlığını kazanmadıkça, bütüncül ve özgün İslami düşünce, fikir ve davranışlar üretemeyecek ve hep görece daha özgürlükçü yeni statükolar peşinde sürüklenip duracaktır. Yeni statükoların ve yeni statüko dinlerinin oluşumuna teolojik malzeme temin etmek konumundan da kurtulamayacaktır.

NOT: Bundan sonraki yazımızda, “Yeni Türkiye Statükosu”nda “Statüko Dini”nin Özellikleri ve Müslümanların Sergiledikleri Zaaflı Tutumlar ve Savrulmalarkonusunu ele almaya çalışacağız inşaAllah.

 

[1] Atasoy Müftüoğlu, “Bir Yanda İdeolojik Bütünlük, Bir Diğer Yanda İslami Parçalanma”, islamaianaliz.com, http://islamianaliz.com/yazi/bir-yanda-ideolojik-butunluk-bir-diger-yanda-islami-parcalanma-3629#sthash.gBQeSRl3.dpbs

İlgili Paylaşımlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close